John Cheever’ın Güz Nehri’nde Yıkanmak İçin En Doğru Yaştayım

John Cheever’ın erken dönem eserlerini barındıran "Güz Nehri", onunla tanışmak için harika bir başlangıç olduğu gibi; onu iyi tanıyan okurlar için de zengin bir maden.

John Cheever hakkında çok fazla tanımlama var. Bunlardan bazıları Amerika’nın Çehov’u, Ernest Hemingway’in dayısı, Raymond Carver’ın eltisi şeklinde devam ediyor. Bu kıyaslar, benzetmeler edebiyat pazarında karşı konulamaz bir devinimle var olacak ve sanırım kimse çıkıp dur da demeyecek. “Tanıdık gelme” hissini seviyoruz. Aşinalık bize güven veriyor. Yeni bir “yazar”la selamlaşırken henüz ilk adımda, “Bu yazdıklarınız biraz şey gibi,” diyoruz. Oradaki şeyde binlerce güvenilir hücre saklanıyor.

John Cheever’ı adına aşina değilseniz bile, 1968’de filme de uyarlanan “Yüzücü” adlı öyküsünü mutlaka duymuşsunuzdur. 1912 – 1982 tarihleri arasında yaşamış ve liseden kovulduğu yıllardan beri öyküler anlatan bu adamı tanımak büyük bir mutluluk. 1979’da John Cheever’ın Hikâyeleri ile Pulitzer Ödülü kazanan Amerikan yazar, dünya edebiyatında da kısa hikâyenin en önde gelen isimlerinden biri olarak kabul ediliyor.

“Güz Nehri ve Daha Önce Derlenmemiş Diğer Hikâyeler” Kasım 2016’da Tudem Yayın Grubu’nun alt markası olan Delidolu Kitap tarafından yayınlandı. Adından da anlayabileceğiniz gibi kitap daha önce derlenmemiş 13 hikâyeden mürekkep olmasıyla Cheever külliyatı içinde önemli bir yer tutuyor. Kitaptaki hikâyeler yazarın henüz 19 yaşında olduğu 1931 yılından 1942’ye kadarki süreci kapsıyor. Derlemede “erken dönem” olarak kabul edemeyeceğimiz tek öykü olan “Fırsat” 1949 yılına ait. Yani bu kitap için rahatlıkla Cheever’ın sesinin rengini bulmaya çalıştığı o değerli yıllara ışık tuttuğunu söyleyebiliriz. Büyük bir yazarın erken dönem işleri her zaman, “Ben geliyorum!” demeyebilir. Ancak bu öykülerdeki keskin değişimlere rağmen yazarın geleceğinin nasıl şekilleneceğini önceden kestirebilmek pek de zor değil.

John Cheever

Cheever bizlere çimlerinde “Sigara İçmek Yasak” tabelası dikilmiş bir banliyöden sesleniyor. Buhran Dönemi, hacizler, yarış pistlerindeki simsarlar, ucuz lokantalar, garsonluk, kasvetli pansiyonlar, devrimci radikalizmine kadar o dönem çoğu yazarın algısı dışında kalan konuları güçlü ve mert bir şekilde anlatan Cheever, kısa zamanda dikkat çekmeyi başarıyor.

Cheever’ın 1934’te yaşamak zorunda kaldığı yer o kadar kötü vaziyette ki ünlü fotoğrafçı Walker Evans’ın mekandaki havayı ölümsüzleştirmek için çektiği fotoğraf, Çağdaş Sanat Müzesi’nde kendisine kolaylıkla yer buluyor. Yazarımız o dönemdeki pek çok insan gibi zor bir gençlik geçiriyor. Öykülerinde orta sınıfın problemleri gözle görülür bir hakimiyete sahip. Yine de sonraki yıllarda yaptığı açıklamalarda, edebiyatın otobiyografi ya da biyografiden uzak olması gerektiğini savunuyor.

Sequoia’da yayınlanan bir söyleşisinden alıntılayalım:

“Kurgu, üstü kapalı otobiyografi değildir. İhtişamı, otobiyografiye dayanmamasından gelir. Otobiyografi ile biyografinin, bilginin (verilere dayalı bilgi, tinsel bilgi, sezgisel bilgi) çok zengin bir karışımıdır. Bambaşka unsurları bir araya getirerek estetik, ahlaki ve uyumlu bir şeye dönüştürmektedir.”

Cheever’ın hikâyelerinde, özellikle erken dönem çalışmalarında, otobiyografik izler bulmak elbette ki mümkün. Ancak bunun, yazarın genele yayılmış bir edebiyat anlayışının içinde yeri olmadığını da net bir şekilde görebiliyoruz.

Onun karşısına çıkan her şey ve herkes hikâyeleri için malzemeye dönüşebiliyor. “Bir romancı için keskin bir kulak, böbreği kadar temel bir gereksinimdir,” diyen Cheever’a göre, çevresinde dönen olayları dinleyebilmek edebiyatın anaokulundan farksız.

O her zaman hayatı anlamak ve başka insanların hayatı anlamasını kolaylaştırmak için yazıyor. Onca şatafattan ve dev yaşamların büyüsünden kaçınarak anlattığı öykülerle belki de çok temel ancak göründüğünden katbekat zor olan bir işi başarıyor.

“Edebiyat temeldir. Günbatımını tarif etmek için kullanılan dil, domuz pirzolası satın alırken de kullanılabilir,” diyor. Mütevazı ve güçlü edebiyat yapabilmek ince çizgiler üzerinde yürümeyi gerektiriyorsa Cheever her zaman bu sınırları en iddialı şekilde çizmeyi başarıyor.

Derlemedeki ilk öykü “Güz Nehri”, yazarın yayımlanan ikinci hikâyesi ve 1931 yılına ait. Öykü Massachussets adlı sanayi kasabasının mevsimlik “zaman atlamalı fotoğraflarından” ibaret. Kapatılan fabrikalar, çürümüş ve kasvetli mevsim. Sigara paketlerinin bir dakika masada bırakılamadığı, kitapların, daktiloların elden çıkmak zorunda kaldığı o korkunç günler. Kuru, işsiz, açlıkla geçen bir kış kabul edilebilir. Ama gelecek olan baharın da bir farkı yok. İnsanların bahardan bahsetmek için sebepleri bile yok. Sadece birkaç sayfada çıkarılan bu portreler kitaba gerçekten de etkileyici bir giriş yapmanızı sağlıyor.

Talihleri yaver gitmemiş, buhran yüzünden dağılmış hayatların izini süren Cheever “Alman Birası ve Bermuda Soğanları” adlı hikâyede de hiç konuşma çizgisi kullanmayarak James Joyce’a muzip bir gönderme yapıyor. “Geç Toplantı”da ise Hemingway’i andıran cümleleriyle karşımıza çıkıyor. Cheever, kariyeri boyunca sevdiği yazarlara yaptığı muzip göndermelerle daima dikkat çekmeyi başarıyor.

Ernest Hemingway

Alman Birası ve Bermuda Soğanları” kitaptaki favori öykülerimden biri. Çiftliğin bahçesine bir grup Amerikan yerlisinin kamp kurmasıyla gelişen ilişkilerle ilerleyen öykü, iflah olmaz bir şüpheyi akıllara kazıyarak sonlanıyor.

1935 yılına ait olan “Bir Seyyar Satıcının Özyaşamöyküsü”nde ise Cheever babasının kariyerinden esinleniyor.

“Diğer oğlan çocukların doktor, general veya başkan olmak istediği gibi istiyordum satış elemanı olmayı.”

Unutulan ve yıllar boyu tecrübe edilen her şeyin faydasız olduğu mutsuz bir öykü bu. Boşa harcanan milyonlarca hayattan birine bakıyoruz. Yürüdüğümüz, konuştuğumuz, geçimimizi sağlamayı bildiğimiz dünyaların yok olduğunu anlamak bu kadar iyi anlatılabilir.

Bayonne” adlı öyküde bir garson kızın hayatına eğiliyoruz. Elindeki işten dahasını istemeyen, hayal edemeyen biri, Bayonne. Yorgunluktan uyuyamamak onun için sorun değil. Yaptığı işte iyi. Bu küçük dünya onun için güvenli.

Burada Cheever’ın kadın karakterlerinden bahsetmek de yerinde olacaktır. Neredeyse hepsi sıra dışı portrelerden oluşuyor. “Güz Nehri”ndeki öykülerde kaçınılmaz bir “kadın odağı” var. Kadınların gizemli dünyasını aralamaya çalışan, kalemi ve analiz yeteneği yüksek bir yazar var karşımızda. Kadınlar kendinden emin. Esprili ve bilge. Kimi öykülerde kurulan gerilim ve gizem de bizzat onların pencereleri sayesinde sokaklarımıza dökülüyor.

Prenses” de tiyatro kumpanyasında geçen, kadın odaklı bir öykülerden biri. “Striptizci” de aynı şekilde. Bu öyküler hem atmosfer hem de hissettirdikleri duygular bakımından ortak paydada buluşuyor.

Genç Eş” karısının parmaklarının ucundan kayıp gitmesini izleyen bir adam hakkında. Tepe taklak eden bir dehşet duygusu, adamla birlikte bütün öykü boyunca peşimizden geliyor. Korkmak değil ama “korkuların yerinde olduğunu ve sonun ne kadar yakın olduğunu” fark ettiğimiz anların patlayıcı etkisini Cheever’dan dinlemek tek kelimeyle büyüleyici.

Saratoga” adlı öykü ise kesinlikle favorim.

“Roger Gaige o sabah piste gelip herkese, antrenörlere, seyirlere ve yarış müdavimlerine yaşam tarzını değiştireceğini söylediğinde çoğu açık açık güldü; en iyi dostu MaGrath bile gülümsemesini saklayamadı.”

Bu paragrafla başlayan hikâye hayatımda okuduğum en harika başlangıçlardan birisi. Duru, arkasını merak ettiren, karakterler hakkında ipucu veren ve öykünün dünyasını çizen şahane bir giriş. On beş yıl boyunca birbirini ıskalayan iki karakterin, hızla yükselen aşk hikâyesi; at yarışı ve kumar bağımlılığı arasında çarpıcı bir hal alıyor. Okurken en çok gerildiğim ve hayran kaldığım hikâye kesinlikle Saratoga. Cheever’ın 1938 yılında kaleme aldığı bu öyküyü yazarken 26 yaşında olduğunu bilmek yüreklerden haset dolu dumanlar çıkartıyor.

Fırsat” ise kitabın son öyküsü. 1949 yılına ait. Öyküler yayınlandığı tarihlere göre kronolojik olarak dizilmiş ve kitabı bu öyküyle kapatmak insana, “Tamam, işte bu!” dedirtiyor. “Dahasının habercisi!” olarak sunulan bir kitabın içinde “dahasını” bulmanın neşesi üstünüze çörekleniyor. Annesiyle birlikte yalnız yaşayan genç bir kızın öyküsü “Fırsat”. Kitaptaki en büyük ve tuhaf katarsislerden biri de yine bu hikâyeye ait.

Kitabın başında yer alan “George W. Hunt’ın Kaleminden John Cheever” başlıklı detaylı makale de şapka çıkartılacak türden bir giriş inşa ediyor. Hem Cheever ile ilk defa tanışacaklar için hem de onu daha iyi anlamak isteyen sadık okurlar için şahane bir parça.

Niran Elçi tarafından pırıl pırıl bir şekilde dilimize çevrilen öyküler, yazarın duru anlatımını hiçbir şekilde sekteye uğratmıyor ve metinlerdeki tempoyu harika bir şekilde yakalıyor. Delidolu’nun özenli baskısıyla tertemiz bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kitabın editörü Ayşegül Utku Günaydın’a da bu özenli çalışmanın başında durduğu için ayrı bir teşekkürü hak ediyor. “Güz Nehri”nin kapak tasarımı Burak Tuna’ya, düzeltisi ise Şirin Etik’e ait. Özel bir öykü derlemesine, kesinlikle özenilmiş bir baskı.

“Yoğun ve süreksiz deneyimler yaşadığımız sürece, edebiyat dünyamızda kısa hikâye hep olacak.”

Sözleriyle hikâyeye bakış açısını özetleyen John Cheever’ın erken dönem eserleri, onunla tanışmak için harika bir başlangıç olduğu gibi; onu iyi tanıyan okurlar için de zengin bir maden. Kendi adıma, John Cheever’ın Güz Nehri’nde yıkanmak için en doğru yıllarımda olduğumu mutlulukla söyleyebilirim.

Dünyanın yozluğunu hep birlikte değiştirebilmek umuduyla.

Yayın Editörü
1993 İstanbul. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü son sınıf öğrencisiyim. Çeşitli kısa ve orta metraj film projelerinde yer aldım. Öykü ve senaryo üzerine çalışıyorum. Eserlerim İzafi, Post, Kefal, Sahte Vefa, Gard gibi dergi ve fanzinlerde yayımlandı. 2013'ten beri üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'in makinistliğini yapmaya devam ediyoruz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

John Cheever’ın Güz Nehri’nde Yıkanmak İçin En Doğru Yaştayım

John Cheever’ın erken dönem eserlerini barındıran “Güz Nehri”, onunla tanışmak için harika bir başlangıç olduğu gibi; onu iyi tanıyan okurlar için de zengin bir maden.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün