Edebiyat Dünyasının Kadınlarına İlham Veren Harika Kadınlar

8 Mart Dünya Kadınlar Günü için çok özel ve anlamlı bir projeyle karşınızdayız. Birbirinden değerli kadın yazarlarımıza, çevirmenlerimize ve editörlerimize en çok sevdikleri, kendilerine ilham veren kadın yazarları ve eserlerini sorduk!

Keşke “Kadınlar Günü” diye bir şeye gereksinim duymadığımız bir dünyada yaşasaydık. Ama maalesef yaşamıyoruz ve artık 21. yüzyılda olmamıza rağmen öyle bir güne hâlâ ihtiyacımız var. Üstelik hepimiz bir “annenin” çocuğu olmamıza, ondan daha değerli bir varlığa asla sahip olamayacağımızı bilmemize rağmen…

Yine de bu küsüp boynumuzu bükmek, hiçbir şey yapmamak için bir neden değil. Çünkü her şeyde olduğu gibi, bunun bir de öteki yüzü, güzel tarafı var. Bize doğruyu gösteren, hemcinslerinin sesi olan ve eserleriyle ilham veren kadın yazarlar, çevirmenler, editörler ve sanatçılar…

İşte biz de bu özel günde özel bir projeye imza atalım ve sanatçı ruhlu kadınlarımıza, hem yerli hem de yabancı olanlara onlara ilham veren, bu mesleğe atılmalarına sebep olan kadın yazarları ve en çok sevdikleri eserini soralım dedik. Pek çok kapı çaldık bu uğurda. Bir kısmı yoğunluklarından dolayı katılamadı, bir kısmı da katılmamayı tercih etti. Ama hepsi de büyük bir heyecanla karşıladı bu projemizi, hatta yıllardır dile getiremedikleri şeyleri söyleme imkânı tanıdığımızı söyleyerek bizi mutlu edenler bile oldu. Hatta yabancı yazarlardan, tuhaf kurgunun en güzel örneklerinden biri olan Zeplin‘in (Aylak Kitap) yazarı Karin Tidbeck de onlardan biri…

Buradan katılan katılamayan tüm kadın sanatçılarımıza huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ediyor, kadının hak ettiği yeri kazandığı güzel bir gelecek diliyor ve sizleri projemizle baş başa bırakıyoruz.

İşte kadın sanatçılarımıza ilham veren birbirinden değerli kadın yazarlar!

Ayşegül Utku Günaydın

Delidolu Kitap ve Desen Yayınları Genel Yayın Yönetmeni

Özellikle Cumhuriyet öncesi kadın romancılardan çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Yazı ve romanlarının yanı sıra kadın hakları için dernekler aracılığıyla da mücadele ederken bir yandan da kayıp kızını yaşamının son yılına kadar arayan Fatma Aliye Hanım’dan, Gayya Kuyusu romanıyla hayat kadınlarının dramını ve kadın konusundaki toplumsal ikiyüzlülüğü cesur biçimde ele alan Emine Semiye’ye bu yazar kadınların her birinin aslında nasıl zor hayatlar yaşadıklarını anladıkça hayranlığım daha da arttı.

Hayatının bir noktasında artık vücuduyla ilgisini tamamen kesip “kadınlık defteri”ni kapattığını söyleyen Halide Edib’den kadın hakları için tüm varlığıyla mücadele etse de nihayetinde Kadın Birliği’nden ihraç edilip üstüne sahtekârlıkla suçlanan ve bunun sonucunda küskünleştirilen Nezihe Muhiddin’e öncü kadın yazarların her birinin hayatta başlarını eğmeden dimdik duruşlarının beni derinden etkilediğini söyleyebilirim.

Bunlar içinde en çarpıcı olanı Emine Semiye Hanım’ın 8 Temmuz-13 Eylül 1920 tarihlerinde Dersaadet Gazetesi’nin 1-60. sayıları arasında tefrika halinde yayımlanan Gayya Kuyusu adlı romanı. Gayya Kuyusu, toplum dışına itilmiş hayat kadınlarının sorunlarını, yaşam mücadelelerini ve toplumun ikiyüzlülüğünü kamusal alan üzerinden tartışan çok özel bir roman. En önemli özelliklerinden biri, yapıt boyunca ele alınan bütün konuların odak noktasını kamusal alanın ve kadın sorunlarının oluşturması. Kamusal alan, toplumun ikiyüzlülüğünü sermesi ve kadının özgürleşiminde oynadığı rol bakımından da romanda birden çok işleve sahip.

Aslı Dağlı

Çevirmen ve Editör

Yüzlerce kadın yazar okumuşluğum, yüzlerce kadın yazarın hayal gücüne dokunmuşluğum var. Ama biri karşıma geçip de, “Seni en derinden etkileyen kadın yazar kimdir?” diye sorduğunda aklıma hep aynı isim gelir. Öyle bir isim ki hiç sektirmeden karşımdakinin gözlerinin boyoz gibi açılmasına, ardından da şu cümleyi duymama yol açar: “Onca yazar varken bunu duymayı hiç beklemiyordum.”

Elime kimin tutuşturduğunu hatırlayamasam da ilk Gülten Dayıoğlu kitabımı, yani Ölümsüz Ece’yi okuduğumda ilkokulda olduğumu anımsıyorum. Öyle ki bana dünya tarihini öğreten, arkeolojiyi sevdiren, beni bilimkurgu belasına (!) bulaştıran kitaptı Ölümsüz Ece. Tüm arkadaşlarım yüzünde sivilcelerin yeni patladığı, hayatlarında ilk kez aşk acısıyla yüzleşen ergen kızların hikâyelerini okurken ben Anadolu topraklarında geçen muazzam bir bilimkurgu okuma şansını bulmuştum.

Ölümsüzdür Ece, İyon Uygarlığı’nın şehir devletlerinden birinin pek sevilen prensesidir; çok sevgili Kral babası, insanların yüzyıllar içinde imza atacakları keşifleri merak edip Bilicilerden ölümsüzlüğün sırrını keşfetmelerini ister. Ama Kralı ölümsüz kılmanın tek bir yolu vardır: önce Kralı öldürmek. İşte o sırada, Ece öne çıkar. “Beni öldürün ve babamla ruhlarımızı buluşturmanın bir yolunu bulun,” der. Böylece Ece ölümsüz kılınır. 3000 yıl boyunca her defasında farklı topraklarda, uygarlıklarda, kültürlerde doğacak ve her defasında on yedi yaşında ölecektir. Her şeyi azar azar hatırlayacağı ve yine Ece adını alacağı son yaşamındaysa yapması gereken tek bir şey vardır: Babasının lahdini bulup, lahit içine gizlenmiş yüzüğü parmağına takarak Kralın ruhuyla buluşmak ve gördüğü, öğrendiği her şeyi babasına anlatmak. Pek heyecanlı, gerilimli günlerin ardından güç bela da olsa Kralın lahdi bulunur, Ece yüzüğü takar ve 3000 yıl boyunca görüp geçirdiği her şeyi babasına anlatmaya koyulur. Kâh papirüs tarlalarında çalışan bir köylüdür (ve böylece henüz ilkokuldaki AslıHanımKızımız kâğıdın nasıl yapıldığını öğrenir), kâh Fransız İhtilali sırasında o topraklarda yaşayan genç bir kızdır (ve böylece Fransız İhtilali de dağarcığımıza eklenir), kâh Amerikalılar tarafından ölümüne çalıştırılan zenci bir köledir (İşte, yedi-sekiz yaşlarındaki bir çocuğa kölelik rejimini anlatmanın yolu!), kâh öyle, kâh böyle, kâh şöyle… Dünya tarihine bakıldığında yaşanan en önemli olaylar sırasında hep oradadır. Hikâyesi bittiğinde son kez ölür. Yine on yedi yaşında.

Ölümsüz Ece bittiğinde aklımı kaçırmıştım. “Ben böyle şeyler okumak istiyorum!” diye babaannemin etrafında dört dönerken araya giren büyükbabamla birlikte bir kitapçıya gittik; Parbat Dağı’nın Esrarı ve Midos Kartalının Gözleri’yle de öyle tanıştım. Kız çocuklarının kırılganlığını değil; cesaretini, özgüvenini, bilgeliğini anlatan kitaplar okudum. Onlarla büyüdüm. Bir şeyler öğrenmeye dair duyduğum bastırılamaz açlık, kitap okuma tutkusu, bilimkurgu, arkeoloji, mitoloji, tarih, bilim yavaş yavaş işledi kemiklerime.

Kitapsız bir dünya düşünemez hale geldim. Ölümsüz Ece’den beri çantamdan kitabım hiç eksik olmadı. Sonra biraz daha büyüdüm. Sınırlarım biraz daha genişledi. Ama kadınları toz pembe duyguları olan birer et parçasından ibaretmişçesine anlatan kitaplardan hep uzak durdum. Hep cesur, özgüvenli, bilge kadınları okudum. Derken kitap çevirmeni oldum. Ve bundan beş sene kadar önce Gülten Dayıoğlu’na bir e-posta yazdım: “Eğer böylesine çok okuduysam, hâlâ okuyorsam ve üstelik bir de kitap çevirmeni olduysam bunlar hep sizin sayenizde,” dedim. Çünkü gücümü bilerek büyümeme önayak olan o kadına teşekkür etmek boynumun borcuydu.

Kadınlar Günümüz kutlu olsun. Özellikle de kendini azaltan değil, çoğaltan; mücadele veren, yazan, üreten, hayal güçleriyle başkalarının zihinlerine ışık olan kadınlarınki.

Mevsim Yenice

Yazar

Ayfer Tunç’un önce öyküleriyle tanıştım. Onun kaleminden çıkmış bir öyküyü ne zaman okuyup bitirsem, içimde yazma isteği oluştu. Sonra Murat Gülsoy ile birlikte yaptıkları “diyaloglar” serisine katılarak, sohbetine de şahit olma şansı yakaladım. Edebiyattan, sinemadan, hayattan konuşurken, nefesini son raddesine kadar anlatmak aktarmak için kullanan, iliklerine kadar hisseden, “yaşayan” bir kadın! Okumaktan keyif ve ilham aldığım bir yazarı bir de bu şekilde kodlamak çok değerliydi elbette benim için.

Her seferinde tamamını değil ama biraz biraz karıştırarak defalarca okuduğum, kitaplığımdaki yerini gözüm kapalı bulabileceğim ve bıkmadan usanmadan birilerine hediye ettiğim bazı kitaplar var. Ayfer Tunç’un Suzan Defter’i de onlardan biri.

Kitabı okuyup bitirdiğim zaman uzunca bir süre kimseyle konuşmak istemediğimi hatırlıyorum. Tedirginlik, mutluluk, boşluk, kalabalık, yalnızlık. Hepsi o kadar birbiri içine geçmiş haldeydi ki, başka bir şey duymak, konuşmak istemedim.

Kitap her yönüyle beni sarsmıştı. Yazım, anlatım tekniği olarak farklıydı bir kere. İki kişinin günlüğünden oluşan kitap, ikiye bölünmüştü. Sol taraf Ekmel Bey’in hayatına ışık tutarken, Sağ taraf Derya’nın kadrajına götürüyordu beni. İki kişinin aynı olayı ne kadar farklı algıladıklarına ve aktardıklarına şahit oluyordum. Bu ikili bakış açısı karakterleri ve mekanı doğurtarak çoğaltıyor, zenginleştiriyordu. Kitabın tamamı iki kişinin günlüğü yani mahremi olduğu için, soldaki bir sayfayı okurken mesela, sağdaki sayfadan Derya çıkacak, Ekmel Bey’in yazdıklarını okuyacak diye tedirginlik duyuyordum bir yandan da. Kitabın odağı olan yalnızlık; aşk, aile, seçimler, pişmanlıklar gibi çeşitli meselelere açılıyor, yaşamdaki varoluş amacımızı aşk ekseninde inceliyor ve en sonunda da iki kişilik kalabalıktan tekrar sıfır noktasına dönerek beni kimsesiz, tek bırakıyordu. Dedim ya benim için inanılmazdı Suzan Defter’i okumak.

Ama kitap bittiğinde esas duyduğum tedirginlik tamamen kişiseldi. Yol boyunca altını çizdiğim bir sürü cümle, paragraf oldu ama öyle bir tanesi vardı ki, ne vakit okusam aynı şekilde beni vurabileceğini biliyordum artık. Peki bana sorduklarında nasıl anlatacaktım ben o bölümün beni neden bu kadar etkilediğini? O cümlenin bana her defasında başka şeyler fısıldadığını nasıl izah edecektim? Edemedim. Hala da edemiyorum ve işte böyle zamanlarda hep yaptığım gibi sizleri de o bölümle baş başa bırakıyorum:

Oyun sırasında abimle sık sık göz göze geldik. Her defasında bir şey çaktı gözlerinde: Yenilgimi evimin odaları bilmesin. (sf 125, Ayfer Tunç-Suzan Defter. Can Yayınları)

Oylum Yılmaz

Yazar ve Eleştirmen

En sevdiğim “tek” kadın yazar!

En sevdiğim kadın yazar… Belki ve önce Fatma Aliye’dir herhalde. Eşi izin vermediği için on yıl, şaka değil, tam on yıl kitap okumayan, ama yine de ilk kadın yazarımız olarak edebiyat tarihine adını yazdıran Fatma Aliye… İzin demişken, yaşadığı yıllarda, İngiltere’de kadınların yanında bir erkek olmadan kütüphanelere girmesi yasakken hani, ne yapıp edip o kütüphaneleri yazdığı kitaplarla doldurup kadınlara kendilerine ait bir oda armağan eden Virginia Woolf da olabilir pekala, en sevdiğim kadın yazar. Ama bir armağandan söz ediyorsam, Ursula K. Le Guin’i de unutmam mümkün değildir. Hani herkesin fantastik edebiyata burun kıvırdığı bir zamanda, türe edebi değerini armağan etmişti ya ilk olarak, o armağandan söz ediyorum… İlklerden devam edersem de, kadınların kurduğu ilk ve tek edebi tür olan gotik edebiyata eteklerimi şöyle bir değdirir ve ilk gotik roman yazarı olan Ann Radcliffe’e sevgilerimi sunarım. Orada da kalamaz, edebiyata girişini gotik novellalarla yapan ve sonrasında toplumcu gerçekçiliğe imzasını atan, belki de en komünist kadın yazarımıza, Suat Derviş’e değer yüreğim. Yürek demişken tabii, ah, nasıl unutabilirim, aşk romanlarının, aşkı bekleyen, beklerken de boş durmayıp ayaklarının üzerinde durmaya çalışan kahramanlarının yaratıcısı Cahit Uçuk’u, unutamam… Cahit Uçuk ilk Gönül Ablamızdır aynı zamanda ama söz malumatfuruşluğa, çöp çatmaya geldi mi Jane Austen’dan da vazgeçemem doğrusu. Gel gör ki Austen’ın aydınlık-zeki-iyi talihli kadınları, Bronte kardeşlerin karanlık-deli-kör talihli kadınlarına karışır içimde. Hiçbirisini tek tek seçemem.  Ama yürüyüp gitmeyi tercih edebilirim yine de, ayaklarımın üzerinde… Çünkü ayaklarının üzerinde durmayı kim bilir hangi kadın yazarın ilhamından alan ve “tüm kadınca bilmeyişlerin adı”nı koyan Sevgi Soysal’dır tam şimdi burada, en sevdiğim kadın yazar. Sevgi Soysal’ın elinin Leyla Erbil’e değmediğini kim söyleyebilir peki? O inat, o duruş başka kimdedir?! Ve Leyla Erbil de elbette kimsesiz değildir. Ama kadın dediğin kimsesiz kalmak için pekala içine çekilebilir ve oradan bize “Ormanda Ölüm Yokmuş” diye seslenebilir. Çünkü o en sevdiğim kadın yazar, Latife Tekin’dir. Eşsizdir, biriciktir. Zaman zaman adı bir başkasıyla, söz gelimi Nezihe Meriç’le yer değiştirebilir. Hani o muhteşem elli kuşağı öykücülerinin en iyilerinden olan Nezihe Meriç. Bugünlerde kimse adını anmadığı için bazı günler en çok onu severim. Bazı günler Ayfer Tunç’a bazı günler Margaret Atwood’a dönüşür en sevdiğim kadın yazar. Bazen Zabel Yesayan’a, Mine Söğüt’e, Mercé Rodoreda’ya, Janet Frame’e, Edith Wharton’a, Füruzan’a…

Sözlerimi okuyanlar, ne istediğini bilmeyen, kafası karışık bir kadın yazar olduğumu sanmasınlar, rica ederim. Çünkü teklik, o muhteşem kahramanlık hayalleri, herkesleri ezip geçmecilik pek kadınsı bir davranış değildir çoğu zaman. Çünkü bir kadın yazarı var edip onu en sevilen kılan şey, sadece kendisinden değil, diğer kadın yazarlardan da gelir… Günümüz kutlu olsun, onurla, direnişle, çoğalarak, hep birlikte olsun!

Niran Elçi

Çevirmen ve Yazar

İlham veren kadın ustalar deyince benim aklımda beliren düşünce şu: Beni ben yapan kim ve ne?

İlk önce kolay yanıtı vereyim. Küçükken, ben hiç fark etmeden beni etkileyen kadın kahramanların başında Pippi Uzunçorap ve yazarı Astrid Lindgren geliyor. Pippi’yi hatırlarsınız: olağanüstü kuvvetli, başına buyruk, iyi niyetli ve biraz çılgın, otorite figürlerinin taleplerine aykırı davranma pahasına deneyimler edinip bunlardan kendi dersini çıkaran bir karakter. Biraz daha düşündüğüm zaman Hayrünnisa Elmalı aklıma geliyor kadın yazar olarak. Sanırım tek bir kitap yazan (Laklak) ve sonra bahsini duymadığım bir öğretmen, ama adı hâlâ aklımda. Daha da düşündüğüm zaman etkiler o kadar çok ki, ama kadınlarla sınırlayarak haksızlık etmemek lazım. Behrengi var, Milliyet Çocuk var, zamanın Bilim Teknik dergisi var… bütün bu okuduklarım ‘kız olduğum için’ veya ‘kız olduğum halde’ diye şart koşmadan bana dünyayı açtı. Kız veya erkek olmanın bir faktör olmaması, insanın yalnızca kişiliğinin gösterdiği yönde ilerlemesi bir çocuk için ne kadar değerli, anlatamam.

Bu da asıl şükrettiğim koşulları getiriyor aklıma. Küçük bir kasabada büyümüş olmama rağmen nitelikli bir eğitim alabilmem. Ailemin bana örnek olan kendine güvenli, başarılı kadınları ve onları ataerkil geleneğin kısıtları içine sıkıştırmayan dedelerim, babam, amcalarım, dayılarım. Annemin, babamın ve yaşıtlarının doğru eğitim alarak sıçrama yapmasına izin veren cumhuriyet sistemi. Bütün bunlar zamanla birike birike geldi ve beni ben yaptı, bizden sonrakilerin de kendileri olabilmesi için yolu açtı.

Kısa yanıt, Pippi Uzunçorap. Uzun olan ise ülkemiz, kültürümüz, sistemimiz 🙂

Karin Tidbeck

Yazar

Gelmiş geçmiş en sevdiğim yazar Ursula K Le Guin, en sevdiğim kitabıysa bir kısa hikâye derlemesi olan “Dünyanın Doğum Günü.”

Le Guin bana diğer toplulukların nasıl düşündüğünü ve toplumsal yapılarının nasıl görüneceğini düşünme konusunda her zaman ilham vermiştir. Kısacası, bilimkurgunun sadece teknolojiden ibaret olmadığını, ama aynı zamanda bireysel bir şey olduğunu gösterdi bana.

Sibel Atasoy

Yazar

Ursula K. Le Guin’e Teşekkürname

Okumayı öğrendiğimden önce bile kitaplara başlamıştım ben. Büyüklerimden kimi boş ya da ikna edilebilir görsem hemen kitaplarımı kucaklarına koyar bana okumalarını beklerdim. Okuma sonrasında ise büyük bir hızla, günde iki kitap hızıyla devam ettim, tüm ömrümü bu açlığı gidermeye hasrettim.

Le Guin ile karşılaşmam daha geç yıllarda oldu ama görünen oydu ki, pek çok alanda benzeşiyorduk. Tam açıklanamayan gizemli bir amacın üyeleriydik sanki. Kendisini “Lisedeyken, birçok zeki Amerikalı çocuk gibi, yaban diyarlardaki bir yabancıydım. Berkeley Halk Kütüphanesini sığınağım yapmıştım ve hayatımın yarısını kitaplarla geçiriyordum,” diye prezante ediyor. Benzer şekilde ben de babamın evimizdeki, şehir kütüphanesinden daha zengin kitaplığına gömülmüştüm. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım daha ziyade sosyoloji, tarih, siyasi tarih, antropoloji temalarında okumak ve aralara serpiştirdiğim Dünya klasiklerini öğütmekle geçti. Tıpkı Le Guin’in söylediği gibi “Onlar gibi yazmak istediğim insanların büyük bir kısmı ya yabancıydı ya ölü, ya da ikisi birden. “ Aradaki tek fark ben yazar olmayı profesyonel anlamda hiç düşünmemiştim, okumak öyle sevinçli ve büyüleyiciydi ki bu aklıma gelmedi. Küçük yaştan beri uydurduğum öykü ve masalları kardeşlerime ve komşu çocuklara anlatmak ve uzunlu kısalı makaleler yazmak benim için yeterliydi.

Tamamen başka bir meslekte severek ve yaratıcılığımı ortaya koymak suretiyle tatminkar bir iş hayatım oldu, bu meşguliyet okuma hızımı günde bir taneye düşürmüş olsa da, mutluydum. Fakat gün geldi tüm bu veri girişi ve üzerinde gece gündüz demeden nonstop düşünme eylemleri, hayatımı yeniden şekillendiren, eskiyi bütünüyle silen bir patlamayla devreye giriverdi. Sonraları okuduğum bir makalesinde başıma gelenlerin doğasını daha iyi anlayabildiğim Le Guin’in şu tespitiyle karşılaştım, “Düşüncenin doğasında iletilmek vardır, yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir, ışığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.” İşte tam da böyleydi benim durum.

Siyasi bir eyleme dökmüş olmasam da doğam gereği tüm gençlik yıllarımda kendimi anarşist buluyor, insanların düzen denilen bu illete nasıl bulaşmış olduklarını sorguluyordum. Uzun yıllar onları buna iten ihtiyacı bulmaya adadım kendimi. Sanırım otuzuma yaklaştığımda dünyanın, devletlerin “zaman ve idealist” açıdan tekrarlayan döngülerini tespit etmiş, kendimce bir nebze tatmin olabilmiştim. Belki bu sebeple ilgim dıştan içe yöneldi. Kendimi keşfetmek istiyordum artık. Bu yolculukta Jung ve Gurdjieff ile Taoizm ile karşılaşmam kaçınılmazdı. Ve sanırım Le Guin’in Mülksüzler ve Karanlığın Sol Eli kitaplarıyla da…

Bilinçaltı korkunçluklarla, fesatla dolu bir lağım çukuru değildir. Kabuslarla kaynaşan karanlık bir lağım çukuru da değildir. Sağlığın, hayal gücünün, yaratıcılığın pınarıdır bilinçaltı,” diyordu Ursula .

Bu keşfin ardından kuantum fiziği ile tanışıp felsefesini öğrenip sindirmeye çalıştığım uzun bir dönem geliyordu. Bu yolculuğum esnasında artık Le Guin’in tüm kitaplarını inceden inceye tekrarlarla okumuş, yeni kitabı çıkar mı diye gözüm yeni çıkanlar listelerinin takipçisi olmuştu. Sonunda Sırıtkan Kırmızı Ay kitabımın yazıldığı yıla gelmiştik, 1999 deprem yılına.

Le Guin hakkında tanıtım yazılarında onun, feminist, sol görüşlü, anarşist duruşuna dikkat çekilse de aslında Le Guin “postmodern” terimini bir kez bile kullanmadan, her şeyi kapsayan keskin üst-söylemlerden kibarca sıyrılan, kimsenin duygularını incitmeyen biridir. Bu tavrı ile yazdıklarının üst düzeyliğine benim açımdan ilave bir hayranlık eklenmiştir.

Rüyaların yapısını araştırdığım ve rüya görüşmeciliğini kişilere tanıtmaya çalıştığım uzun soluklu çabalarım da bu büyük ustayla paralellik arz ediyor. İnsanlardan başlayarak tüm düzenli yapıların iyileştirilmesi/şifalandırılması amacını araştırdığım onca öğreti sonuçta beni eski şamanik kökenleri anlamaya itti ve orada bütünüyle şunu anladım ki Ursula Le Guin, zaten tüm bunları benden bir kuşak önce incelemiş, öğütmüş, bünyesine dahil ederek isimlerinden bahsetmeye gerek bile duymaksızın tüm o muhteşem kitapların kurgusu içinde bizlere hazır olarak sunmuştur. İşte onda hayran olduğum budur.

Her şey rüya görür. Şeklin, varlığın oyunları, maddenin rüya görmesidir. Kayalar kendi rüyalarını görür ve yeryüzü değişir… Ama zihin bilinçli hale geldiğinde, evrim ivme kazandığında, işte o zaman dikkatli olmanız gerekir. Dünyaya karşı özenli olmanız gerekir. Yolu yordamı öğrenmelisiniz. İşin püf noktalarını, sanatını, sınırlarını öğrenmelisiniz. Bilinçli bir zihin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olmalıdır – tıpkı kayanın bilinçsiz olarak bütünün bir parçası olması gibi.”

Bir Kadını Öldürmek kitabımda; “Kuralları, yeri geldiğinde yıkmak için, iyi öğrenin,” demiş olduğumu hatırlattı bu bana.

“Duymak istiyorsan, sessiz ol,” diyor. “Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de. Aklınızı hak etmek, kazanmak gibi fikirlerden arındırın, ancak o zaman özgür düşünebileceksiniz.”

O gerçekten bir seyyah, şu an 87 yaşında ve umarım daha uzun süre kendi yolculuğunu bizlere anlatmaya devam eder.

Bana göre önemli olan, belirli bir iyileşme umudu sunmak değil, hayal ürünü ama ikna edici bir alternatif gerçeklik sunarak kendi aklımı, böylelikle de okuyucunun aklını, şu anki yaşayış şeklimizin insanların yaşayabileceği tek yol olduğuna dair tembel ve ürkek düşünme alışkanlığından kurtarmaktır. Adaletsiz düzenin sorgusuz sualsiz devam etmesine izin veren bu atalettir çünkü.

Son olarak da Bay Orr durumu olarak sık sık örnek verdiğim Rüyanın Öte Yakasını vurgulamak isterim: “Gerçekliğin ruhumuz bile duymadan belki de sürekli değiştiriliyor, yenileniyor olduğunu ama bizim bunu bilmediğimizi, bu bilgiye yalnızca rüyayı görenin ve bu rüyadan haberdar olanların vakıf olduğunu düşündünüz mü hiç?

İyi ki varsın ve varlığın bizlere mükemmel bir rol model sundu, zihinlerimizi parlattı, içimizi sıcaklıkla, ışıkla doldurdu. Teşekkürler Ursula Le Guin.

Seran Demiral

Yazar

En sevdiğim kadın yazarın kim olduğunu bir çırpıda söylemeden önce kısa bir açıklama yapmama izin verin: Abartılı konuşmalardan hoşlandığım ve duygularımı uçlarda yaşamaktan kaçınmadığım halde, sürekli değişim halinde olduğum gerçeğini hep aklımda tutmaya çalışıyorum. Bu nedenle ‘En sevdiğim…’ ile başlayan cümleleri kurmaktan genellikle imtina ederim. Fakat sık sık okuduğum ve beni çok etkilemiş yazarın Ursula K. Le Guin olduğunu her fırsatta belirtebilirim. Le Guin ‘kadın yazar’ olarak anılmaktan hoşlanır mı, emin değilim ama ben kadın yazarların ‘kadın’lıklarının vurgulanmasının gerekmediği bir dünyanın hayalini kuran bir okur olarak, yazarlığımda en çok etkisi olduğunu düşündüğüm yazar olan Ursula’nın anlatılarını, özellikle cinsiyet, aile, toplum üzerine insanı sorgulatması nedeniyle sevdiğimi söyleyebilirim.

Böyle bir girizgahın ardından, en çok hangi eserini sevdiğim sorusuna da birden çok cevabım olması kaçınılmazlaşıyor elbette. Belki farklı türlerde çok sevdiğim kitaplara örnek verirken bilimkurguda Karanlığın Sol Eli’ni, fantazya türünde ise Yerdeniz serisini dilimden düşürmediğimi söylersem soruya basit ve kısa cevabımı vermiş olurum. Yine de açıklamak gerekirse, büyüme/kendini keşfetme/yaşam ve ölüm üzerine muazzam kitapları barındırması gereği bütün olarak Yerdeniz serisi ama özelde tamamiyle ergenliğim sırasında Tenar’la karşılaşmanın yarattığı etki nedeniyle Atuan Mezarları -ki belki Ursula’nın kadın yazarlığını en fazla hissettiğim eseridir Tenar’ın kendini keşfini tekrar tekrar okumama yol açan şey. Cinsiyetlerin ötesinde bir dünya tasavvuru yaratmak, birden fazla cinsiyete sahip olmak veya tamamen cinsiyetsiz olmak üzerine fikir üretmek konusundaki baştan çıkarıcılığı bir yana, kelimelerin sınırlarında düşündüğümüzü tekrar tekrar hatırlatan, farklı türlerin/ırkların karşılaşmalarını çok güzel işlemesi nedeniyle Karanlığın Sol Eli; yaratılan farklı kültür ve coğrafyaların kurgulanması açısından müthiş öğretici bir eser olduğu için belki her yazarın başucu kitabı olmayı hak eden Hep Yuvaya Dönmek; seneler sonra bana Yerdeniz’de aldığım tadı yeniden vermesi bir yana, dünya tarihin fantastik bir anlatıda nasıl işlenebileceğini gösterdiği için Marifetler-Sesler-Güçler üçlemesi; bana coğrafyayı sevdiren ve mevsimlerin nasıl karakterleşebileceğinin örneği olarak Sürgün Gezegeni; aile, ilişkiler, cinsiyetler, cinsellik üzerine sorup sorgulatan öyküleriyle Dünyanın Doğum Günü, yarattığı dünyaları ve kültürleri yeniden inşası ile bir başka öykü kitabı Bağışlanmanın Dört Yolu diyerek handiyse her kitabını tek tek sayabilirim herhalde ‘favori’ listemde.

Yazarlığımı nasıl etkilediği sorusuna ise geçmişten ve bugünden ayrı ayrı söyleyeceklerim var esasında. Her şeyden önce, minik de bir itiraf niteliğinde olsun bu; 13-14 yaşlarındaydım sanıyorum ki, ilk defa roman yazmaya kalkışmıştım, yarım bıraktığım sevgili ilk roman denemesi taslağımın ismi bile ergenlik kokuyordu: Kutsallığın Laneti. Uydurma karakter isimleri, her karakterin gücüydü; aynı zamanda kutsal bir taşın izinde ilerleyen serüvendeki lanet de, ana karakteri takip eden bir gölgeydi; ana karakter ise büyümekte/yetişkinliğe geçiş sürecindeki bir kız… Yerdeniz serisiyle karşılaşıp Ged’i ve Tenar’ı tanıyınca, Yerdeniz Büyücüsü’ndeki isimler ve gölgeler bir yana, Atuan Mezarları’ndaki kadınlığa geçiş/ergenlik süreci üzerine okuduktan sonraysa; benim yazmak istediğim hikayeyi Ursula Le Guin en iyi haliyle yazmış zaten, diye düşünerek ilk romanımı hayal kırıklığıyla yarıda bırakıvermiştim. Seneler içinde yazmaya devam ettikçe ise, bir yerde kurguladığım karakterlerimi oradan alıp bir başka yere, romandan romana taşımayı öğrendim. Bunu yapmamı sağlayan, fikir açısından Perec’in hem bir eserinin bütünlüğü içerisindeki yapboz metaforu, hem de bütün eserlerinin bir araya geldiğinde parçaları tamamlayıp tek eserini yaratmasına dair taşıdığı bütüncül fikri olsa da; aslında uygulama hususunda örneğini ilk gördüğüm yazar olan Le Guin’di. Yazmaya çalıştığım hemen her türde ve haliyle farklı metinlerimde bana esin vermeye de hep devam etti. Öyle ki, özellikle distopya yazmaya çalıştığım zamanlarda, onun belli başlı kitaplarını yeniden okurum. Bir eser üzerinde çalıştığım zamanlarda, aklıma takılan çok belirgin bir konuya dair, dönüp bakmamı/göz atmamı gerektirecek bir durum yoksa; genellikle bir yazarın, eserin etkisi altında kalmamak için çok fazla roman okumayı tercih etmem. Ancak Ursula’nın eserlerini, bir hissi yakalamak, bir tarifi nasıl yaptığını, hangi duyguyu nasıl bir diyalogda verdiğini takip edebilmek için, yeniden ve yeniden okuduğum olur.

Ursula’nın yazdıkları bir yana, yazarlığı üzerine en güzel cümleleri de yine kendisi halihazırda kurmuş olduğu için, onun ifadelerinden hatrımda kaldığı kadarıyla bir anlatıyla bitireyim. Babası antropolog olan Le Guin, babasının farklı kültürleri araştırdığını, kendisininse sıfırdan farklı kültürler yarattığını söylüyordu bir yerde. Herhalde onu başka yazarlardan ayıran özelliklerin başında bu geliyor. Gerçekte var olsun olmasın, anlattığı gerçek-dışı olan şeyin yaşanma ihtimali olsun veya olmasın, o her defasında farklı bir kültürü inşa edip, oradaki gündelik hayatı ayrıntılarıyla örmeyi ve kurgusunu gerçek kılmayı başarıyor, sanırım gücü buradan geliyor. En başta belirttiğim gibi, aile, cinsellik, toplum, birey, birliktelik, ilişki, sevgi, daha nice kavramlar, duygular, şeylerin ihtimali üzerine düşünmeye çağırması onu bende bunca rehber yapan şey olmalı. Çünkü ben her şeyden önce yazarın anlatmaya değer bir meselesi olduğunu, olması gerektiğini düşünürüm. İnsan ancak bir derdi, sıkıntısı varsa oturup günler, aylar, senelerce yazmaya harcar mesaisini. Ve yaşadığımız çağda, toplumda, yazık ki kadınlık üzerine yazıp çizmek, kadın olmayı mesele etmek ve hala karşı karşıya olduğumuz türlü haksızlık karşısında kadın yazarlar olarak ses çıkarmak, anlatmak, kurmak, düşünmek ve düşündürmek önemli. Bu nedenle baştaki itirazlarım bir yana, Ursula Le Guin özelinden, yazarlığa ve kadınlığa dair genel olarak fikirlerimi açmam adına bana şans vermiş Kayıp Rıhtım ailesine çok teşekkür ederim.

Son olarak hiç tanışmamış olmama ve varlığımdan büyük ihtimalle hiç haberdar olmayacak oluşuna rağmen, kendisinden ön ismiyle bahsettiğim yegane yazar Ursula, sanıyorum ki benim uzaklarda bir yerdeki bir çeşit öğretmenim. Üslubunu hep yakın hissettiğim ve bir şekilde onun gibi yazmaya çok heveslendiğim eşsiz kadın, hep var olsun. Üreten ve var eden diğer bütün emekçi kadınlar, 8 Mart’ımız kutlu, her günümüz sevgi ve dayanışma dolu olsun!

Gülşah Elikbank

Yazar

Seçim yapmak çok zor ama sanırım fantastik ve bilim kurgu arasındaki ince çizgiyi en rahat geçen ve bize o büyülü diyarların tekinsizliğiyle gerçekçiliğini vurucu biçimde hissettirebilen kadın yazar olduğu için; Ursula K. Le Guin, diyeceğim bu soruya.

Okuduğum ilk romanı Mülksüzler’de yazdığı başlangıç cümleleri ne kadar farklı bir kalemle karşı karşıya olduğumu fısıldamıştı kulağıma. “Bir duvar vardı. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.” Sonrasında Yerdeniz Büyücüsü ile gönlümde sarsılmaz bir yer edindi. Feminist tavrı, bilim kurguyu erkeklerin egemenliğinden çekip alması… Daha bir çok sebep. Hep yazsa, dediklerimden.

Funda Özlem Şeran

Yazar

Ursula K. Le Guin! Şaka şaka, cevabım o değil. Elbette kendisi en sevdiğim kadın yazarlardan biri, örnek ve ilham aldığım, hatta “büyüyünce” olmak istediğim usta bir isim. Tıpkı Pınar Kür ve Gülten Dayıoğlu gibi. Fakat bu soruyu dürüstçe ve içtenlikle yanıtlamak istiyorum; çünkü beni yazar olarak en çok etkileyen kişiden öğrendiğim ilk şey buydu: “Kendin ol.

Amerikalı yazar Laurell K. Hamilton’ın vampir avcısı serisi Anita Blake ile tanıştığımda yirmi yaşında, henüz ilk ödülünü kazanmış bir öykü yazarıydım. Roman yazabileceğime pek inanmıyordum; çünkü kitap yazmak büyük büyük insanların büyük büyük laflar edip büyük büyük olaylardan bahsettiği bir “büyük” uğraşıydı benim için. Derken pek sevgili Bayan Hamilton öyle olmak zorunda olmadığını gösterdi. Kendisi dünyanın en iyi ya da en yetenekli yazarı değil, hatta ilk yüze bile giremez muhtemelen ve eminim onun da böyle bir iddiası yoktur. Ancak daha önce hayranı olduğum hiçbir yazarın yapmadığı bir şeyi yaptı bana: kendi tarzımı ve sesimi bulmamı sağladı. Bir fantastik kurgu yazarı olarak hem korkunç, hem de komik; bir kadın yazar olarak da hem sevimli, hem de tehlikeli olunabileceğini öğretti. Ayrıca tüm bunları yaparken dilediğim kadar eğlenebilirdim ve kimseye de hesap vermek zorunda değildim. İşte ben ilham diye buna derim.

Yaprak Onur

Çevirmen

En sevdiği yazar, en sevdiği kitap soruları bir kitapkurdu için en gıcık sorulardır aslında. Ayrım yapmak zorunda kaldığında insan kendini çocuklarını ayıran anne gibi hissediyor.

En sevdiğim yazar denince aklıma birçok isim geliyor olsa da beni en çok etkileyen iki isim hemen diğerlerinin arasından sıyrılıyor: J.K. Rowling ve Ann Leckie.

J.K. Rowling’in kalbimdeki yeri hep çok ayrı olacak. Yarattığı Harry Potter dünyasıyla bana, çocukluğum boyunca her mutsuz olduğumda sığındığım dünyayı verdi. Serinin kitaplarını defalarca okuyup Hogwarts’ın yer değiştiren merdivenlerinin arasında koşuştururken kendi sorunlarımı unuttum. Elbette bir de özenebileceğim, onun gibi olmak isteyeceğim Hermione karakterini bahşetti; yani sürekli bizim iki kafadarın başlarını dertten kurtaran güçlü ve zeki kadın kahramanı.

Ann Leckie’nin yerinin farklı olması ise Kadınlar Günü’ne ihtiyaç duyulmayacak bir dünya yaratmasından kaynaklı. Yarattığı cinsiyet rollerinden tamamen arındırılmış dünya bence ulaşmamız gereken nokta, keşke gerçekten karşımızdaki bireyleri kadın ya da erkek olarak görmeyi bırakıp sadece insan olarak görebilsek. Radch İmparatorluğu serisinin benim çevirimle basılmasını sağlayan olaylar zinciri benim ne büyük şanslarımdan biridir.

Işın Beril Tetik

Yazar, Podcast Programcısı

İstemeden de olsa, çoğu zaman sorgulamışımdır; Hangisi daha zor? Kadın yazar olmak mı, yoksa korku ve gerilim türüne gönül vermiş bir kadın yazar olmak mı? Cevap vermek zor, özellikle ülkemizde kadın olmanın başlı başına bir zorluk olduğunu düşünürsek.

Ama ben, zorluklara rağmen, tarih boyunca, dünyanın neresinden olurlarsa olsunlar, bu türe ürün veren kadın yazarlardan ilham alarak bu yolda yürümeyi seçtim. Ve bundan memnunum. İlham demişken; elbette daha kalemi elime almadan ve sadece bir okurken, korku/gerilime gönlümü kaptırmama sebep olan pek çok yazar var. Hele ki yetiştiğim dönemi düşünürsek, yani o pek meşhur seksenleri ve o dönemde Türkiye’de çevirisi yapılan belli yazarları, benim için ilk sıralarda yer alan isimleri tahmin etmek zor olmasa gerek. King ve Koontz. Ancak, onlardan önce, beni korku/gerilim ve gizeme iten bir yazar var ki, severek okuduğum ve baş tacı ettiğim pek çok kadın yazarın arasında yeri apayrıdır.

Cleo Virginia Andrews ya da bilinen adıyla, V.C. Andrews. O okuduğum ilk kadın yazardır aslında. Çoğu zaman korku/gerilim türüne dâhil edilmeyen ya da edilmekten çekinilen bu yazarın hikâyelerinde gotik korkunun izleri oldukça belirgindir. Çoğunlukla aile trajedilerini konu almış olsa dahi, bu trajedileri ele alırken, insanın doğasını ve yapabileceklerini hikâyeye nakış gibi işleyerek okuru acımasızca gerçeklerle yüzleştirmesi, korkunun farklı bir yüzünü göstermiştir bana. Okuduğum ilk kitabı, Çatı serisinin ilk kitabı olan ve bizde Çatı adı ile basılan Çatıdaki Çiçekler kitabıdır. Bu kitap ne zaman aklıma gelse, insanın nasıl bir canavara dönüşebileceğini düşünerek ürperirim.

Bugün artık, insan doğasının ve yapabileceklerinin, korkunun yadsınmaz bir parçası olduğunu bilerek ve belki de en korkunç şeyin aslında bunu bilmek olduğunu düşünerek, kendi hikâyelerimi yazıyor ve bunu yaparken zaman zaman V.C Andrews’ın hikâyelerinin bana gösterdiği bakış açısının değerini daha iyi anlıyorum.

Şebnem Pişkin

Yazar

“Sevdiğim kadın yazarlar kimdir diye sorulunca bir süre boş gözlerle bakındım etrafıma. Neyse ki kısa süre içinde bir kaç isim beliriverdi hemen beynimde. İşin ilginç yanı meğerse bugüne kadar beni etkileyen, sevdiğim ve etkilendiğim yazarları hiç kadın ya da erkek yazar diye ayırmamışım zihnimde. Bu yüzden kalemimi en çok etkileyen yazarların çoğunlukla erkek yazarlar olduğunu ancak şimdi bu soru vesilesiyle farkına varmış bulunuyorum. Bu demek değil ki kadın yazarları okumuyorum. Elbette severek okuyorum. Ve az sonra beni en çok etkileyen iki kadın yazarın adını ve beni en çok etkileyen yönlerini sizlerle paylaşacağım.

Hepimiz biliyoruz ki ruhun cinsiyeti yoktur. Ben yazı yazmayı, her zaman tek ve biricik özgürlük alanım olarak gördüm. Kalemi elimde tuttum ama kelimeleri ruhumun seçmesine izin verdim. Bu yüzden yazdıklarım da ruhlarımız gibi cinsiyetsiz oldu hep. Ortak bir dille, ortak paydalar üzerinden, ortak duygularımıza vurgu yaptım yazılarımda.

Gelgelelim tam da bu yüzden benim yapamadığımı yapan, kadın dünyasını, kadın ruhunu, kadın bakış açısını, özetle kadın olmayı anlatan kadın yazarlara her zaman hayranlık duyarım. Bir örnekle açıklamak gerekirse ben yazılarımda elmanın bütününü anlatırım oysa ismini az sonra vereceğim bu iki kadın yazar, elmanın yarısını, diğer yarısının bakış açısıyla bizlere sunarlar. Tek başına bu bile benim kalemime yeni bir boyut kazandırır. Onlar sayesinde ben “kadın bakış açısını, kadın hassasiyetini ve erkek egemen dünyamızda kadın olmanın zorluğunu” onlardan öğrenir, kadın yazarların kalemlerinde sergiledikleri zarafete hayran kalırım.

Peki kim bu yazarlar? Beni etkileyen kadın yazarlardan birincisi, kadının edebiyatla uğraşmasının hoş görülmediği yıllarda yaşamış ve bu sebeple önce bir erkek kimliğiyle şiirler, daha sonraysa kendi adıyla klasikler yazmış. Bu ünlü İngiliz kadın yazar hepinizin tahmin edebileceği gibi Emily Brontë’dir. Genç yaşta vefat eden ve dünya edebiyatına “Uğultulu Tepeler” adlı eşsiz bir roman hediye eden Emily Brontë sadece tek bir eseriyle İngiliz edebiyatının sayılı klasikleri arasına girmeyi başarmış ve bu başarısıyla benim listemin de birinci sırasında yer almaya hak kazanmıştır.

Gelelim listemdeki ikinci isme. İkinci isim bir Türk. Güzelliği, zarafeti ve bakımlılığıyla belki de kendi adıma asla sahip olamayacağım niteliklere sahip olan bu kadın yazarımız, romanlarıyla Aşk’ın hiç bilmediğim yanlarını bana gösterdiği için beni etkileyen kadın yazarlar listemde yer almayı doğrusu çokça hak ediyor.

Evet tahmin edebileceğiniz gibi bu isim sevgili Nermin Bezmen. Nermin hanim, Aşk’ı bence en güzel yaşayan, yaşatan ve Aşk’ın kendisine çok yakıştığı kadın yazarlarımızdan biri. Ben asla onun gibi biri olamam. Aşk benim dünyamda ağır bir ceza ya da zorlu bir imtihan anlamına gelirken Nermin Bezmen’in kitaplarından anlıyoruz ki Aşk çok eğlenceli bir oyuna dönüşebilir, eğer kadın isterse. Bu açıdan eserleriyle bana farklı bir bakış açısı kazandırdığı ve bilmediğim bir dünyanın kapılarını araladığı için Nermin Bezmen beğendiğim ve etkilendiğim kadın yazarlardan bir diğeridir. Edebiyatımıza değer katan gelmiş ve geçmiş bütün kadın yazarların Kadınlar Günü’nü kutluyorum.”

Ayfer Kafkas

Yazar

Öncelikle bir okur olarak, kadın ve erkek yazarlar ayrımı yapmakta fayda görüyorum. Çoğu okur tarafından hayal gücünün cinsiyeti olmadığı düşünülse de hayal gücünün ürettiği fikirlerin anlatımı ve işleniş yöntemi bakımından yazarın cinsiyetinin, ortaya konan eserde büyük farklar yarattığını düşünüyorum. Kısaca söylemek gerekirse konunun işlenişi bakımından erkek yazarların sonuç odaklı, kadın yazarlarınsa süreç odaklı olduğu fikrindeyim.

Eserde işlenen konunun, kısacası senaryonun etkileyiciliği elbette aranan bir özelliktir ancak karakterlerin derinliği, psikolojik betimlemeler ve çarpık ruh hallerinin okura aktarılması, zannedersem genel konudan daha önemlidir. Bir kitabı bitirdiğinizde çarpıcı veya rahatsız edici ifadelerini kullanıyorsanız bu, romanın “mutlu, hüzünlü, hareketli, sevimli, nefret dolu ya da heyecanlı” gibi kelimelerle ifade edemiyor olmanızdandır. “Rahatsız edici” fazlasıyla ruhuma dokundu demenin bir başka şeklidir.

Bu anlamda Emily Brontë, “Uğultulu Tepeler” ile tüm beklentimi karşılıyor. Tamamen başka bir yazarın kaleminden ama tıpatıp aynı kelimelerle çıkmış olsa bu kadar etkilenir miydim, bilemiyorum. Emily Brontë’nin kısacık ama hüzünlü yaşam hikâyesi beni öyle etkiliyor ki… Tek roman yazıp okurun yüreğine taş gibi oturmak için gelmiş gibi sanki dünyaya…

Emily Brontë’yi en etkileyici kadın yazar olarak nitelemek için yalnızca hüzünlü bir hayat hikayesi ve insanın içine işleyen derinlikteki romanı elbette yeterli değil. Kadınların yazı yazması asla beklenmeyen ve tasvip edilmeyen bir çağda hayal kurması, roman yazması ve erkek ismiyle yayınlatması çok önemli. Uğultulu Tepeler, ancak Emily Brontë’nin ölümünden sonra yazarının gerçek ismine kavuşmuş. O zaman kadar herkes yazarı bir erkek zannediyordu.

Emily Brontë böylesine derin bir hayal gücüne, renkli ve hareketli bir hayat sayesinde değil, çoğu kapalı kapılar ardında geçen hüzünlü bir hayat sayesinde sahip olmuştur. Kardeşleriyle birlikte düşlerin, sığınılabilecek en güvenli yer olduğuna inanmıştır. Hayali yerler, hayali binalar hatta ve hatta hayali dünyalar kurup orada yaşamışlardır. Adeta tuval üzerine resmedercesine hayat verdiği karakterleri ise çok insanla tanıştığı kalabalık bir hayatın değil, yalnızlığının bir ürünüdür.

Yalnızca Uğultulu Tepeler’i yazmış olması sebebiyle değil, erkek egemenliğinin her türlü baskısının derinden hissedildiği 19. Yüzyıl başlarında yaşamış olması, muhafazakâr bir baba tarafından baskı ile büyütülmesi, buna rağmen hayal kurarak erkek mahlasıyla da olsa tek eserini yazarak bir yıl sonra hayata gözlerini yumması sebebiyle Emily Brontë benim için tek değil ama belki de en etkili kadın yazar…

Yazarken umudumu kaybettiğim, gereken motivasyonu bulamadığım, yeterince mükemmel olmadığı kaygısıyla silip yeniden başladığım zamanlar çok oluyor. Öyle zamanlarda bilhassa Emily Brontë’yi ve yazması hiç de hoş karşılanmayan diğer kadın yazarları düşünüyorum. Bu beni motive ediyor. Yeterli ilginçlikte bir konu bulamadığım zamanlarda ise Uğultulu Tepeler’i aklıma getiriyorum: Tutkulu bir aşkın şaşırtıcı bir nefrete dönüşmesi ve âşıkların hayattan ve kaderden almak istedikleri intikam duygusunu birbirlerine yöneltmesi… Aslında öylesine sıradan ki… Bu kadar sıradan bir kurgunun insanın içine işleyen bir esere dönüşmesi elbette eserin gerçekçi karakterleri ve yazarın, çarpık ruh hallerini okura aktarmadaki ustalığı sayesinde… İşte bu yüzden Uğultulu Tepeler’i düşünüp asıl önemli olanın ne anlattığım değil, nasıl anlattığım olduğunu söylüyorum kendime.

Arzu Altınanıt

Çevirmen

En sevdiğim kadın yazar yelpazesi epey geniş olduğundan en sevdiğim kadın karakterden söz etmek istedim. Söz konusu kadın, çok değerli bir kadın yazar olan Charlotte Bronte’nin yarattığı bir karakter, Jane Eyre.

Jane, tüm güçlüklere karşın ayakta kalmayı başarabilmiş, güçlü bir kadın simgesi. Çocukluğundan itibaren peşini bırakmayan zorluklara rağmen pes etmeden yoluna devam etmiş, kararlı, azimli, sorgulayan bir kadın. Kendine öğretilenlerin dışında da bir dünya olduğunu fark edip bu dünyayı keşfetmekten korkmayan, korksa bile korkularının üzerine giden bir kadın. Onuru uğruna aşkını terk edebilen, buna rağmen hayatına devam edebilen bir kadın. Günümüzde bile esareti kabul eden sayısız kadın varken 1800’lü yıllarda ““Ben kuş değilim ve hiçbir ağ beni tuzağa düşüremez. Özgür iradesi olan bağımsız bir bireyim,” diyebilen bir kadın.

Onu bu denli sevmemin sebebi aynı özgürlük duygusuna sahip olmam belki de…

Emel Kosi

Yazar

Bir Kadının Ölüm Çığlığı: Virginia Woolf

8 Mart 1918; Woolf’un kalemi asla bir kutlamayı yazmıyordu. O, çatıların üzerinde korkunç sesler çıkararak gezinen Alman uçaklarının, neredeyse her gece elini başının üzerinde siper alarak yere yatmasına sebep olduğunu yazıyordu. On üç yaşında üvey ağabeyinin tacizlerine maruz kalarak ruhunda açılan ve onu ölüme adım adım yaklaştıran derin yaralarını, babasını ve daha nicelerini yazıyordu…

Onun hakkında okuduğum onlarca biyografi ve günceden sonra şuna eminim: onun ölümü bir cinayetti, kadın cinayeti. İlle de birinin fiziki olarak birini öldürmesine gerek olmayan cinsten.

Virginia Woolf, dokuz roman, kadın sorunlarıyla ilgili iki kitap, pek çok eleştiri yazısı, denemeler ve öyküler yazdı. Onun, yazarken kalemi nasıl tuttuğunu, hayal ederken hangi duyusunu kullandığını hep merak ettim. Woolf, bir kadın yazardan daha fazlasıydı.

Yazdığı hikayelerde kendini aradığını ve çocukluğunda ruhunda açılan asla iyileşemeyecek derin yaraları çok iyi anlıyorum. Aile denen “güven çatısı” yıkıldığında, üvey ya da biyolojik, onu nasıl hayal kırıklığına uğrattıklarını da çok iyi anlayabiliyorum. Ben onu hem yazar hem de ruhundaki kıskaçlarından dolayı bu kadar yakından hissedebiliyorum.

Bana göre onu bana en iyi anlatan iki romanı var: Mrs. Dalloway ve Jacob’s Room. Mrs. Dalloway, haziran ayında geçen bir günün on iki saatlik dilimini bize aktarır. Roman, tek bir günde, tek bir kentte geçmektedir. Jacob’s Room’da da bir plot yoktur. Ne belli bir tema ne bir öykü ne de bir şehir veya doğa betimlemesi yoktur. Karakterlerini bile detaylandırmaya lüzum görmemiş, zaman ve mekanı da kesin hatlarla belirtmediği çıplak bir alana yerleştirmiştir.

Bence Woolf’un bu iki romanı, ruhundaki zemheri işkenceyi gayet gözler önüne sermektedir. Tek bir gün. Tek bir yer. Zaman yok. Hayata dair umutla bakılacak keyifli hiçbir unsur yok. Hastalıklı kibirlerin öfkeli taşkınlığında pejoratif sitemlerle-ve sistemlerle-abandone edilmiş kadınlar var sadece.

Keşke Oxford Universitesi’nde çimlere kadınların basmasının artık yasak olmadığını, Cambridge’de kadın-erkek ayırımı yapılmaksızın herkese aynı diplomanın verildiğini, kadın yazarların mahlas kullanmasına gerek olmadığını; en önemlisi de pedofil ve ensest tacizcilere neler yapıldığını görebilseydi.

Woolf, hayata sonuna kadar tutunamamış olabilir ancak yine de hem bir yazar hem de bir kadın olarak ondan ilham alabileceğimi biliyorum.

Beyza Taşdelen

Kayıp Rıhtım Editörü

Edebiyata olan düşkünlüğüm gökten zembille inmediği için bazen ne ara bu işe gönlümü kaptırdığımı düşünürüm. Böyle zamanlarda hemen aklıma gelen ve çocukluğumda iz bırakmış birkaç yazarın içerisinde Susanna Tamaro’nun ilk tuğlaları koyması bakımından unutulmaz olduğunu söyleyebilirim. Büyülü Çember isimli kitabını okuduğumda, karşısındaki okuru çocuk olsa dahi son derece ciddiye alan ve onu kendi kafasını kurcalayan meselelere dahil etmekten çekinmeyen bu yazara son derece saygı duymuştum. Daha önce okuduğum bazı çocuk kitapları gibi arıtılmış, toz pembe hayat görüşleri ile şişirilmemiş, aksine yas, ölüm ve mücadele gibi aslında yaşamın özünde bulunan bazı duyguları tüm doğallığıyla okuyucusuna aktaran Büyülü Çember, benim için gerçek bir aydınlanma ve dönüm noktasıydı.

İlerleyen yıllarda keşfettiğim diğer iki kadın yazar ise bambaşka tarzları ve dönemleri aktarıyor olsalar bile beni aynı oranda etkilemeyi başarmış ustalar. Bu iki yazarla tanışmamış olsaydım bugün aynı okur olamazdım, hatta yer yer aynı dünya görüşüne bile sahip olamayacağım söylenebilir. Bu isimlerden ilki Marguerite Yourcenar. Benim için kendisi tarihle mitolojiyi, şiirle de düz yazıyı barıştıran ve bu sayede büyük bir duygusal derinlik yaratmayı başaran bir modern zaman ozanı. Bir Ölüm Bağışlamak’la paçamı kaptırdığım ve Ateşler’le beni resmen dağlayan Yourcenar sanırım rol model demeye en çok yaklaştığım yazar.

Edebi zevklerimi Yourcenar kadar etkilemiş olmasa da, kendi döneminde başardığı işlere her daim hayranlık duyduğum diğer bir kadın yazar ise kabusların kelimenin tam anlamıyla ete kemiğe bürünmesini sağlamayı başaran Mary Shelley. Saf haliyle pek hazzetmediğim romantik hassasiyeti karanlık sularda işleyerek bana yepyeni bir türün kapılarını açan Shelley, yalnızca yazar kimliğiyle değil, zamanına göre oldukça cesur sayılabilecek yaşamıyla da bu günde anılması gereken yazarlardan biri bence.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Edebiyat Dünyasının Kadınlarına İlham Veren Harika Kadınlar

8 Mart Dünya Kadınlar Günü için çok özel ve anlamlı bir projeyle karşınızdayız. Birbirinden değerli kadın yazarlarımıza, çevirmenlerimize ve editörlerimize en çok sevdikleri, kendilerine ilham veren kadın yazarları ve eserlerini sorduk!

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün