The Lost Room: Kıymeti Bilinmemiş Bir Gizli Cevher

Farz edin ki her kapının gizemli bir odaya açılmasını sağlayan bir anahtarınız var. Bir de bu odadan istediğiniz herhangi bir yere ulaşabiliyorsunuz.... Ne yaparsınız? 2006'nın en iyi dizilerinden The Lost Room'a nostaljik bir bakış attık.

2016’nın En’leri oylamasında “Kayıp Rıhtım’ın En Tembel Yazarı” kategorisinde çok iddialıydım fakat böyle bir kategori olmadığını öğrendim, yıkıldım. Bunca tembellik boşa gitti. O zaman güncel kitaplara, dizilere, filmlere yetişemiyorum diye mazeret bulmayı bırakayım; anlatacak, yazacak çok içerik var. Güncele yetişme çabamı unutup on bir yıl kadar geçmişe gideceğim.

Farz edin ki, hangi kapıda kullanırsanız kullanın o kapının gizemli bir odaya açılmasını sağlayan bir anahtarınız var. Bir de üzerine, bu odadan çıkarken, istediğiniz herhangi bir kapının açıldığı herhangi bir yere ulaşabiliyorsunuz. Ne yaparsınız? Işınlanma, cisimlenme, jauntlama kadar hızlı olmasa da, yolculuk süresini çok kısaltacağı kesin. Ben olsam, bütün tembelliğimle alışverişe gitmek, sinema ve tiyatro salonlarına yetişmek gibi şeyler için kullanırdım. İşte bu yüzden başıma hiç fantastik şeyler gelmiyor.

The Lost Room’dan bahsediyorum. 2006’da yayımlanmış, minicik, fantastik bir dizi. Üç bölümden ve toplam dört buçuk saatten ibaret olan dizi, devamı gelmeyip hayranlarını üzen yapımlardan biri olmuş. Hâl böyleyken, bu zamana kadar bahsetmemiş olmamız ayıp.

Not: Hikâyeyi boylu boyunca anlatmayacağım ama dizinin ilk yayınının üzerinden on bir yıl geçtiği için spoiler konusunda gevşek davranabilirim.

Kadro Sağlam

Bir kere, Six Feet Under’la gönüllerimize taht kuran (bir tek benim gönlümde değildir diye düşünüyorum?) Peter Krause başrolde. Yanında ER’ın Hemşire Carol’ı Julianna Margulies, House M.D.’nin Doktor Taub’u Peter Jacobson, Desperate Housewives’dan hatırlayabileceğiniz Harriet Sansom Harris ve “Ben bu adamı daha önce hangi dizide izledim?” diye düşünmekten IMDB’nin altını üstüne getirdiğim pek çok aktör var; aksiyon, polisiye, fantazya ya da bilimkurgu yapımlarından aşina olduğumuz yüzler bir araya gelmiş. Benim gençliğimin çocuk yıldızı olan Dakota Fanning’in küçük kardeşi Elle ise Peter Krause’nin kızı olarak dizide epey mühim bir karakteri canlandırıyor. Kısacık bir dizide karakterlere bağlanmak pek mümkün değil ama oyuncular iyi olunca karakterleri sevmek ya da onlara kızmak da kolaylaşıyor.

Bu gizemli oda neyin nesi?

Efendim, olaylar bir rehin dükkânında başlıyor, bir anahtarı satın almak üzere gelen ve pek tekin gözükmeyen adamlar anahtarı portatif bir kapı üzerinde deneyip seyirciye daha ilk dakikalardan “Ne oluyor orada?” sorusunu sorduruyorlar. Önü arkası sağı solu boş olan kapıyı bu anahtarla açtıklarında içeriden (?) bir ışık geliyor, adam görüntüden tatmin olup kapıyı kapatıyor. Sonrası… Açıklanamayan bir cinayet, kanlı bir vahşet sahnesi. Cinayeti araştırmak için dedektifler Joe Miller ve Lou Destefano olay mahalline geliyorlar ve tüm hayatları değişiyor.

Söz konusu anahtar bir otel odasına ait. Yazının en başında bahsettiğim gizemli oda burası. İçeride bir yatak, boş bir araziye bakan bir pencere, işler halde bir banyo, bir telefon, komodin gibi birkaç mobilya var. Hangi halde bırakılırsa bırakılsın kapı tekrar açıldığında dümdüz ve tertemiz bir yatak, kullanılmamış boş bir oda karşılıyor içeri gireni. Odaya sonradan getirilen eşyalarsa ancak anahtar da içerideyken orada kalabiliyor, anahtarı alıp odanın kapısını kapattığınız anda oraya ait olmayan her şey ortadan kayboluyor; nereye gittikleri meçhul.

Bu anahtarı olay mahallinde bulup ofisine getiren Miller, olayla ilgili sorguya çektiği genç bir zanlının anahtarı alıp dışarı fırladığını ama koridora çıkmak yerine ortadan kaybolduğunu görüyor. Saatler sonra bu zanlı, Miller’ın evindeki bir dolaptan, yaralı bir halde dışarı fırlıyor. “Bu anahtar her kapıyı açar,” diye sayıklarken anahtarı Miller’a veriyor ve ölüyor. İşte Dedektif Miller’ın ve tek başına büyüttüğü kızı Anna’nın başını türlü türlü belaya sokan olayların başlangıcı böyle. Elinde gizemli bir anahtar, evindeki dolaptan çıkıp ölen bir genç, anahtarı ele geçirmek için her şeyi yapacağı belli olan birtakım adamlar ve kısacık bir sezona sıkıştırılmış bolca koşuşturma…

Miller anahtarın ve odanın gizemini çözmek konusunda fazlasıyla azimli. Oda ile ilgili bulabildiği her şeyi öğrenmeye çalışıyor ve bu sırada odaya ait onlarca başka nesne olduğunu öğreniyor, her bir nesnenin farklı güçleri var. Bazıları, anahtar gibi, çok kullanışlı iken bazıları epey tuhaf şeyler yapabiliyor. Kullanan kişinin tansiyonunu düşüren kol düğmeleri ve yumurta pişiren bir saat bile var! Üstelik bu nesneler farklı kombinasyonlarla bir araya geldikçe daha değişik güçler ortaya çıkıyor. Oyun gibi! Ve yine, adeta bir oyun gibi, bu nesneleri toplamaya çalışan birden fazla grup (kabal) var; bazıları iyi niyetli gibi gözüküyor, bazılarının tek derdi güç sahibi olmak ama hepsi hırslı, agresif ve gerektiğinde insan öldürecek kadar gözü kara.

Özünde çok iyi bir insan olan Dedektif Miller, bu insanlardan sakınarak, kimilerinden yardım alarak, hatta aynı anda düşman iki gruptan birden yardım alarak odanın gizemini çözmeye çalışıyor, nesneleri kovalıyor, nesnelerle bağı yüzünden deliren ya da kendini evine kapatan insanları buluyor; bahsettiğimiz kabalların daha önce bulamadığı kadar çok bilgiye birkaç gün içinde ulaşıyor.

Neymiş, neymiş?

“Bu adam bu oda konusunda niye bu kadar hırslandı, nesneleri buldu da ne oldu, ee, neymiş şimdi bu oda?” gibi sorulara cevap vermeyeceğim; diziyi daha önce izleyenler zaten biliyor, izlemeyenlere de merak edecek bir şeyler bırakalım.

Dizi sektöründe fantastik senaryoların pek tutulduğu bir dönemde (ve o dönem henüz bitmiş sayılmaz) insanlar yerine nesnelere fantastik güçler vererek farklılaşmış bir yapım aslında The Lost Room. Bir yandan kısacık bir zamana çok şey sığdırmaya çalıştığı için her şey çok hızlı olup bitiyor, arada açıklanamayan şeyler kalıyor; bir yandan da uzadıkça uzayan, karışan, tekrar toparlanamayan senaryolardan sonra pek iyi geliyor. Kabul etmek lazım, mantık hataları bulmak mümkün, cevaplanmayan sorular kalıyor ama yazının başında söyledim ya, devamı çekilecekken yarım kalmış gibi bir hali var dizinin. Bir de, 2006 yapımı olsa da buram buram bir 90’lar tadı verdi bana; dolayısıyla yarım da kalsa, cevapsız sorular da bıraksa keyifle izletti kendini.

Senaryonun ilk tohumu, bir adamcağız bir otel odasında tek başına otururken atılmış sanki. Adamın canı çok sıkılmış, elindeki oda anahtarıyla oynarken “Şu kapı direkt eve açılsaydı,” diye düşünüp anahtara o gücü vermiş. Sonra da etrafına bakınıp “Öyleyse kalem de para versin, şu otobüs bileti de beni gideceği yere ışınlasın, ooo ceketi giyince de kurşungeçirmez oldum mu benden iyisi yok!” derken uykuya dalmış. Dizideki nesnelerde ve güçlerinde işte böyle bir rastgelelik var; yoksa kim, neden bir tarağı saçına dokundurunca zamanın durduğunu hayal eder ki? (Ben çocukken ancak statik elektriği öğrenmek için kullanıyorduk onu.) Yani, aslında yeterince tatmin edici bir bütünlüğü, iç mantığı yok dizinin. Daha uzun sürseydi ve anlatacak zamanları olsaydı mantıklı bir evren kurabilirler miydi bilmiyorum, o iş öyle olmazdı ve tüm izleyici kitlesini bir şekilde sinirlendirmeyi başarırlardı diye düşünüyorum.

Bütün fantastik absürtlüğü bir yana, seyirciyi yormadan, mesajlarla doldurmadan, insanın en doğal dürtülerini olanca sıradanlığıyla anlatıyor dizi. Güç peşinde koşanlar, gücü ele geçirince ne yapacağını şaşıranlar, çocukları için her şeyi yapabilecek babalar… Diziyi izleyip (belki tekrar izleyip?) bağlantılar kurma işini size bırakalım. İyi seyirler!

Etiketler:  
Her şey Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’la başladı. Ardından Asimov ile tanıştı ve astronot olamayacağını genç yaşta fark edince bilimkurgu edebiyatına sığındı. İddialı bir okur ve koleksiyoncu, amatör bir kitap yorumcusu oldu. Evrenin ve insan aklının sınırsızlığına tekrar tekrar hayran olurken, hayatının geri kalanını sürekli büyüyen okuma listesinin peşinden koşmakla geçirecek.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

The Lost Room: Kıymeti Bilinmemiş Bir Gizli Cevher

Farz edin ki her kapının gizemli bir odaya açılmasını sağlayan bir anahtarınız var. Bir de bu odadan istediğiniz herhangi bir yere ulaşabildiğinizi…. Ne yaparsınız? 2006’nın en iyi dizilerinden The Lost Room’a nostaljik bir bakış attık.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün