Devilman Crybaby: Düşenin Dostu Olmaz

İblisler yeniden uyandı ve kaos her yerde. Netflix'in ses getiren animelerinden Devilman: Crybaby'yi sizler için inceledik.

Netflix hem çektiği film ve dizilerle neredeyse her kesime hitap ederken hem de eleştirilerin merkezi oluyor. İnternet yayıncılığında anlaşma yaptığı firmalar ve tekelleşmeye günbegün yaklaşması da bunda etkili. Bazı yapımlarıyla yönetim dersi verirken bazılarıyla da yerin dibine sokulalabiliyor. Fakat Netflix’in bir de anime kanalı var ki sessizce gelip endüstriye yeni soluk getirdi. Fantastik, gotik oyun dünyasının kültlerinden Castlevania‘yı animeye başarılı bir şekilde aktarmaları bunun güzel bir kanıtı. Castlevania’dan gelen olumlu dönüşlerden sonra bu alana ivme kazandıracaklarını belirtirken çıkacak bazı animeleri de çıtlatmışlardı. A.I.C.O. -Incarnation-; beyaz yakalı bir kızıl pandanın ağır metal yapmasını anlatan Aggretsuko; Megadeth’in efsanevî gitaristi Marty Friedman’ın müziklerini yaptığı B: The Beginning; kayıp bir robotun macerasını anlatan soya western Canon Busters; Battle Royal kıvamındaki Dorei-ku the Animation ve yazımıza konu olan Devilman Crybaby.

Go Nagai’nin ilk olarak 1972’de çizdiği bir manga Devilman. 1987 yılında animeye de uyarlandı. Bizim konuşacağımız Masaaki Yuasa’nın Devilman Crybaby uyarlaması, çoğunlukla buna paralellik göstermekle birlikte kırpılmış bir versiyonu.

Ne Anlatıyor

Anime, Akira denen liseli bir atletin ve onun çocukluk arkadaşı Ryo’nun etrafında geçer. Ama bu ikisi çocukluktan beri görüşmemişlerdir. Akira ailesinden ayrı yaşar, atletizmle uğraşır ve silik bir tip olduğundan arka plandadır –Akira sonraki bölümlerdeki göreceğimiz popüler çocuk değildir henüz. İlk bölümde Ryo ansızın arabasıyla gelip Akira’yı bir kulübe götürür. Yolda giderken, dünyada şeytanların cirit attığını ve onları videoya çekerek şeytanların aramızda ve bize karşı olduklarını kanıtlamak istediğini anlatır. Kulübe girdikten sonrasındaysa içeride kaos çıkartarak şeytanların vücut bulmalarını sağlar. Öncesinde ağır cinsellik varken kaostan sonra işin içine kan, sağa sola saçılan uzuvlar da müdâhil olunca animenin tonu iyice pornografiye kayar. Herkes birer birer doğranırken Ryo çıldırmış bir hâlde yaşanan kıyımı kayda alır. Bu arada şeytanlar Ryo’nun etrafını sarınca Akira, arkadaşını kurtarmak için koşar ve bir anlığına ekran kararır. Geri geldiğindeyse Akira, Tanrı’ya karşı ayaklanmadaki davada başı çeken ve şeytanların en güçlülerinden biri olan Amon ile bilinçsizce birleşir. Bu kez Akira herkesi katleder ve kendinden geçer. Böylece ikili önce şeytanlarla dövüşür, sonra da birbirleriyle.

Nasıl Anlatıyor

Bugünlerde bulunması bir nimet olan bir anlatım tekniği kullanıyor ve dinî, edebî göndermelerle göz dolduruyor. Anlatım tekniği olarak lineer kurgu şemasını takip etmiyor: Serinin sonunu başında gösteriyor, geriye dönüşler ve ana hikâyeden bağımsız ilerleyen olaylar var. Sonunu başında göstermeyi sıkıcı, suyu çıkmış buluyor olabilirsiniz ama animedeki kullanımı merak unsurunu etkili bir şekilde tetiklemiş.

Dış ses olayları anlatıyor: Tepeden ışık hüzmeleri düşer, düştüğü yer mavi gezegenimiz Dünya’dır. Beyaz ışıklarla siyahlar birbirine girer, beyaz ışıklar geri çekildiğinde Dünya içten içe yanan alev korudur. Birkaç kare sonra bizim bildiğimiz şeklini alır. Böyle yaparak birkaç sorunun fitilini de ateşlemiş oluyor: “Bu sahne Dünya’nın yaratılışıyla mı ilgili, öyleyse öncesinde ve sonrasında neler oldu?”, “Dünya yok olduysa öyküyü anlatan kim, Tanrı mı yoksa başka bir varlık mı?” ve en önemlisi: “Dünya neden yok oldu ve yeniden yaratıldı?” Bir yapıtın anlatısına gizem unsuru bir kez girdikten sonra iyice işlenirse sonuna kadar sıkmıyor genelde. Gelgelelim Crybaby için bunu söylemek çok zor. Anime on bölümden oluşsa da dokuzuncu bölüme kadar neredeyse hiçbir şey öğrenemiyoruz desem yeridir. İlk sahnede tetiklenen merakımızı tatmin edecek bir gelişme yok.

Akira diğer şeytanlarla ve tarikat üyeleriyle çatışma hâlinde fakat öykü bir türlü ilerlemiyor. Merak unsuru iyi yayılamadığı gibi olayların sadece son bölümde neticeye ulaşması da öykünün iyi işlenip işlenmediğini sorgulatıyor. Dokuz bölümde yan hikâyeler bile ilerlerken ana hikâye olduğu yerde sayıyor.

Anime boyunca Ryo, Akira’yı şeytana bilerek ve isteyerek çevirdiğini birkaç kez mırıldanıyor, bu sayede neden çevirdiğini de merak ediyoruz. Son iki bölümde Ryo’nun Şeytan’ın ta kendisi olduğunu bir anda söyleyip bizi şaşırtmak istemiş senarist/yönetmen ama animede bunun ipuçları zaten serpilmişti. Mesela turnuva öncesinde iki kişiyi muhitine davet ediyor ve adamlardan birinin zihnini okuyor, adam da, “Zihnimi okudunuz resmen!” şeklinde tepki verince Ryo Japonca dublajda, “Watashiwa akuma de-” deyip bırakıyor. (Türkçeye, “Ben şeytan-” şeklinde çevrilebilir.) Bir başkasıysa insanlığın yok olmadığı, Akira’nın insanlığı kurtarmak için çabaladığı sahnelerde çıldırmasına verdiği tepkiler de Ryo’nun düşman safında olduğuna dair göndermeler. Bunlar yüzünden son bölümlerdeki gerçeğin vuruculuğu planlanan etkiyi göstermiyor.

Bunlara ek olarak yazının başında edebî referans var demiştim; Milton’ın Kayıp Cennet’indenki Lucifer karakterini Ryo’ya fazlasıyla yakıştırdım. Kitap boyunca Lucifer, karizmatik ve Tanrı’ya kıyasla daha çok empati kurabildiğimiz bir portre çiziyor, Tanrı ise merhametsiz bir anti-kahraman. Animedeki Ryo’yu hatırlarsanız karizması, zekası ve yetenekleriyle herkesi kendine hayran bırakıyordu. Bu yüzden Miltonik şeytan figürü demek yanlış olmayabilir.

Klişeleri Savmak

Ana hikâyeden bağımsız ilerleyen konulardan bahsetmek gerekirse, kaos çıktıktan sonra insanlar birer birer şeytana dönüşüyor. Bunlardan biri de Akira’nın beraber yaşadığı ailenin oğlu. Bu çocuk şeytana dönüşüyor ve annesini yiyor. Burada babanın oğluyla verdiği ruhsal mücadeleyi izliyoruz. Peki baba ne yapmalı bu durumda? Bağrına mı basmalı evladını yoksa insanlık için evladını canından mı etmeli? Apokaliptik bir atmosferde insanların dini ile birlikte insanlığı ve merhameti de sınanıyor.

Anime kendi mitosunu yaratırken bazı konularıyla ayakları yere sağlam basan, etik ile ahlakı sorgulamamıza yol açıyor. Farklı etiklerin de irdelenmesi söz konusu: Çok çalışan mı başarıyı hak eder yoksa yetenekli olan mı? Davranışıyla adeta kötülüğün timsali olan insanlar ölmeyi hak ederler mi ya da onlar da kalben iyiler ama durum kurbanı oldukları için mi kötü oldular?

Animenin gerçekçi yanlarından bir diğeriyse kaos anında toplumun sonunun yine toplumca gerçekleşmiş olması. Kötülüğü dünyaya yayan şeytanlar değil, insanların ta kendisi. Şeytanların aramızda olduğu gösterildikten sonra toplum sosyal açıdan büsbütün değişiyor ve apokaliptik bir şekle bürünüyor. Cadı avları başlıyor. Bu anlatımdaki güzel yansa, apokaliptik bir atmosferde ilişkilerin de bozulacağı ve yeri geldiğinde en yakın arkadaşınızın bile sizi arkadan bıçaklayabileceği gerçeğinin çok iyi işlenmesi. İnsanların çıldırmasıyla ilişkilerdeki bozulmalar da anlatılıyor, bireyler kazanan tarafa geçiyor.

Geleneğin Dışına Çıkmak

Anime hem Netflix’in hem de sektörün en cesur işlerinden biri. Çizimleri çarpıcı ve deneysel bir tarza sahip. O yüzden anime demek çok güç, Japon Yeni Dalga Animesi bile diyebiliriz, zira kalıpların dışına çıkan tarzı türün diğer eserlerinden gözle görülür şekilde farklı. Örneğin birbiri ardına kopan kafalar, uç seviyedeki cinsellik anime âdetlerine başa baş zıt. Yarattığı atmosfer ve teknik, zaten çılgın ve bizimkiyle alâkası olmayan bir dünya için eşsiz bir tercih olmuş bu açıdan. Başlarda rahatsız edici olsa, rahatsız edici sahnelerle dozu yukarılara çıksa da alıştıktan sonra takdir etmemek elde değil.

Zıt Kutuplarda Buluşuruz

Seri gözle görülür şekilde zıtlıklarla dolu:

Ryo ve Akira; Ryo’nun akılcılığı ile Akira’nın romantizmi.

Akira ve beraber yaşadığı aile de aktivizm ile pasifizmin çatışması gibi. Akira şiddetin bir resmiyken aile, dinin öğretilerini takip eden pasifistlerden oluşuyor. Hatta yemek masasında oturduklarındaki sahnelerde Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosu göze çarpıyor. Ailenin inandığı din barışçıl olurken sokaklardaki çılgın tarikatçılar, ellerinden silahlarla sağa sola ateş açıyor.

Ayrıca olayları ilahî bakış açısıyla muhafazakâr bir anlatıcının gözünden izliyor gibiyiz; çünkü ereksiyon olan bir insanın sesi eşeğin anırması şeklinde çıkıyor. Buna karşın pornografik ve gereksiz seviyede erotik çağrışım uyandırması beklenen sahneler de var, hem de bolca. Tarafsız bir anlatıcının varlığından bahsetmek de yanlış bu yüzden.

Bölümlere serpilmiş müzikler bu zıtlığa dayanak olmak için oradalar gibi. Dinî altmetinden ve dinin diğer unsurlarla çatışmasından bahsettik. Kilise orgu ve korosu gibi arka plan sesleriyle elektro müziklerin aynı animede kullanılması da iki tarafın (Akira ve Ryo) temsili olmuş.

Tamam mıyız?

Devilman Crybaby, öyküsünü anlatmakta çoğu zaman yetersiz kalıyor. Gerilim anlarının çözümlenmesini bekliyorken araya başka olaylar giriyor ve tekrar o sahneye döndüğümüzde gerilim bir şekilde hallolmuş oluyor.

Akira ve Ryo aralarında tartışıyorlar. Miki, Akira’nın gerçek formunu gördüğü ve hâliyle sırrını öğrendiği için ölmelidir, diyor Ryo, fakat Akira karşı çıkıyor. Sonra bir telefon geliyor, sahne kesiliyor ve jenerik akıyor. Diğer bölüme geçildiğinde olay tatlıya bağlanmış oluveriyor.

Bir başka örnekse Silene, Kaim ve Akira arasındaki dövüş. Tam Akira’yı öldürecekler, diyorum fakat Akira bayılıyor. Ayıldığındaysa düşmanlarının ayakta öldüğünü öğreniyor, hem de tam kendisini öldürecekleri sırada. Bu gibi kurgusal kaçamaklardan rahatsız olmuştum açıkçası.

Bunlar bir yana, olaylara mantıklı sebep de arıyorsunuz ama tüm olanların Ryo’nun bilinçaltında gerçekleşen bir plan olduğunu anlayınca hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. Ki bunu da dokuzuncu bölümde öğreniyoruz. Kurgu biraz daha erken açılmaya başlasaydı adını efsaneler arasına yazdırabilecek bir anlatıma sahipti Devilman Crybaby.

Netice

Devilman Crybaby öykü anlatıcılığına getirdiği yeni solukla göz atılması gereken animelerden. Çizim, atmosfer, karakter, kullandığı mitos ve Hıristiyanlık göndermeleriyle zengin bir anlatı sunuyor, fakat aynı zamanda dikkatli izleyici rahatsız edebilecek senaryo boşlukları da içeriyor. On bölümden biraz daha uzun olsaydı daha iyi anlatabileceği şeyler vardı. Fakat hoşgörüyle yaklaşan ve mükemmeli aramayan izleyiciler için ortalamanın üzerinde kabul edilebilecek güzide bir animeden bahsediyoruz.

  • 19
    Shares




Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. İyi ki blues, elektrogitar, kamera, 1970 yılı, bilimkurgu, "Kuzgun" ve turuncu var. Bolca okurum çünkü kitaplar olmadan hayat zaten sıkıcı. Dante'nin "Komedyası"yla girdiğim dünyada Samuel T. Coleridge'ın "Yaşlı Denizcinin Ezgisi"yle devam ettim. Uzak doğu sinemasına, genel olarak da sinemaya aşığım. Zaman makinesi bulup önce İngiltere'ye gidip H. G. Wells’le, oradan da Japonya'ya gidip Akira Kurosawa'yla tanışabileceğime inancım tam. Ölmeden önce Japonya’yı görmek istiyorum. Şu an yaptıklarımın çoğunu ileride Japonya'da yaşamak için yapıyorum, çünkü -önceki hayatımda feodal lord olmamdan kaynaklı da olabilir- bir şekilde ruhum oraya bağlı.

Devilman Crybaby: Düşenin Dostu Olmaz

İblisler yeniden uyandı ve kaos her yerde. Netflix’in ses getiren animelerinden Devilman: Crybaby’yi sizler için inceledik.

  • 19
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün