in ,

Son Nöbet: Rus Fantastiği Bir Başkadır

Gece Nöbeti’yle başlayan karanlık şehir fantastiği serisin son kitabına yıllar sonra nihayet kavuştuk! Peki beklediğimize değdi mi? Hep birlikte bakalım.

Bundan üç yıl kadar önce, Gece Nöbeti için kaleme aldığım inceleme yazısında şöyle bir giriş yapmıştım: “Bu Rusların nasıl bir kafa yapısı var arkadaş? Adamların doğaüstü şeylere kafası çok feci basıyor. Atmosferinden tutun ince detaylarına kadar her şeyi o kadar iyi dokuyorlar ki kıskanmamak elde değil! Mesela S.T.A.L.K.E.R. ya da Metro 2033… ve tabii ki bir de Gece Nöbeti.”

O kitabın üstüne Gündüz Nöbeti ve Alacakaranlık Nöbeti adlı devam ciltlerini de okuduk. Serinin ikinci kitabı olan Gündüz Nöbeti ilk hikâyesiyle bocalasa da ikinci ve üçüncü bölümleriyle durumu çok hızlı toparlamış, bize soluksuz bir okuma sunmuştu. Alacakaranlık Nöbeti’yse öncüllerinden çok daha iyi, hatta belki de en iyisiydi ve bizleri daha fazlasını okumaya açlık duyar vaziyette bırakmıştı. Ama sonrasında Pegasus Yayınları seriye bir es verdi ve dördüncü cilt olan Son Nöbet bir türlü gelmek bilmedi. Yayınevinin kapılarını aşındırdık, e-postalarla ve sosyal medya aracılığıyla soru yağmuruna tuttuk. Ama gelmedi de gelmedi. Sonunda Nöbet Serisi tatlı ama muğlak bir hatıraya dönüştü… Ta ki bu yılın başına dek.

Ve ne mutlu ki 3 yıl sonra da olsa, Son Nöbet’i okuyup bitirdiğimde bu seriyi neden bu kadar çok sevdiğimi, neden ilk kitap için girişteki paragrafı kurduğumu çok iyi anladım. Çünkü Rus yazar Sergey Lukyanenko yine başarmış ve kurduğu muazzam evreni bir adım daha öteye taşıyarak muazzam bir macera daha sunmuş bizlere.

Ortak Sebep, Ortak Düşman, Ortak Kader

Kitap daha ilk sayfasından alışılmadık bir biçimde selamlıyor bizleri. Hemen hikâyenin başında, genelde “Bu metin Aydınlık’ın/Karanlık’ın güçleri için sakıncalıdır” benzeri bir ibarenin bulunduğu yerde bu kez bizleri “Bu metin Aydınlık’ın/Karanlık’ın güçleri için makbuldür” yazısı karşılıyor ve değişimin habercisi oluyor âdeta.

Değişim deyince endişelenmeyin sakın. Hem pek sevgili kahramanımız Anton Gorodetski hem de diğer karakterler yerli yerinde duruyor. Gesar, Svetlana, Semyon, hatta Karanlık Büyücü Zavulon bile… Alacakaranlık da öyle elbette. Farklı olan şeyse bu kez her iki nöbetin de ortak bir düşmanla savaşmak zorunda kalması.

Önceki kitaplarda Aydınlık ve Karanlık varlıkların birbirlerine üstünlük kurma çabalarına, Gesar ile Zavulon’un satrancı andıran akıl oyunlarına ve ortada kalan Anton’un işin iç yüzünü kavramaya çalışmasına şahit olurduk hep. Ama bu sefer Gesar ile Zavulon’un planları dışında olan bir şeyler iş başında. İskoçya’nın Edinburgh şehrinde genç bir üniversite öğrencisi bir vampirin kurbanı oluyor. Çocuğun babası Gesar’ı tanıyan ve vakti zamanında Gece Nöbeti’ne yardımcı olan dönüştürülmemiş bir Diğer. O nedenle Gesar bu cinayeti çözmesi için Anton’u oraya yolluyor. Bilmediği şeyse çocuğun babasının aslında Gündüz Nöbeti’ne de yardım ettiği… Yani Zavulon da kendisini adama borçlu hissediyor ve Anton’un görevini destekliyor, hatta yardım talep ediyor. Böylelikle bahtsız kahramanımız omuzlarında her iki Nöbet’in de sorumluluğunu taşıyarak soluğu İskoçya’da alıyor. Fakat olayların hiç de görüldüğü gibi olmadığı anlaşılıyor… doğal olarak! Yoksa bu bir Lukyanenko kitabı olmazdı, değil mi?

Anton araştırmasını sürdürdükçe her iki Nöbet’in birden yüzleşmesi gereken, ortak ve gizemli bir düşmanın varlığından haberdar oluyor. Kitabın büyük bir bölümü de daha öncekilerin aksine entrikaları değil de bu gizemi çözmek üzerine kurulu zaten. Ama bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum; bence güzel bir değişiklik olmuş. Ki zaten Lukyanenko da her kitabında çıtayı biraz daha yükseltmesi ve yeni temalara el atmasıyla ünlü. Böylece aynı şeyleri temcit pilavı gibi önümüze sürmemiş oluyor hem.

Acemi Büyük Büyücü

Gece Nöbeti’nde bir çaylak olarak karşımıza çıkan Anton artık kıdemli bir Büyük Büyücü. Dolayısıyla yapabildiği numaralar da eskisine nazaran çok daha fazla. Örneğin Alacakaranlık’ın daha alt seviyelerine inebiliyor, eşi Svetlana’nın numaralarından bazılarını yapabiliyor ve alt seviyedeki diğerlerden saygı görüyor. Bununla birlikte o hâlâ tanıdığımız, sevdiğimiz Anton. Bazı yerlerde öyle safça şeyler yapıp söylüyor ki gülmeden edemiyorsunuz. Aynı şekilde her zamanki gibi olayları onunla birlikte çözüyoruz, ki burada birinci tekil şahıs yine çok güzel kullanılıyor.

Anton’un dışında nöbetin yaşlı ama savaşçı ruhlu üyesi Semyon da yine kitapta önemli bir yer tutuyor. İkinci Dünya Savaşı’nı gören, dünyanın eski günlerine özlem duyan bu acar büyücüyü okumak her zamanki gibi çok zevkli. Onun kadar keyif veren başka bir karakter varsa o da Anton ile Svetlana’nın artık yürümeye, konuşmaya ve büyü yapmaya başlayan küçük kızı Nadya. Nadyuşka’nın yer aldığı bölümler insanın yüzüne kocaman bir tebessüm yerleştiriyor gerçekten de.

Lukyanenko bu kitabında önceki romanlardan gelen, ta ilk kitaptan beri süregiden olaylardan bazılarını başarılı bir şekilde nihayete erdirmiş. Öyle ki bu durum kitabın geçtiği dünyaya bir canlılık katıyor, o karakterler sanki gerçekten de yaşıyor ve hayatları devam ediyormuş gibi hissetmenize neden oluyor. Sebep-sonuç ilişkilerini görmek kendi adıma keyifliydi. Lukyanenko sadece bununla da sınırlı kalmamış, macerayı İskoçya ve Özbekistan topraklarına taşıyarak seriye yeni bir soluk da getirmiş. İskoç ve Özbek nöbetlerini görmek, oradaki yaşam tarzını tatmak ayrı bir tat katmış işe.

Son Nöbet toplamda yine üç ana hikâyeden oluşsa da önceki kitaplardan farklı olarak her birinde ayrı bir öykü değil, aynı olayın devamı anlatılıyor. Özellikle ikinci öykü tam bir geçiş hikâyesi tadında ve tam manasıyla bir sonuca bağlanmıyor. Buna rağmen bu bölümde anlatılan Özbekistan nöbetini, Efendi lakaplı karakteri ve Rüstem’i cidden beğendim. Bu bölümde ayrıca Gesar’ın aslında bizim kültürümüzden, Gezer Bey Destanı’ndan geldiğini öğrenmenin şaşkınlığını, mutluluğunu ve karakteri tanımamanın utancını da yaşıyor insan.

Lukyanenko sadece bu destanla da kalmıyor ve Kral Arthur ile Merlin efsanesini de Nöbet Serisi’ne dâhil ediyor. Başlangıçta bundan biraz rahatsız oldum aslında, çünkü çok kullanılan bir tema bu. Ama yazarımız bunun üstesinden gelmeyi ve o karakterleri bu evrenin bir parçası olarak göstermeyi başarmış. Ek olarak popüler kültür göndermelerine de yer vererek sanki Anton ve arkadaşları gerçekten de bizim dünyamızda yaşıyormuş gibi bir izlenim oluşturmuş.

Çeviri ve editörlük

Geldik Zavulon’un zırt dediği yere… Serinin bundan önceki kitaplarında hayli memnun olduğum çeviri ve editörlük maalesef ki Son Nöbet’te biraz sallantıda. Yanlış çevrildiği belli olan birkaç yer öyle ya da böyle çarpıyor gözünüze. Hele bir de yabancı diliniz iyiyse bunları fark etmemeniz kaçınılmaz. Mesela ölümcül bir darbe alan birinden “acı dolu bir haykırış” atması gerekirken “acı dolu bir ağlama” sesi duyabiliyorsunuz. Hiç kimsenin herhangi bir neşe, öfke ya da kırgınlık hissedemediği bir yerde Anton’a “büyük bir öfkeyle bakan” (ama şüphelenip metnin İngilizce tercümesine göz attığınızda “ne öfke ne de kırgınlık duyan”) birinden bahsedildiğini görebiliyorsunuz. Neyse ki sayıları çok fazla değil, hatta bazılarını hiç fark etmeyeceksiniz belki de. Ek olarak çok fazla zamir kullanımı da söz konusu. Gereksiz yere kullanılan ben, sen, biz, sizler bazen canınızı sıkıyor.

Yine de Lukyanenko’nun yarattığı olay örgüsü ve son bölümlere dek süregiden gizem duygusu o kadar başarılı ki bunlara çok da takılmadan, sayfaları yırtarcasına çevirmeye ve büyük bir keyifle okumaya devam ediyorsunuz. Eğer Nöbet Serisi’nin önceki kitaplarını sevdiyseniz bunu da beğenmemeniz için hiçbir sebep yok. Alın, okuyun; pişman olmayacaksınız. Darısı beşinci kitap “Yeni Nöbet”in başına…

Oyla!

M. İhsan Tatari

Yirmi yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor.

Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest yazar olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

“Benim Güzel Ölülerim” Raflarda

Shirley Jackson’dan Gotik Edebiyat Klasiği: “Biz Hep Şatoda Yaşadık”