Türk Fantazyasına Dil Notları: Dilin Tabakalaşması

M. Bahadırhan Dinçaslan'ın, dillerin gerek farklı kültürlerden etkilenerek gerekse kendi içlerinde geçirdiği evrimi, örnekleriyle birlikte anlattığı makalesine hep birlikte göz atalım.

Dili evvela ikiye ayırabiliriz. Edilgen dil ve etken dil. Edilgen dil bir insanın anladığı, bildiği kelimelerin toplamıdır, etken dil ise aynı insanın doğrudan kullandığı, konuştuğu “aktif” dil. Sonra konuşma dili ve yazı dili diye bir sınıflandırmaya gidebiliriz, bu ikisi arasındaki farkı en iyi söyleşi deşifre edenler bilir. Gayet güzel, kurallı bir Türkçe konuşan insanın dahi konuşmasını yazıya dökmeniz gerektiğinde düzenlemeler yapmak zorundasınızdır. Zira konuşurken yazı dilinden belli nüanslarla ayrılırız, cümle yapılarımız, kullandığımız ekler ve üslubumuz değişir.

Daha analitik bir zaviyeden, dili üç başlık altında incelemek mümkün: Söz dağarcığı (lexicon), söz dizimi (syntax) ve anlam (semantics). Bir dilin edilgen halinde dile ait bütün kelimeleri söz dağarcığında sayar ve büyük sözlüğe koyarız, dilin konuşulan ve yazılan versiyonlarının kurallı söz dizimi kaideleri vardır ve gerek sözcüklerin, gerek eklerin, terkiplerin ve diğer fonskiyonların her biri bir dil içerisinde anlam ihtiva eder. En küçük anlamlı (ya da anlamlı olması mümkün) birim, sesciktir diyebiliriz (fonem). Fakat bireyler ve daha önemlisi topluluklar bu büyük kümenin alt kümelerini ihtiva ederler: Belli sözcükleri daha sık kullanırlar, belli sözcükleri kullanmaktan kaçınabilirler, söz dizimi kurallarından bazılarını kullanır, bazılarını kullanmazlar, yerel olarak nüanslarla ayrılan farklı kurallardan bahsetmek mümkün olabilir ve kullanım şekli ile doğrudan sözcük ya da eklere yüklenen anlam değişkenlik gösterebilir.

İngiliz kültürü aristokrasinin, toplumsal tabakalaşmanın ve farklı coğrafyaların görece müstakilliğinin baskın olduğu bir tarihi serüvenin ürünü olduğundan, İngilizcede dil kullanımı hem yöresel ağızı, hem de çoğunlukla dahil olunan sosyal sınıfı ele verir. Kimi araştırmacılar buna U ve Non-U English diyor, U “upper class” yani üst sınıfı temsil ediyor.

Bu kullanım farklılıklarının çeşitli nedenleri olabilir. 1066’da Normandiya Dükü William, İngiltere’yi işgal etmiş ve Kral olmuştu. Uzun yıllar boyunca İngiltere’de halk İngilizce konuşurken soylular Norman Fransızcası konuştular. Bu dile de yansıdı: Hayvan isimleri sheep (koyun), cow (inek) gibi İngilizce iken o hayvanların etleri Fransızca oldu: Mutton (koyun eti), veal (dana eti). Zira bu hayvanları İngiliz köylüler besliyor, etlerini soylular yiyordu. Bu ikilik, bugün dahi belirgindir: Eski İngiliz yargıçlar aynı kavramı hem “öz İngilizce” hem de Latince-Fransızca ifade ederlerdi; birini muhatapları anlasın, diğerini hukukçular anlasın diye. Bu hala İngilizce’ye yerleşiktir: “Null and void”, “yok hükmünde” anlamına gelen bir terkip. “Care and attention” da “ilginize” gibi bir anlam taşıyor. Null ve void; biri Latin-Fransız, diğeri Germenik-İngiliz soylu ve “boş” anlamına gelen iki sözcük. Care ve attention da öyle, ikisi de “ilgi” anlamı taşıyorlar. Bu terkipler onları yaratan neden ortadan kalksa da varlığını hukukta devam ettiriyor.

Türkçenin de serüveni benzerdir. Farsça, Arapça, daha sonraları Fransızca ve nihayet İngilizce Türkiye Türkçesinin “yüksek dil” kabul edip kelime aldığı diller. Arapçadan dini ve hukuki terim, Farsçadan şehir yaşantısı ve tarım hayatına dair sözcükler (bağ, bahçe, bahçıvan gibi sözcüklerimizin Farsça olması tesadüfi değil. Türkler yerleşik hayata geçtiklerinde en yakın rol-modelleri Farslardı) ve edebiyat dili kelimeleri, Fransızcadan erken modern dönemin, İngilizceden modern dönemin ortaya çıkardığı kavram ve nesnelerin adlarını almışız. Aşağı kabul edilen dillerden ise, kaidedir, o dilleri konuşanların ticaretini yaptığı ürünler, yemek vs adları, uzmanlık alanlarına dair kelimeler ve argo ödünç alınır. Türkçenin aşağı kabul ettiği diller Rumca, Ermenice, İtalyanca ve Kürtçe olmuş demek mümkün. Balık isimlerimiz (balıkçılar Rum olduğu için) Rumca, gemicilik terimlerimiz Rumca ve İtalyanca, çeşitli eşya ve yemek isimleri Ermenice. Osmanlı argosu (Bugün Almanya’da argoya Türkçe lan sözcüğünün girmesi gibi) Rumca ağırlıklı, bugün ise Kürtçe: Barzo, kıro, keko gibi Kürtçe ya da Kürtçeye benzetilen sözcükleri argoda ve “aşağı sınıf taklidi”nde görüyoruz.

Literatürü şöyle bir taradım, Türkçede sosyal sınıflara ve kimliklere göre kullanım özelliklerine dair tatmin edici bir makale bulamadım. Belki vardır ama ben bilmiyorum. İleride yapacağım bir akademik çalışmaya not olsun diye, kendimce tespit ettiğim bazı özellikleri paylaşacağım.

“-ende, -anda” ekimiz gündelik konuşma dilinde ortadan kalkmış. Yazı dilinde de kalktığını bir istisnayla söylemek mümkün. O istisna da, yazı dilinin bir alt kümesi olan edebiyat dili: Eski bir ek olup fiilden zarf yapan bu ek, bugün daha çok “-diğinde” kullanımıyla karşılanıyor. “Gelende” değil, “geldiğinde” diyoruz. Edebi dilde, iki amaçla -ende eki yaşıyor: Ya kafiye ve daha belirleyici olarak hece sayısı ölçüsünün yarattığı zorunluluklardan ötürü, daha az hece sayısı olduğu için -ende eki tercih ediliyor, ya da, destansı bir hava vermek için. Attila İlhan bir modern şair ve bir modern varsağısında “çatal şimşek çakanda / yağmur perde çekende / derya göğe çıkanda / haçan ölesim gelir” diyor. Varsağılarda olması gereken destansı havayı bu -ende eki veriyor, “Çatal şimşek çaktığında / Yağmur perde çektiğinde / Derya göğe çıktığında / Haçan ölesim gelir” dediğimizde hem vezin tutmuyor, hem de destansı bir ifadeden çok lirik bir anlatımla karşılaşıyoruz.

Ekten başka, sözcükler de böyle. Çay dökmek diyen insanla, çay koymak diyen insanın farklı sosyoekonomik arkaplanlardan geldiğini anlarız. Gocuk diyen adamla, kaban diyen adam da öyle. “Sahiden mi?” diye soran insanla, “gerçekten mi” diye soran insan arasında nüans, “essah mı?” diye soran insanla diğer ikisi arasında ciddi bir fark vardır. Burada bir ilginçlik var: Essah, Arapça es-sahih, daha doğru bir alıntı. Eski dönemde bolca kullanılmış. Bugünse köylüye has bir kullanım olarak kalmış, kuzeni “sahi” ise şehirli üst sınıfa mahsus. Nedeni acaba Cumhuriyetin dil devriminde yarattığı yeni “yüksek dil” olabilir mi? Ben dil devriminin bu yönüyle incelenmesi gerektiği taraftarıyım: Dil devrimi yalnızca dilde sadeleşmeyi amaçlamıyordu. Yeni bir “yüksek dil” yaratmayı amaçlıyordu. Halkın dilinden farklı olması, yeni ekler bulmaya çalışması, halk kullanımından değil de diğer Türk lehçeleri ve eski Türkçeden alıntılar yaparak örgüleştirilmesi bu amaca hizmet ediyor. Yüksek sınıflar, dil kullanımlarıyla aşağı sınıfla aralarına bir görünmez bariyer çekmek isterler. Bu tabii ve hatta iyidir de. Yine de Dil Devrimi’nin iyi ve olumlu yönleri varsa da, Türkçeye zarar verdiğini, hem eklerin yanlış görevlerde kullanımı, hem de yabancı dilden sözcük almanın bir zaruret olduğunun inkarı nedeniyle beceriksizliğe kurban gittiğini düşünüyorum.

Bir de “harbi” var tabii. Üst sınıflar zaman zaman “sahiden” anlamında “harbiden” der. Bu üst sınıfa mensup gençler arasında yalnızca Türkiye’de değil, bütün dünyada yaygın olan “aşağı sınıfı taklit” fenomeniyle ilgili. (Bkz: Mockney)

Bir dönem “cevap” diyenler sağcı, “yanıt” diyenler solcuydu. Milliyetçi dediğimiz adamla, ulusalcı dediğimiz adam arasındaki farkı basit bir sözlük açıklayamaz. Hele ki Türk kültürü gibi yüksek bağlamlı bir kültürde, bağlamın belirleyiciliği çok yüksektir.

Söz dizimine dair çokça örnek vermek mümkün. Devrik cümlenin yarattığı his, Türkçede yüklemden önce gelen sözcüğün vurgulanıyor olması bildiğimiz şeyler. Ama en sevdiğim örneği vereyim: Seni seviyorum, seviyorum seni, seni severim, severim seni. Bunların hepsini “I love you” diye çevirebiliriz. Fakat aslında farklı ifadeleri barındırırlar. Seni seviyorum, temel ve düz hali. Seviyorum seni şairane, lirik. Seni severim, “bak oğlum, seni severim, ama bu yaptığın şeyi kabullenemem dayak yersin” gibi bir cümlede kullanılabilir. Seni seviyorumu onun yerine koyamazsın. Severim seni ise, Eurovizyon’a katılan en iyi Türk şarkısı olmanın ötesinde, “her şeye rağmen severim seni” gibi bir cümlede kullanılabilir, yine bağlama göre anlamı değişen bir ifade.

Bir de işin tarih boyutu var. Dilin her tarihi döneminin kendine has özellikleri vardır. Ufak bir örnek vereyim. Çevirdiğim İzmir Çıkmazı romanında bir Türk karakter var, Fakat Türkçe baskıda adını değiştireceğim. Zira kitap Osmanlı döneminde geçiyor ama yazar Türkçe isimlere hakim olmadığından “modern” bir isim koymuş, atıyorum Berkecan. Okuyucuya komik gelecek. Bu ismi değiştirdim yazar ile konuştuktan sonra. “Özdemir” yaptım. Neden? Kitaptaki Türk karakterlerden ismi ana Türkçe olan tek karakter oydu ve Çerkes asıllıydı. Özdemir isim ve soyisim olarak Çerkesler arasında çok yaygındır, Osmanlı’da da sık kullanılır ve ana Türkçedir.

Tarih meselesi ve edebi metin yazımı konusunda yazarı en çok zorlayan şeylerden biri, “dönemin dili” meselesi. Osmanlı’da geçen bir roman yazacaksın örneğin, karakter lisan-ı Osmani mi kullanmalı? Yoksa günümüz Türkçesi ile mi yazmak gerekir? Atsız’a bakmak lazım: Bembeyaz bir Türkçe ile yazdığı Bozkurtların Ölümü eserinde, söz dağarcığına küçük eklemeler yaparak (budun, yağı, çaşıt gibi sözcükleri kullanarak) ve bazı ek özellikleri ile söz dizimi özellikleri üzerinde hafifçe oynayarak, bizi Orta Asya’ya götürmeyi başarıyor. Okurken bize tuhaf, eğreti gelmiyor. Hem Orta Asya’da geçen ve kadim bir hikaye olduğuna “kanabiliyoruz”, hem de günümüz Türkçesi ile anlayabiliyoruz.

Yazdığım bir metinde sürekli “dek” sözcüğünü kullanıyordum. “Gelene dek,”olana dek” gibi. Düzeltme geldi, hepsini “-e kadar” yaptık. Benim için normal olan, düzelten için ciddi derecede rahatsız edici olmuş.

Dilin sınıf, yöre, ekonomik düzey, kentilik-köylülük özelliklerine göre, tarihe göre değişik kullanımlar gösterdiğini bilmek, Türk fantazya yazarının mutlaka becermesi gereken bir şey. Yüzüklerin Efendisi’nde Tolkien Orklara daha “aşağı sınıf” dili konuşturuyor, Hobbitlere köylü dili. Yüzüklerin Efendisi tarihin gördüğü en muazzam edebi ürünlerden olduğu gibi, gelmiş geçmiş en iyi Türkçe çeviri ödülüne de layıktır. Çevirmen Çiğdem Erkal İpek, sözgelimi Hobbitlere “geliyom, korkuyom” gibi laflar ettiriyor, ağdalı bir İngilizce konuşan Elflere lisan-ı Osmani, epik ve eski bir İngilizce konuşan Rohanlılara da Atsız Türkçesi konuşturuyor. Daha önceki paragraftaki “eski dönemde dil” sorununun en iyi aşıcılarından biri de, yeri gelmişken söyleyeyim, dostum Mehmet Berk Yaltırık. Yedikuleli Mansur romanı hem güzelce akıp gidiyor, hem de Osmanlı döneminde geçtiğini hissettiriyor. Doğrudan lisan-ı Osmani değil elbette, ama dili iyi tanıyan ustaca dokunuşlar bize o havayı veriyor.

Bir fantastik metinde, uzunluk ölçüsü olarak İngilizce “league” kullanılır. “Bir insanın yürüyerek bir saatte alabileceği yol” anlamına geliyor. Bunun Türkçeye genel kabul görmüş çevirisi, “fersah”. Aynı anlama geliyor. Diyelim ki ortaçağvari bir “setting” kullanan (işte bir dil özelliği. İngilizceden kelime ödünç aldığıma göre ben hangi sınıfa denk düşüyorum?) fantastik metinde, kilometre, mil, santimetre gibi ölçüler kullanılmaz. Fersah, bir ok atımı, bir mızrak boyu gibi ölçüler kullanılır. Bazı kavram ve sözcüklerin hangi yıllarda doğduğunu, nasıl bir atmosfere sahip olduğunu bilmek gerekiyor.

Tren, şiirde bolca kullanılabilen bir “modern araç”. Aynısı elektrikli kaykay için geçerli mi? Telefon şiirlerde kullanılıyor, ama cep telefonu? Bilgisayar? E-posta? Bunlar henüz o kadar “sindirilmedi” demek. Demek, böyle bir durum da söz konusu.

Burada keseyim. Türkçenin toplumsal sınıflar, tabakalar ve kesimlere göre kullanım özellikleri başlıbaşına bir tez konusu olabilir. Yeterli vaktim ve imkanım olduğunda belki böyle bir çalışmaya girerim. O zamana dek, Türk fantazyası yazmak isteyen arkadaşlara Türkçenin sırlarını bu derinlikli bakışla keşfetmeyi tavsiye edeyim.

  • 26
    Shares




Gazeteci, çevirmen, yazar, şair. Günde iki paket sigara içer. Tolkien sever. Sebze yemez.

Türk Fantazyasına Dil Notları: Dilin Tabakalaşması

M. Bahadırhan Dinçaslan’ın, dillerin gerek farklı kültürlerden etkilenerek gerekse kendi içlerinde geçirdiği evrimi, örnekleriyle birlikte anlattığı makalesine hep birlikte göz atalım.

  • 26
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün