Patrick Rothfuss ve R.A. Salvatore Söyleşisi

Bir tarafta Kral Katili Güncesi'nin yazarı Patrick Rothfuss, diğer tarafta Drizzt Do'Urden ile tanıdığımız R.A. Salvatore... New York Comic-Con’da bir araya gelen ikilinin keyifli sohbetini sizler için Türkçeleştirdik.

Geçtiğimiz ekim ayında Kral Katili Güncesi serisinin yazarı Patrick Rothfuss ve başta Drizzt Do’Urden kitapları olmak üzere birçok fantazya serisine imza atan R.A. Salvatore, New York Comic-Con’da NPR Books’tan Petra Mayer ile bir söyleşi gerçekleştirdiler. Gelin bu söyleşinin önemli kısımlarına göz atalım:

Sunucu: Epik fantezi okumakla ilgili en sevdiğim şeylerden biri dünya yaratımı. Tam bir dünya yaratma bağımlısıyım ve sanırım birçoğunuz George R.R. Martin’in ünlü sözünü duymuşsunuzdur. “İnsanlar ya bahçıvandırlar, bir şeyler ekerler ve ne çıkacağını görürler ya da mimardırlar ve daha başlamadan önce her şeyin tasarısı ellerinde hazırdır.” Bilmek istediğim, bu ikili ayrıma katılıyor musunuz ve eğer katılıyorsanız kendinizi nerede görüyorsunuz?

R. A. Salvatore: Cümlenin ilk kısmını söylediğinde, “Evet, bu doğru,” dedim, sonra ikinci kısmını söyledin ve dedim ki, “Evet, bu doğru.” (Gülüşmeler) Galiba aklımda genel bir mimari yapı oluyor ama yaptığım her şey organik. Bazen bir kitabın sekizinci bölümünde dünya değişir ve ben de ona uyum sağlarım, geriye dönüp her şeyin tutarlı olduğundan emin olurum.

[…]

Patrick Rothfuss: Ah, bilemiyorum. Bugün kendimi epey aksi hissediyorum ve hiçbir şeyi kabul etmek istemiyorum. (Gülüşmeler) Hatta dün akşam da bundan bahsettim. Bir soru-cevap panelim vardı ve birisi, “Bir bahçıvan mısın yoksa mimar mı?” diye sordu. Oldukça haklı bir soru aslında. Ama bir yanım bütün bu ikili tercihlerden nefret ediyor. Sen bir yelpaze olarak sormuş olsan bile beni hâlâ rahatsız ediyor. Dediğim gibi, biraz huysuzum bugün. Bahçıvanlıktan ve mimarlıktan başka yollar da var. Belki de bir aşçıyım? Ya da…

Sunucu: Simyacı?

Patrick Rothfuss: Hayıııır… Öyle bir şey söylersem tehlikeli bir biçimde kendimi pazarlamaya çalışıyormuş gibi görünebilirim (Gülüşmeler). Örnek olarak, önce küçük şeyleri düşünüp sonra dünyayı nasıl şekillendirdiklerini bulmayı seviyorum. Ayrıca dünyamın gerçekçi hissettirmesini ve sonra da çok küçük bir şeyin dünya boyunca gerçekten büyük değişiklikler yaratabilmesini istiyorum. Bunu Raymond E. Feist’in kitaplarında çokça görebilirsiniz. Ana dünyasının dışında onu istila eden başka dünyalar da vardır. Ama bu aynı zamanda kültürlerinin, kıyafetlerinin ve temsil ettikleri her şeyin büyük bir parçasıdır da. Zırhları ahşaptan yapılmadır, metal paraları yoktur çünkü o dünyada demir bulunmaz. Bu büyük bir dünya yaratımı. Ama ben çok daha küçük şeylerle ilgileniyorum. Mesela endüstri çağı öncesinde bir üniversitede yemek planının nasıl takip edileceği gibi… […]

Bir seferinde bunun gerçekten de verimli bir etkisi oldu aslında. Kitabımda, üniversitedeki herkesin giriş görüşmesi yapmasına karar verdim, çünkü bir şey olması gerekiyordu. Ve sonra her dönemin sonunda gelişmelerini görmek ve harcı belirlemek için bir başka görüşme daha olacaktı. Sonra bir noktada durdum ve dedim ki, “Bekle bekle, üniversitede kaç kişi var? Bu görüşmeler ne kadar vakit alıyor?” Sonra hesapladım. Bin kişi var; görüşmeler kısa olsun, on dakika mesela. Sonra hesapladım ve gördüm ki bu bütün bunlar bir ay sürüyor. Bu arada benim dünyamda bir ay 44 gün uzunluğunda. (Gülüşmeler) Bu işe yaramazdı, dönemin ortasında sınavlar oluyordu. Öğrenciler yorgun olacaktı, öğretmenler de öyle. Peki ya her bir görüşme 3 dakika sürseydi? Bu sefer bütün işi bir haftada yapabiliyordun. Ama üç dakikada iyi bir görüşme yapamazsın ve tüm olay da bu. Sistem hatalı, çünkü kendilerini köşeye sıkıştırmışlar, tıpkı şey gibi… Gerçek dünyada üniversiteye giden herkes belki yüzyıl önce bir anlamı olan ama günümüzde tuhaf ve çağ dışı kalan şeylerle karşılaşmıştır. Ama üniversite yetkilileri bunları yapmaya hâlâ devam ediyordur çünkü kendilerini durmak için zorlayamazlar. Ben de bunu kendi tasarladığım dünyaya yerleştirdim ve tüm bu eğlenceli küçük değişimlerden birkaç tanesini seçtim ki bu yerin aynı bizim dünyamız gibi karmakarışık olduğunu gösterebileyim. Bu şekilde bazen gerginlikler de çıkabiliyor, çünkü öğrenciler kendilerine dört soru sorulacağını ve eğer birini bile batırırlarsa bir sonraki dönemlerini mahvettiklerini biliyorlar. Bu tanecikli dünya yaratımı bana bir canavar ya da karakter çatışması kullanmadan da dünyaya gerilim getirme imkanı verdi.

Sunucu: Bütün panellerin baş belasına geldi sıra: iki kısımlı soru. Senin için bir dünyayı gerçek kılan nedir, dünyanı içerisine adım atabileceğin gerçek bir yermiş gibi hissettirecek detayları nasıl belirliyorsun? Ve bir de Unutulmuş Diyarlar gibi paylaşılmış bir dünyada çalıştığında daha mı farklı oluyor?

R. A. Salvatore: İlk kitabımı 1983’te yazdım ve korkunç ret mektupları aldım. Ben de Robert Cormier’i aradım; kendisi I am the Cheese ve Chocolate War’ın yazarı, yirminci yüzyılın en önemli genç-yetişkin yazarlarından biri. […] Telefonda birkaç saat konuştuk ve bana kazandırdığı en önemli şey şu oldu: Karakterler hikâyeden daha önemlidir. Bununla kastettiği şey, senin soruna da cevap olarak, dünyamı karakterlerimin gözlerinden öğreniyorum. Bu kadar sık değişmesinin sebebi de bu, çünkü daha önceden gördüğüm şeylere farklı açılardan bakan yeni karakterlerle tanışıyorum ve bu da benim bakış açımı genişletiyor.

Paylaşılmış dünya kısmı için ise, hayır. Çünkü Unutulmuş Diyarlar’da yaptığım şey, ki biliyorsunuz kitaplarımın yarısı burada geçiyor, diğer yazarların yolundan çekilmek oldu. Örneğin ilk kitabı yazdığımda hikâyeyi dağların üzerindeki küçük bir arazide, ismi baskı hatasına benzeyen bir yerde kurguladım. Gerçekten de baskı hatasıydı. Çünkü hikâyemi başka yerlere koymaya çalışırken şöyle şeyler yaşadım: “Ah, burada buzullar var, işimi görür. Burayı alabilir miyim?” “Olmaz, Doug Niles orada çalışıyor.” “Peki Moonshae Adaları?” “Olmaz, Doug Niles orada geçen bir kitap yazıyor.” “Peki Cormyr?” “Orada Greenwood yazıyor, şurada Troy Dennings var.” Deliceydi, anlatmak istediğim küçük hikâyeye bir yer bulmak bile haftalar aldı. Sonunda dedim ki: “Dağların üzerinde, hareket eden buzul denizinin yanındaki şu baskı hatasını görüyor musunuz? Orada kimse var mı?” “Hayır, o muhtemelen bir baskı hatası,” dediler. Ben de, “Artık değil, orası Buzyeli Vadisi (Icewind Dale). Şimdi beni yalnız bırakın, kitabım orada geçecek,” dedim (Gülüşmeler).

Sonra üç kitap yazdım. Her şeyi üçüncü kitapta bir sonuca bağlamamı söylediler, çünkü insanların karakterlerden sıkılacaklarını düşünüyorlardı ve başka bir şeyle devam etmek istiyorlardı – Bu 1989’daydı ve ben hâlâ bu karakterleri yazıyorum (Gülüşmeler) – Dediler ki, “Kara elfin nereden geldiğini merak ettiklerini söyleyen bazı mektuplar alıyoruz. Bize olayların öncesini anlatan bir üçleme yazabilir misin, Drizzt’in nereden geldiğini anlatır mısın?” Yani kayda geçmesi için söylüyorum, George Lucas’tan önce eskiyi anlatan bir üçleme yaptım. (Gülüşmeler) Her neyse… Benden olayların öncesini anlatan bir üçleme yazmamı istediler, ben de D&D kitaplarımı açıp kara elflerle, kültürleriyle ve Karanlıkaltı’yla ilgili bilgileri araştırdım. Hepsi küçük küçük bilgi kırıntılarından ibaretti. Bazı kitaplarda haklarında sadece bir sayfa bilgi vardı. Bunun üzerine onları arayıp, Elinizde kara elflerle ilgili başka ne var?” diye sordum. “Hepsi bu kadar. Başka bir şey yok. Sana tam yetki veriyoruz. Kara elflerin diyarlardaki yerini sen yaratacaksın.” 

Harika dedim. Sonra bunu nasıl yapabileceğimi düşünmeye başladım. İnsanların drowlara bakış açısını ele aldım. Onları kötücül canavarlar olarak görüyorlardı ama bu çok mantıksız çünkü Karanlıkaltı’nda birbirlerini öldüren canavarlardan ibaret olsalardı geriye sadece bir tane kalırdı. Demek ki işler böyle yürümüyordu. Sonuçta, ne biliyorsan onu yazarsın. Kuzeybatı Amerika’da büyümüş, İtalyan asıllı bir çocuktum. Mario Puzo’nun Baba kitabını çıkardım… (Gülüşmeler) ve beş ailenin yapısına baktım. Sonra da Örümcek Kraliçe’yi yazdım. İşte böyle yaptım. Bilirsiniz; biraz sihir ekle, eğlence için birkaç iblis kat ve hepsini karıştırıp ortaya ne çıktığına bak. […]

GÖZ ATIN  J.R.R. Tolkien ve C.S. Lewis Eserlerinde Hristiyanlığın Etkisi

Ama işin aslı yakın zamana dek beni hep diğerlerinin yolundan uzak tuttular. İlk zamanlarda beni oraya çeken ve orada tutan şey buydu; Diyarlar’ın tüm olayı kendi karakterlerini, kendi hikâyeni yazıyorsun ve onların geçeceği yeri sen yaratıyorsun. Bunlar senin oluyor. Unutulmuş Diyarlar’la ilgili sevdiğim şey, 10-15 farklı yazar dünyanın farklı yerlerinde geçen kitaplar yazabiliyor ve bu durum bütün dünyayı daha büyük kılıyor. Çünkü her şeyi tuhaf tesadüflerle veya ışınlanma geçitleriyle birleştirmek zorunda değilsin. Böylece tüm bunlar dünyayı çok, çok, çok daha büyük yapıyor ve bence o dünyanın bu kadar iyi çalışmasının sebebi de bu.

Sunucu: Peki diğer taraftan, senin için bir dünyanın işe yaramamasına sebep olan nedir? Örneğin benim için çağ dışı bir diyalogdur. Bir yüksek fantazya okuduğumda ve bir karakterin, “Okay,” (Tamam) dediğini gördüğümde kitabı yumruklamak istiyorum. Çünkü bu kelime o kadar on dokuzuncu yüzyıl Amerikan argosuna ait ki, “Burada ne arıyorsun? Nefret ediyorum bu kitaptan,” diye düşünüyorum.

Patrick Rothfuss: Benim kitabımda insanlar, “Okay,” diyorlar. (Gülüşmeler)

Sunucu: Unutmuşum. Kendimi kitaba çok kaptırmıştım.

Patrick Rothfuss: Söylediklerine karşı çıkacağım. Ne demek istediğini anlıyorum, çünkü bir kitap okurken bazı şeyler yapmacık hissettiriyor ve bence bu hepimize olan bir şey. Mesele, “Yapmacık mı?” değil de, “Doğal hissettiriyor mu?” […] Aynı zamanda bu şeyleri bilmeyen insanlar için de yazmanız gerekiyor. Eğer bir şey doğru gibi görünmüyorsa, ne kadar doğru olduğu önemli olmuyor. Bu yüzden gerçeğe benzeyen (verisimilitude) kelimesini kullanıyoruz, gerçeği (veritas) değil. Kitabında gerçeği istemezsin çünkü gerçek kimsenin yutmak istemediği büyük, sivri bir haptır. Gerçekmiş gibi görünen bir şey istersin. […] Kitabımdaki karakterlerin, “Okay,” dediklerini bilinçli olarak yazdığım için bilmiyorum, biliyorum çünkü insanlar bu konuda bana şikayet ettiler. Karakterlerimin üniversiteye giden çocuklarmış gibi konuşmalarını istedim, çünkü onlar sadece üniversiteye giden çocuklar. Üniversiteye gidiyorlar, on sekiz yaşındalar ve arkadaşlarıyla takılmayı seviyorlar. Onların kulağa Hogwarts’a ya da Oxford’a gidiyorlarmış gibi gelmelerini istemedim. Onların normal insanlar gibi olmalarını istedim ve bunun için de olabilecek en yalın dili kullandım. Bu bazı insanlar için kesin bir oyunbozandı.

R. A. Salvatore: Oradan devam edeceğim çünkü harika bir noktaya değindin. […] Bana çağ dışı gelen bir kelime kullandığımda – ve bu oluyor – bunu bazen hikâyede tutarım bazense atarım. Ama düşündüğüm şey şu, neden kılıca kılıç diyorlar ki? Neden altına altın deniyor?

Patrick Rothfuss: Oraya hiç girme, eğer o tavşan deliğine girersen ölürsün! (Gülüşmeler)

R. A. Salvatore: Aynen.

[…]

Patrick Rothfuss: Ben ise kelime seçerken oldukça temkinliyimdir. Mesela Spartalı (*Spartan: genellikle cesur kimse anlamında kullanılıyor) kelimesini kitapta bir kere kullandım ve o zamandan beri pişmanım. Çünkü benim dünyamda Sparta yok. Bir keresinde de Annabelle ismini kitaba koymuştum ve anında geri çıkardım. Neden? Çünkü kulağa Fransızcaymış gibi geliyor ve dünyamda Fransa yok. Diğeri neydi… yoldaş! Yoldaş kelimesi Amerikan kulaklara Rusçayı andırıyor ve dünyamda Rusya yok. Yani her zaman kulağa çağ dışı gelen kelimeleri çıkarıyorum ve yerlerine başka şeyler koyuyorum. […]

[…]

R. A. Salvatore: Sorduğun soruya dönersek, beni bir dünyadan uzaklaştıran şeyler nelerdir? Bir fantastik kurgu yazdığında, sadece fantastik kurgu değil tabi birçok türde ama özellikle de fantazyada, yaptığın şey şudur: okurdan şüpheciliğini askıya almasını istersin. Yani senden ejderhaların, iblislerin, büyünün olduğunu kabul etmeni istiyorum. Ara sıra bir yıldırım fırlatabilirim, kahramanım bir kılıç darbesi almasına rağmen hayatının geri kalanını sakat geçirmeyebilir. Senden şüpheciliğini askıya almanı istiyorumdur. Ve ne zaman bir kitap okusam veya bir film izlesem, o eseri yapan kişi benden şüpheciliğimi askıya almamı ister. Benim için her şeyi mahveden olay şu; parametreleri, toplumdaki sihrin sınırlarını kafamda oturttuğumu düşünüyorum ve birden bir “deus ex machina” anı geliyor. Veya aniden, benden inanmamı istediğin dünyanın mantığına gerçekten uymayan yeni bir şey çıkarıyorsun karşıma. Matematik öğrencisiydim, bilim temelli oldukça mantıksal biriyim ve her şeyden kuşku duyarım. Şüpheciliğimi askıya alabilirim; mesela tamam, 47 gözlü örümceklerin vardır ve tek seferde 83 farklı yöne lazer atabiliyorlardır. Eğer mantıklıysa ve bu mantığı korursan sana inanırım. Ama sonra 84. lazer gelirse beni kaybedersin. Çünkü kendi sınırlarını aşmışsındır. Ve bunu gördüğüm anda o kitap benim için bitmiştir.

GÖZ ATIN  "Küçük Özgür Adamlar" Yeni Kapağıyla Tekrar Basıldı!

[…]

Patrick Rothfuss: Benim için diğer şey de şu; insanların tabu olarak değerlendirdikleri şeyler dünya için gerçekten çok önemli, bunlar kültürü inşa etmenizde epey katkı sağlıyor. Ve bir tabu konseptin varsa, bu sıklıkla o dünyadaki insanların hakaret sayacağı bir şey oluyor. Mesela Amerikan İngilizcesindeki ayıp kelimelere baktığınızda, bunlar genellikle ya seksle ya kadınlarla veya her ikisiyle de ilgili. Bundan istediğiniz anlamı çıkarabilirsiniz, burada ciddi bir sorunumuz var. Problem şu ki bu küfürlere baktığımızda bunlar gerçekte oldukça eskiler ama günlük dilde kullanıldıkları için çok modernlermiş gibi hissettiriyorlar. Scott Lynch’in kitaplarıyla ilgili sevdiğim şey, önemsiz görülebilir ama o kitaplardaki favori şeyim küfürler. Ama küfürler çok güzel ve gerçekten dünyayı, karakterleri resmediyorlar. Ancak ben hiçbir zaman fantastik dünyama modern İngilizce küfürler eklerken rahat hissetmedim. Çünkü birçok insana, “Okay,” ya da “yoldaş” nasıl hissettiriyorsa bu da benim kafamda aynı etkiyi yaratıyor. […] İneklerle (*geek) ilgili sıkıntı gerçekten çok zeki olmaları. (Gülüşmeler) Yani bana göre her zaman hatalar olacaktır, mümkün olduğunca az olması için elinden geleni yaparsın. Ve serbest, geniş, doğru bir dünya inşa etmelisin, çünkü eğer çok sıkı bir dünya yaratmaya çalışırsan çatlaklar kolayca oluşabilir. […]

R. A. Salvatore: Ben de karakterle aynısını yapıyorum. Karakterlerimin bana dünyanın yeni taraflarını gösterdiğini, dünyaya yeni bir bakış açısı getirdiğini ve dünyayı daha büyük yaptığını söylemiştim. Mesela 30 civarında Kara Elf kitabı yazdım. Bir kitap yazıyorum ve karakter doğru hareket etmiyor, bir şeyler yanlış. Ben de o yanlışı düzeltip karakteri olması gerektiği hâle getirmek yerine bu adamı neyin rahatsız ettiğini bulmaya çalışıyorum. Bu da beni bu karakterle harika bir yan sokağa sokuyor. Ruhban serisini, beş Ruhban kitabını yazdığımda ana karakteri gerçekten neyin rahatsız ettiğini bulmam üç kitap sürdü. Tanrısından bütün bu büyülü gücü alıyordu ama agnostikti. Ona mantıklı gelmiyordu. “Neden tanrı bana bu gücü veriyor, ona inanmıyorum bile!”

Patrick Rothfuss: Ruhban beşlisi, bu serinin var olduğunu şimdi hatırladım. Senin yazdığını unutmuşum.

R. A. Salvatore: Evet bendim. Epey kitap yazdım. (Gülüşmeler)

Patrick Rothfuss: Sadece kitaplarını yazsan birçoğumuz daha rahat ederiz, biliyorsun değil mi? (Gülüşmeler)

Sunucu: Bir de bana sor. Bu röportaja hazırlanmak için birçoğunu okumam gerekti. Bibliyografyaya baktım ve 34 kitap vardı… Az kalsın bayılıyordum.

R. A. Salvatore: Kaç tane? 34 Kara Elf kitabı… Galiba şu an altmışlardayım.

Patrick Rothfuss: İşini kolaylaştırmak için elimden geleni yapıyorum. (Gülüşmeler)

Sunucu: Seyirci sorularına geçebiliriz galiba. Soru sormak isteyenler ellerini kaldırabilir mi?

[…]

Seyirci: Bir karakteri yazmayı kolay ya da zor yapan şeyler nelerdir?

Patrick Rothfuss: Geçmişte insanları üzdüm… Galiba o cümlenin sonuna bir nokta koymam gerekiyor. (Gülüşmeler) Geçmişte insanları, özellikle Tempi’yi geride bırakmaktan ve Ademre’de, Bilge Adamın Korkusu’nda diğer karakterlere yer vermekten ne kadar mutlu olduğumdan bahsettiğimde üzdüm. Çünkü herkes Tempi’yi sevdiğini söylüyordu. Harika, ama kendisi anadilini konuşmuyor. Karakterlerden biri o dili çok zor konuştuğunda ve buna da sadık kalmaya çalıştığında iyi, inandırıcı, insanların kültürleri hakkında bilgi paylaştığı ve olay örgüsünü ilerlettikleri bir diyalog yazmanın ne kadar zor olduğundan haberiniz var mı? Tam bir kâbustu. Ve sonunda oraya gidiyor (Kvothe’den bahsediyor) ve dilinde fevkalade akıcı biriyle tanışıyor. Sosyal, çekici, konuşkan ve her şey harika. Ve herkes, “Ama Tempi…” dediğinde ben de, “Tempi’nin canı cehenneme,” diyorum. (Gülüşmeler) “Olamaz, halasını ziyaret etmeye gitmesi gerekiyordu. Artık burada değil. Hayır, bir kuyuya düştü. Sizin bu kültürle ilgilenmenizi sağladı ve artık ayrılacak.” Çünkü bunu dikkatlice yapmak çok yorucu bir işti. Bu sadece küçük bir örnek, tamamen lojistik bir sorun. Diğer zamanlarda da doğru bakış açısını yakalamakla ilgili. Eğer karmaşık veya doğal olarak uyum sağlayabileceğim bir açı değilse yazması zor ve tehlikeli oluyor ve benden de farklı bir emek istiyor. Özür dilerim, sorun nelerin kolay, nelerin zor kıldığıydı, değil mi? Evet, diğer hepsi kolaydı. (Gülüşmeler)

R. A. Salvatore: Yazmaya başladığımda genellikle karakter hakkında çok az şey biliyorumdur. Özellikle de yan karakterler. Mesela Drizzt’in Wulfgar için bir yardımcı karakter olması gerekiyordu. Karakterleri değiştirmek zorundaydım. İş yerinde telefondaydım, editörüm bana bağırıyordu. Bir toplantıya gidiyordu ve Wulfgar için bir yardımcı karaktere ihtiyacım vardı. Hatırladığıma göre birdenbire kara elf dedim. Nereden geldiğini bilmiyorum, bir oyunda falan da oynamadım. Uzun bir sessizlik oldu ve dedim ki drow bir korucu. Artık düşünüyordum, yavaş yavaş aklıma bir fikir geliyordu. Editörüm, “Drow bir korucu mu?” dedi. Ben de evet dedim, “Drow bir korucu, havalı olmaz mı? Daha önce kimse böyle bir şey yapmadı.” Ve o da, “Daha önce kimsenin drow bir korucu yazmamasının muhtemelen bir sebebi vardır,” diye cevap verdi. (Gülüşmeler) “Hayır, hayır, drow bir korucu olacak,” dedim. Artık aklıma bir şeyler gelmeye başlamıştı. Bir yardımcı karakter olması gerekiyordu. Ve sonunda kabul etti, çünkü toplantıya geç kalmıştı ve gidip bu karakteri sunması lazımdı. […] Çoğunlukla karakterler öylece ortaya çıkarlar ve benim için eğlenceli olan da yazarak onların kim olduğunu bulmaktır. […] Karakterleri tanıdıkça eğer ilgimi çekerlerse, onları tanımaya devam etmek isterim. Yazması oldukça kolay hâle gelirler. Ama bazen bu olmaz. Bazen karakter ilginizi çekmez ve işte o zaman zordur, eğlenceli değildir. […] (Rothfuss’a doğru) Ve sen de dilden bahsettin. Bir de Wookiee yazmayı dene, değil mi? Nasıl bir diyalog yazabilirsin ki? Yazamazsın ve üstlerine bir ay düşürürsün, böylece bu da son bulur. (Gülüşmeler)

[…]

GÖZ ATIN  Patrick Rothfuss Üçüncü Kitabı Hakkında Konuştu

Seyirci: Bu soru Pat için. Kitaplarında müziği kullanma biçiminden çok etkilendim. İlham aldığın bir şey, yazarken kafanın arkasında çalan bir albüm ya da ezgi var mı merak ediyorum.

Patrick Rothfuss: Genel anlamda hayır. Karanlık çağlarda, şiir yazdığım zamanlarda bundan çok fazla bahsetmeyiz. (Gülüşmeler) Çok belirli bir türde şiir yazmaya eğilimliydim. Dile odaklanan… Nasıl açıklayacağımı bilemiyorum, o kadar uzun zamandır oyun dışındayım ki kendi terminolojimi hatırlamıyorum. Ama dilin çok ön planda olduğu bazı şairler ve bazı türde şiirler var. Ne denmek istediğini neredeyse anlayamıyorsun bile. Mesela Gerard Manley Hopkins’in bir şiiri var: “I caught this morning morning’s minion, king- / dom of daylight’s dauphin, dapple-dawn-drawn Falcon”. Ve benim buna tepkim, “Az önce ne söyledin ki? Ama çok güzeldi,” oluyor. (Gülüşmeler) Yani kelimelerle kulağa müzik gibi gelecek birçok şey yapabilirsiniz ve ben de müzik yazmıyorum. Kelimeleri yazıyorum. Ben de bu numaraları lirik yazarlığında kullandım. Lirikleri okuduğunuzda okuduklarınızın müzik gibi hissettirdiğini düşündürerek aslında sizi kandırıyorum. Ama bazen de kafamda ufak bir ezgi oluyor.

[…]

Seyirci: Bob, bunu duymaktan nefret ettiğini biliyorum ama ileride bir Kristal Parçası veya Drizzt filmi görme ihtimalimiz var mı?

R. A. Salvatore: (Gülerek) Bunu duymaktan nefret etmiyorum, keşke daha çok insan yüksek sesle söylese. (Gülüşmeler) Sorun şu ki, o zamanlar TSR için çalışıyordum ve Wizards of the Coast tarafından satın alındılar. Onları da Hasbro satın aldı. Yani bütün telif hakları hâlihazırda bağlı ve bir ticari satış firmasına ait. Her sene birinin bir Drizzt filmi yapmak istediğine dair söylentiler duyuyorum. Bana uyar, eğer gerçekleşirse bir parçası olmayı çok isterim. Ama çok fazla kurumsal katman ve zorluk var. Bilmiyorum, keşke İblis Savaşları’nı değerlendirseler. Çünkü onların hakları bana ait ve bence harika film olurlar. Yazar olurken hayallerimden biri de şuydu; arkadaşlarımla sinemaya gidecektik ve filmin başlangıcında benim kitaplarımdan birinin filminin fragmanı olacaktı. Sinemanın ortasında ayağa kalkacaktım ve, “Hah!” diyecektim.

[…]

Seyirci: Merhaba. En sevdiğim oyunlardan biri olan Kingdoms of Amalur’un kaynak metnini sen yazdın. Ne gibi zorluklarla, farklılıklarla karşılaştığını merak ediyorum.

R. A. Salvatore: O dünyayı yazarken geçirdiğim zamana bayılıyordum. 38 Studios’laydı, bir gün evde oturuyordum ve Curt Schilling’den bir telefon geldi. Dedi ki, “Seninle konuştuğuma inanamıyorum, en sevdiğim yazarsın. Bir video oyunu şirketi için emeklilikten dönüyorum, bir dünya yaratmama yardım eder misin?” Ben de oğullarımı da içeren D&D grubumu bir araya topladım. Dünyanın iskeletini beraber belirledik ve bu dünya üzerinde dört sene çalıştım. Haftada iki-üç gün şirkete giderdim ve bu işi yapmayı çok seviyordum. Devasa, World of Warcraftvari bir oyun kuruyorduk. Big Huge Games adında bir şirketi satın aldık. Reckoning’i yapmak için geldiler. Hâlihazırda oyunlarında yapmak istedikleri bir şey vardı ama sponsorları yüzünden yapamadılar ve neyse, biz de onları satın aldık.

Benim Reckoning’deki görevim onların hikâye ekibiyle çalışmaktı. Reckoning’in hikâyesini onlar yazdı, bense dünyanın küçük bir bölümünde küçük bir zaman diliminde hikâyeyi kurmalarına yardım ettim. Oyunun geçtiği zaman, MMO’nun geçmesi gereken zamandan 2500 yıl önce falandı. Her bir anından zevk aldım, şirketin kapanışı hariç, ki olmaması gerekirdi. Bunun üzerine seminerler verebilirim, tam bir faciaydı. Bu arada belki duymuşsunuzdur; bir şirket, THQ Nordic bütün telifleri satın aldı. O dünyayla ilgili söyleyebileceğim kötü hiçbir şey yok. Beni sinirlendiren tek şey, o dünyada geçen çok sevdiğim 5 kısa hikâye yazdım ve o dünyanın Wikipedia’sı tam 4000 sayfa uzunluğunda, on bin yıllık tarih. Muhtemelen şimdiye kadar üzerinde çalıştığım, Unutulmuş Diyarlar da dâhil, en tamamlanmış dünya orasıydı. Çünkü bir hikâye ekibiyle başladık. Benimle çalışması için 5 kişi vardı, artı benim D&D grubumdan da 7 kişi. Hepimiz kısa sürede ortak noktada buluşmuştuk. Öyle bir noktaya gelmişti ki ben odaya giriyordum ve bana yapmak istedikleri şeyleri anlatıyorlardı. Ben de, “Bunu yapamazsınız çünkü şöyle, şöyle ve şöyle,” diyordum ve büyük kavgalar ediyorduk. Ben kazanıyordum çünkü patron bendim ve tabii ki harikaydı. (Gülüşmeler)

Ama sonra tuhaf bir şey oldu. Üç dört ay sonra bana artık ne yapmak istediklerini söylemiyorlardı bile. Hayır diyeceğimden korktukları için değil, çünkü artık bana ne yaptıklarını gösteriyorlardı. Artık her biri dünyanın kendine ait köşesinde kontrolü ele almıştı. En büyülü yaratıcı deneyimlerden biriydi. Sanki sahnedesin ve elindeki enstrümanı başka birine teslim ediyorsun, o tamamen farklı bir ritimde çalıyor ama o kadar güzel uyum sağlıyor ki. Düşününce tüylerim ürperiyor. O dünyaya âşığım. Orada yaptıklarımıza bayılıyorum ve THQ Nordic’in de orasıyla muhteşem bir şeyler yapmasını görmeyi çok isterim. Ve isterlerse bana ulaşabilirler. (Gülüşmeler)

Sunucu: Bitirmekten nefret ediyorum ama zamanımızın bittiği söylendi. Katılan herkese teşekkürler.


Söyleşinin tamamını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz:

  • 89
    Shares

1993’te Sivas’ta doğdu. Ortaöğretimini de burada tamamladıktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Okumayı, izlemeyi ve bilgisayar oyunlarını çok sever. Hayatın anlamının Radiohead şarkılarında gizli olduğuna inanmakta, başka dünyalara duyduğu tutku sayesinde yaşamayı sürdürmektedir.

Patrick Rothfuss ve R.A. Salvatore Söyleşisi için 7 yorum

  1. İki yazarda çığırından çıkmış benim gözümde, biri artık seriyi uzatmanın b.kunu çıkarmış bir diğeri ise eh malum…


  2. frht45 dedi ki:

    İkiside birbirni örnek almalı.

    Bu adam daha 3. Kitabı yazmamış bende bırakayım yaz yaz nereye kadar. Hep ben mi yazıcam. Bi son seri bi tane daha yazayım.

    Oha adamın serisi on, yirmi bilmem kaç olmuş yuh utan Rothfuss. Neyse sonra yazarım yaa.


  3. mit dedi ki:

    Güzel bir söyleşi olmuş. Salvatore’un Buzyeli Vadisi’nin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili anlattıklarını hem çok ilginç hem de şaşırtıcı buldum :slight_smile: Hele zamanında yere göğe sığdıramadığımız drow kültürünün Baba romanından çıkmış olması apayrı bir şaşkınlık. Ben de planlı programlı yaratılmıştır, yazılmıştır tüm bunlar sanıyordum.

    Kurguda tutarlılık-tutarsızlıkla ilgili anlattıkları da tam benim düşüncelerim. Velhasılıkelam, okuması keyifli bir röportaj çevirisiydi. Ellerine sağlık Burak.

    Sonlara doğru Rothfuss kendine şaka yollu laf çarpmış zaten bu konuda :slight_smile: Biri iki kitap yazmış, diğer altmış küsur.


  4. frht45 dedi ki:

    Evet yazdıktan sonra okudum yazıyı.:stuck_out_tongue_winking_eye::sweat_smile:
    Şaka bir yana tabi yazmaya devam etsin. Okuyacak güzel şeyler olduktan sonra 60-100 fark etmez. :+1:t6:


  5. zehir dedi ki:

    Senin de ellerine sağlık abi. Benim çeviriyi düzeltmekle kalmayıp çevirmeyi gözümün almadığı yerleri de eklemişsin, şahane olmuş.


Patrick Rothfuss ve R.A. Salvatore Söyleşisi

Bir tarafta Kral Katili Güncesi’nin yazarı Patrick Rothfuss, diğer tarafta Drizzt Do’Urden ile tanıdığımız R.A. Salvatore… New York Comic-Con’da bir araya gelen ikilinin keyifli sohbetini sizler için Türkçeleştirdik.

  • 89
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Röportaj
“The Walking Dead”in Yaratıcısı Robert Kirkman’la Röportaj

The Walking Dead çizgi romanının 15. yaşına girmesi şerefine Robert Kirkman'la gerçekleştirilen özel röportajı sizler...

Kapat