J.R.R. Tolkien’in 1968 Röportajı

Tolkien'in Hobbit'in ortaya çıkışıyla, kitaplarının filme çevrilmesiyle ve benzetildiği diğer yazarlarla ilgili fikirleriyle dolu 1968 tarihli röportajının çevirisi huzurlarınızda!

Hatırlıyorum da, üstat Tolkien’in hepimizin gönlünde ayrı bir yeri olan Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin sinemaya uyarlanacağını ilk duyduğumda çok heyecanlanmış, ekip üyelerinin bir bir kadraja girdiği o ünlü ilk fragmandaysa resmen sevinçten çıldırmıştım. İnternetin henüz yeni yeni yaygınlaştığı, Lost Library‘li yıllardı. Zaten haberini de oradan almıştım. Gandalf’ı, Aragorn’u, Legolas’ı ve diğerlerini kanlı canlı, hem de böylesine başarılı oyuncu seçimleriyle görmek muazzam bir duyguydu. Zira Tolkien’in hayal gücü o kadar kuvvetliydi ki böyle bir eserin hakkıyla sinemaya uyarlanabileceğini hayal etmeye dahi cesaret edemiyordum. Dedim ya, 2000’li yıllardı… Şimdiki CGI teknolojisi falan hak getire.

Peki o zamanlar bizim için bir rüya olan bu konu hakkında Tolkien ne düşünüyordu dersiniz? Eserlerinin sinemaya uyarlanmasına nasıl bakıyordu? Bunun mümkün olduğunu düşünüyor ya da istiyor muydu? Cevabı az sonra okuyacağınız, 1968 yılında İngiltere’nin The Telegraph gazetesinin dergisine verdiği röportajda gizli. Sadece bu değil elbette. Yüzüklerin Efendisi macerasının nasıl başladığını, şu meşhur “sınav kâğıdı” olayını anlatışına da şâhit oluyoruz satırlar arasında. Eserinin popülerliği, modern masallarla ilgili fikirleri, diğer yazarlarla ilgili düşünceleri… daha neler neler.

Lafı fazla uzatmıyor ve sizi çeviri röportajımızla baş başa bırakıyoruz. Pedo mellon a minno!

– M. İhsan TATARİ

J.R.R. Tolkien: ‘Kitaplarımı filme uyarlamak mı? Odesa’yı uyarlamak bile daha kolay olur’

Örümcekler,” dedi Profesör J.R.R. Tolkien, kelimeyi elinde tuttuğu pipo kadar dikkatli bir şekilde ele alarak, “kuzeylilerin hayal gücünün önemli korku öğelerindendir.” Artık 76 yaşında olan profesör, hem Hobbit’in hem de çağdaş yayımcılık tarihinde çok satanlar listesinin basamaklarını en yavaş çıkan üç bölümlük epik peri masalı Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı. Akademik repertuvarında bulunan ejderhalardan ve diğer dehşetengiz şeylerden bahsediyordu.

Yarattığı canavarlardan birini, insan yiyen dişi bir örümceğimsiyi anlatırken, “Dişi canavar, erkeğinden kesinlikle daha ölümcül değil ama daha farklı. Kan emen, boğan ve tuzağa düşüren bir yaratık o,” diyor.

Emekli bir Oxford filoloğu ve yazdıklarını ispat etmeye alışık biri olan Profesör Tolkien’e göre, fantazyada bile olsa, her şey belirgin olmalı. Kendi yarattığı harikalar dünyasında, av alanındaki beyaz bir avcının kesinliğiyle hareket ediyor. Cüceleri detaylı soy ağaçlarına sahiptir. Elflerinin kendilerine ait, dikkatle oluşturulmuş dilleri vardır. Büyücüleri birliklerinin kurallarına göre çalışır. Tüm karakterleri içinde en meşhuru olan hobbitler ise gözle görülür derecede gerçekçi bir ırktır: boğazlarına düşkündürler, hediye verirler, evleriyle gurur duyarlar, göbeklidirler ve yerel haber ajansınız kadar inanılırdırlar.

John Ronald Reuel Tolkien sizi kütüphane görevi gören sıkış tepiş garajına götürdüğünde Orta-Dünya’nın büyüsüne ve efsanesine, Yüzüklerin Efendisi’nin üç boyutlu doğum evrenine de götürmüş oluyor aynı zamanda. Garajın kendisi bir harikalar mağarası değil elbette. Eğer ona ait olmasaydı Oxford’un sıradan bir mahallesindeki bir yerden, profesörünki ile komşusunun evinin arasına sıkışmış, dosyalarla ve bahçe sandalyeleriyle dolu sıkıcı bir odadan fazlası olmazdı.

Kendini “tıknaz” olarak tanımlayan Tolkien gri gözlü, bronz tenli, gümüş renginde saçları olan ve kararlı, çabuk konuşan biri. Bundan elli yıl önce kibar bir toprak ağası olabilirmiş. Her hobbitin güvenebileceği, her ejderhanın karşısında korkuyla sinebileceği ve her elfin arkadaş olarak kabul edebileceği bir adam o. Hiç çaba göstermeden, açık açık kendisine hayranlık duyduğu kadar -çekiciliği de burada yatıyor- sizi de ona hayranlık duymaya itiyor.

Yazdıklarında gizli, şeytani anlamlar aramayı kendine iş edinen küçük ama öfkeli Yüzük-karşıtı zümre için profesörün coşkulu tavırları rahatsız edici olabilir. Ama kendini Yüzüklerin Efendisi’ne adayanlar için bu durum onu kusursuz bir kült-kahramana dönüştürüyor.

Tolkienciler çoğunlukla akademisyenlerden ve mürekkep yalayan kesimden oluşsa da hepsi öyle değil. Winnipeg’den ev hanımları, Woomera’dan roketbilimciler, Las Vegas’dan popçular ona mektup yolluyorlar. Reklamcılar Londra barlarında onu tartışıyor. Almanlar, İspanyollar, Portekizliler, Polonyalılar, Japonlar, İsrailliler, İsveçliler,Hollandalılar ve Danimarkalılar onu kendi dillerinde okuyorlar.

Ayrıca eserlerini San Fransisco’dan tutun da İstanbul ve Nepal gibi çok uzaklara götüren hippiler için de edebi uyuşturucu niteliğinde kendisi.

Kitapları seks, küfür, eşcinsellik ve sadizm, yani yirminci yüzyılın kurgusunu ticari olarak arzulanabilir kılan şeylerin neredeyse hiçbirini içermese de Profesör’le ve eserleriyle alakalı olan herkes için Orta-Dünya’nın taşı toprağı altındandır.

Konuşurken hep yaptığı gibi odayı arşınlarken, “Hiçbir zaman maddi anlamda bir başarı elde etmeyi beklemedim,” dedi Tolkien. “Aslında, 30’larda Hobbit’i yazarken ticari bir baskı yapacağını bile hiç düşünmemiştim.

Her şey biraz ek gelir için sınav kağıtları okurken başladı. Tam bir ızdıraptı. Düşük maaşla çalışan bir profesör olmanın en büyük trajedilerden biri de bayağı işler yapmak zorunda kalmasıdır. Kendisinden belirli bir konumu koruyup, çocuklarını iyi okullara göndermesi beklenir. Eh, ben de bir gün sınav kitabının içinde boş bir kağıda denk geldim ve ‘Topraktaki bir kovukta bir hobbit yaşar,’ diye çiziktirdim.

Yüzüklerin Efendisi’nin ilk taslaklarından birini içeren bir sayfa.

O zamanlar bu yaratıklarla ilgili daha fazlasını bilmiyordum ve bu anlattıklarım hikaye oluşmadan yıllar önceydi. O kelimenin nereden çıktığını bilmiyorum. Zihninize gem vuramıyorsunuz. Sinclair Lewis’in Babbitt’iyle alakalı olabilirdi. Ama bazı insanların düşündüğünün aksine kesinlikle tavşan (rabbit) kelimesiyle alakası yok. Babbitt de tıpkı hobbitler gibi malı mülküyle böbürlenir. Dünyası onlarınki kadar sınırlıdır.

Profesör Tolkien, hobbitlerin sınırlı dünyasından bahsederken evlerini yerin içine inşa ettikleri, yuvarlak kapı ve pencerelerle donattıkları ve eşyalarını uysallıkla seyredip soy ağaçlarını inceledikleri ana vatanları Shire’dan başkasını kastetmiyordu. Ama Bilbo Baggins’in beklenmedik macerasının geçtiği Orta-Dünya’nın geri kalanı bataklıklarıyla ve dağlarıyla, korkuyla ve güzellikle dolu engin bir ufuk.

Tolkien, Oxford’daki arkadaşlarından birkaçının Hobbit’i okumasına izin vermiş. Bunlardan birisi, bir öğretmen, kitabı öğrencilerinden Susan Dagnell’a ödünç vermiş. Aradan biraz zaman geçtikten sonra, Bayan Dagnell, Allen & Unwin Yayınevi’nde işe girince, Tolkien’in eserini bir çocuk kitabı olarak basmayı önermiş. Sör Stanley Unwin de kitabı okuma görevini o zamanlar on yaşında olan oğlu Rayner’a vermiş. (Sör Stanley, “Ona bir şilin vermiştim,” diye hatırlıyor.)

Hobbit çok satanlar listesini girmese de okurlar Orta-Dünya karşısında büyülemiş ve bunun üzerine Allen & Unwin bir devam kitabı talep etmiş. Tolkien de onlara Silmarillion’u önermiş. 1916’da yazmaya başladığı, insanların ve elflerin sislerle kaplı başlangıç efsanesini. Ama kitap Museum Street’te, fazla karanlık ve Keltik olduğu için reddedilmiş. “Çok haklılardı,” diye anımsıyor Tolkien. Şu sıralar o kitabı tekrar gözden geçiriyor.

Her ne kadar kronolojik olarak Orta-Dünya tarihinde Hobbit’ten sonra da gelse, Yüzüklerin Efendisi’ni yazmaya daha önce başlamış Tolkien. Silmarillion reddedildiğinde de bir kez daha Bilbo’nun yeğeni Frodo ile Gandalf adındaki yüce büyücünün kahramanlıklarını anlatan Yüzüklerin Efendisi‘ne geri dönmüş. Kalıplı el yazması on dört yıl içinde, yavaş yavaş şeklini almış.

1954’te, eserin ilk iki cildini bastığında rakipleri tarafından “delirdiği” iddia edilen Sör Stanley Unwin, “Elyazması elime ulaştığında Japonya’daydım. Rayner bana bunun büyük bir risk gibi gözüktüğünü yazmıştı. O vakitlerde çok satanlar en fazla 18 şilinden satılırken, tanesi 21 şilinden üç cilt halinde basılması gerekecekti. Ama Rayner yazdıklarına, ‘Dahice bir eser olduğuna şüphe yok,’ diye eklemişti. Ben de kitabı basması için telgraf çektim.

“Altmış üç yıl boyunca bastığım tüm kitaplar arasında şaşmaz bir özgüvenle, ölümümden çok sonra da satar diyebileceğim çok az şey var. Bu eser, hiç şüphesiz öyle.”

Tolkien’in hayali mekânları, lisan yaratma tercihinin sonucunda ortaya çıkmış. “Lisan yaratmak isteyen herhangi biri,” diyor, “o lisanın kendini geliştirebileceği bir çevreye ve tarihe gereksinim duyacağını bilir. Gerçek bir lisan asla yaratılmaz elbette. Doğal bir şeydir. Konuşarak büyüdüğünüz lisana, ana lisanınız demek yanlıştır. Çünkü değildir. O, size öğretilmiş ilk dildir. Bir hayvanın tamamen kafasından uydurduğu, kullanılmış bir üründür.

Tolkien’in Orta-Dünyası halklarıyla, tarihiyle ve mantık çerçevesinde birbirleriyle bütün olmuş dilleriyle ruhani olarak kuzeydoğu Avrupa’yla benzerdir. Ama sınırları, mûmak denen yaratıkların sırtında savaşan, siyah derili halkın bulunduğu güneye ve “tahminen Balkanlar’da bir yerde” bulunan şeytani Mordor’un bulunduğu doğuya kadar uzanır.

Tolkien’in arkadaşı ve kendisi gibi bir yazar olan merhum C.S. Lewis, Yüzüklerin Efendisi’nin gelişimine “büyük katkıda” bulunmuş ama her zaman sessizce takdir etmekle yetinmemiş. “Bölümleri bitirdiğimde yüksek sesle okumamda ısrar edip önerilerde bulunurdu. Kabul etmediğimdeyse sinirlenirdi. Bir keresinde, ‘Seni etkilemeye çalışmak boşuna çünkü bu mümkün değil,’ demişti. Ama bu pek doğru değildi. Ne zaman, ‘Daha iyisini yapabilirsin. Daha iyisi Tolkien, lütfen!’ dediğinde  denerdim.

Profesör Tolkien, Yüzüklerin Efendisi‘nin daktiloda yazılmış 4.200 sayfalık ilk kopyasını, Milwauke’nin Wisconsin kentindeki Marquette Üniversitesi’ne satmış: “Bu evi alabilmek için paraya fena halde ihtiyacım vardı.”

Tolkien, Güney Afrika’daki Bloemfontein’de doğmuş. “İngiltere’ye getirildiğimde 3 yaşındaydım,” diyor. “Bildiğim kurak ve çorak yerlerden sonra, güzelim İngiliz çiçeklerinin ve çimenlerinin tadını çıkarmak için çoktan ‘eğitilmiş’ gibiydim. İngiltere’ye geldiğimde tuhaf bir eve dönüş hissi yaşadım. Hobbit meselesi on iki yaşımda, kısmen anne babamın ölmesiyle biten çocukluğumun, ebeveynlerimi özlediğim dönemin bir parçası olarak başladı.

Birmingham’ın kırsal kesimlerinde yer alan Sarehole’un déjà vu manzarası Shire’a model olmuş.

Çocukken, hep lisan uydururdum ama o zamanlar bu sadece bir yaramazlık sayılırdı.  Fakir çocukların burs kazanmaya odaklanması gerekiyordu. Latince ve Yunanca çalışmam gerekirken, ben gidip Galce ve İngilizce çalıştım. İngilizceye odaklanmam gerekirken, ben gidip Fince öğrendim. Hiçbir zaman elimdeki işi yapamadım,” diye anımsıyor.

Birmingham’daki Kral Altıncı Edward Okulu’nda burslu öğrencilik yaptı, oradan Oxford’a geçti. Somme’daki Lancashire Askeri Okulu’na gidip, Yüzüklerin Efendisi’nde korkunç yankısını bulan, yanmış ve parçalanmış yerler gördü. Sonraki yıllarda önce Leeds Üniversitesi’nde, ardından Oxford’da akademik başarılar elde etti. Ama bursu devam ederken, zihni her zaman gizemli peri ülkesiyle fazlaca meşguldü.

Burası onun için güzellikle, tehlikeyle, sevinçle ve üzüntüyle dolu zengin ve harika bir diyardı – kendi iyiliği için eğlenip, dağılmamasını sağlayacak bir yer.

O yüzden, doğal olarak, Yüzüklerin Efendisi’ne “anlamlar” yüklemeye çalışan öğrencisine direniyor. “Kitap,” diyor, “kendinden başka bir şey anlatmıyor. Hiçbir alegorik, etik, dini veya siyasi amaç taşımıyor. Günümüz savaşlarıyla ya da atom bombalarıyla alakalı değil, Hitler de hikayenin kötü adamı değil.

Peki peri masalları efsanevi zaman ve mekanlarla kısıtlanmalı mıdır, ya da çağdaş zaman ve mekanlarda sahnelenebilir mi? “Sahnelenemezler,” diyor, “çağdaş, teknolojik bir deyimden bahsetmiyorsanız hayır. Okuyucu periler ülkesine istekli bir inançsızlıkla yaklaşmalı. Eğer bir şey teknolojiyle kontrol edilebiliyorsa, büyünün varlığı orada sona erer.

Tolkien peri masallarının seviyesinin yüzyıllar içinde, sadece çok küçük çocuklara uygun görülene kadar düşürülmesini esefle karşılıyor.  Hepsinden önemlisi ise, ahlak dersi veren hikayeleri sevmiyor: “Çocukken Hans Andersen’e tahammül edemezdim, hâlâ da edemiyorum.

Çocukluğa yönelik hassaslık çağı, çocukların aklına ve ihtiyaçlarına göre uyarlanarak korkutucu derecede olgunlaşmamış hikâyeler üretmiştir. Eski masallar, uygun olmadığı düşünülerek sansürlenmiştir. Bu taklitler genelde ya saçma ya da dayatmacıdırlar veya hâlihazırda orada bulunan ebeveynlere kıs kıs gülüyorlardır…” diye yazmış bir keresinde.

Bize verdiği röportajdaysa şöyle dedi: “İnanılır peri masalları, yoğun bir şekilde pratik olmalıdır. Ne kadar kabataslak olsa da bir haritanız olmalı. Öteki türlü sağda solda, başıboş bir halde dolanırsınız. Yüzüklerin Efendisi’nde hiç kimseyi bir günde gidemeyeceği bir yola göndermedim.

Christopher Lee, Yüzüklerin Efendisi’nin film versiyonunda ak büyücü Saruman rolünde.

Orta-Dünya, yaratıcısı için o kadar gerçek ki, kitaba karakterlerinin “gerçek” geçmişlerini, sosyolojik ve psikolojik temellerini içeren 127 sayfalık bir sözlükçe ekledi. Tolkien için bir hobbiti takvimsiz ve soy ağaçsız bırakmak, onu etsiz kemiksiz bırakmak anlamına geliyor.

Aynı sebepten ötürü yarattığı lisanlara heceler ve vurgular, el yazıları, alfabeler ve kelime türleri eşlik etmeli. “Onları,” diye açıklıyor Tolkien, “bilimsel yöntemlerle oluşturdum. En azından elflerin tarihi kadar toplu ve eksiksiz olmalılar.”

Tolkien’in düşüncesine göre, Amerika’daki öğrencilerin Yüzüklerin Efendisi’ne devasa bir ilgi duymasını tetikleyen şey de bu sözlükçe. “Çoğu, düpedüz ergen şeyleri. Öyle olmasını istemedim ama onlar için kusursuz oldu bu. Sanırım gerçek olma ihtimali olan şeylere doğru çekiliyorlar.

Sonuç olarak, Profesör Tolkien medeniyet yaratmak isteyenlere entelektüel bir Lego seti sunmuş oldu. Öğrenciler, onun icat ettiği dillerde kelime türleri arıyorlar. Yeni ve gelişmiş bir Orta-Dünya yaratıyorlar. Hobbit evleri inşa ediyorlar. Orta-Dünya tarihinin kayıtlı olmayan kısımlarını yazarak dolduruyorlar.

Bariz bir şefkatle “akıl almaz bir çılgınlık” olarak adlandırdığı bu akımı 1965 yılında, Amerika’da başlatan şey, Ace Books’un Yüzüklerin Efendisi’nin ciltsiz baskılarını kendisinden izinsiz olarak basmasıydı. Hobbit’in ve Yüzüklerin Efendisi‘nin önceki ciltli baskıları, aralarında W.H Auden’ın da bulunduğu kısıtlı bir çevre içinde, önemsiz rakamlarda satmıştı. Ace’in baskısı ucuzdu ve bir anda kampüsteki kitapçılar talebi karşılayamaz olmuştu.

İzinsiz, yani hak sahibine ödeme yapılmayan bu baskı, yazarın izni olan baskının sebebi oldu. 1965 sonbaharında, Ballantine Books’un bastığı onaylı ciltsiz baskı çıktı. Hobbitçiler saygılarından ötürü, ellerinde aforoz edilmişi de olsa, kutsanmış baskısını da aldılar. Gerçek aristokratlardaysa orijinal versiyonu olan İngiltere baskısı var. “Doğru kokuyor,” demiş bir hayranı.

Tolkien hastaları İngilizce veya Elf harfleriyle, “Yaşa Frodo” ya da “Bastır Gandalf” yazan yaka rozetleri takıyorlar, Tolkien topluluklarına katılıp Elfçe aşk şiirleri yazıyorlar.

Tolkien film, müzikal komedi, dizi ve kukla gösterileri haklarını satması için sayısız teklif alıyor. Bir yapboz şirketi, Yüzüklerin Efendisi yapbozu üretmek, bir sabuncu Yüzüklerin Efendisi‘ndeki karakterlerin sabundan oyma figürlerini yapmak için izin istemiş. Tolkien’e tapanlarsa bu alçakça teklifler karşısında öfkeden deliye dönüyorlar. “Lütfen,” diye yazmış on yedi yaşındaki bir kız, “Yüzüklerin Efendisi’nin filme çekilmesine izin vermeyin. Bu, Büyük Kanyon’a Disneyland yapmak gibi bir şey olur.

Donald Swann’ın At the Drop of a Hat grubunun yarısıyla birlikte, kitabın biri Elfçe olan altı şiirini şarkıya uyarlaması eserin şu ana kadarki tek ticari macerasıydı.

Tolkien’e Elfçe şarkılar nasıl söylenmeli diye sorduğumuzda, “Gregoryen ilahileri gibi,” cevabını veriyor. Sonra kiliselerde duyabileceğiniz türden, titreyen bir kontrtenörle Elf Kraliçesi Galadriel’in veda şarkısının ilk satırlarını söylüyor:

Ai! laurië lantar lassi súrinen,
Yéni únótime ve radar aldaron! [2]

Şiddetle, Yüzüklerin Efendisi’nin filme çekilmemesi gerektiğini savunuyor: “Yazılı bir eseri dramatik biçime sıkıştıramazsınız. Odesa’yı filme çekmek daha kolay olurdu. Onda çok daha az olay var. Sadece bir kaç tane fırtına.”

Geçmiş dönem destan yazarlarıyla aynı kategoriye sokulmaktan hoşlanmıyor. C.S. Lewis bir defasında Aristo’nun Tolkien’e kafa tutamayacağını söylemişti. Tolkien ise bize, “Aristo’yu tanımam, tanısam da nefret ederdim,” dedi.“ Ayrıca kendisini Malory, Spencer, Cervantes ve Dante’ye benzetiyorlar. Hiçbirini kabul etmiyor. “Cervantes mi?” diye patlıyor. “Romans için bir böcek ilacı gibiydi.” Dante’ye gelince:  “Bana çekici gelmiyor. Zarar ve tehlikeyle dolu. Önemsiz şehirlerdeki önemsiz insanlarla olan önemsiz ilişkileri umurumda değil.

Her halükarda, peri masalı bile olsa, artık çok okumuyorum. Ve sürekli, bulamadığım bir şeyin peşindeyim,” diyor. Ne olduğunu sorduğumuzda, “Kendi yazdığıma benzer bir şey arıyorum,” cevabını veriyor.

Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin ilk baskısı.

Bazıları Yüzüklerin Efendisi’ni içerisinde dini etmenler barındırmadığı için eleştiriyorlar. Tolkien bunu, “Tabii ki Yüzüklerin Efendisi’nde Tanrı var. Yüzük, Hristiyanlık öncesi dönemde geçse de dünyası tek tanrılı,” diyerek reddediyor.

Tek tanrılı mı? O zaman Orta-Dünya’daki Tek Tanrı kim?

Tolkien şaşırarak: “Tek olan tabii ki! Kitap, Tanrı’nın yarattığı dünyayla ilgili – bu gezegendeki gerçek dünyayla.”

Profesör’e getirdiğimiz Yüzüklerin Efendisi kopyasını imzalar mı diye sorduğumuzda, “İthaf ister misiniz? Nasıl bir şey olsun?” dedi. Biz de elfçe bir şeyler istedik. Dikkatlice, icat ettiği güzel ve akıcı el yazısıyla bir cümle yazdı. “Yüksek Elfçe’de karşılama cümlesi, ‘Elen síla lúmenn’ omentielvo.’ Anlamı: ‘Buluştuğumuz saatte bir yıldız parlıyor.”


Çeviri: Bayram Sarıkaya

Düzelti: M. İhsan Tatari

[1]: Haberin orijinali için buraya tıklayınız.

[2]: Ah! altın gibi dökülüyor yapraklar rüzgarda,
Uzun yıllar ağaçların kanatları gibi sayısız!

Bu röportaj, ilk kez 22 Mart 1968 yılında The Telegraph dergisinde yayımlanmıştır.

1996'da Bilinmeyen'de doğdum. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. İyi ki blues, elektrogitar, kamera, 1970 yılı, bilimkurgu, "Kuzgun" ve turuncu var. Bolca okurum çünkü kitaplar olmadan hayat zaten sıkıcı. Dante'nin "Komedyası"yla girdiğim dünyada Samuel T. Coleridge'ın "Yaşlı Denizcinin Ezgisi"yle devam ettim. Uzak doğu sinemasına, genel olarak da sinemaya aşığım. Zaman makinesi bulup önce İngiltere'ye gidip H. G. Wells’le, ordan da Japonya'ya gidip Akira Kurosawa'yla tanışabileceğime inancım tam. Ölmeden önce Japonya’yı görmek istiyorum. Şu an yaptıklarımın çoğunu ileride Japonya'da yaşamak için yapıyorum, çünkü -önceki hayatımda feodal lord olmamdan kaynaklı da olabilir- bir şekilde ruhum oraya bağlı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

J.R.R. Tolkien’in 1968 Röportajı

Tolkien’in Hobbit’in ortaya çıkışıyla, kitaplarının filme çevrilmesiyle ve benzetildiği diğer yazarlarla ilgili fikirleriyle dolu 1968 tarihli röportajının çevirisi huzurlarınızda!

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün