Witcher: Son Dilek – Her Efsanenin Bir Başlangıcı Vardır

Astık çifte kılıcımızı sırtımıza, çevirisini hasretle beklediğimiz Witcher Serisi’nin ilk kitabı Son Dilek’i inceledik.

Eğer Kayıp Rıhtım’ı uzun bir süredir takip ediyorsanız Witcher Serisi’ne ayrı bir sevgi duyduğumuzu da bilirsiniz. Bizler de dünyanın büyük bir bölümü gibi kendisiyle ilk olarak CD Projekt Red’in ellerinden çıkan o ilk oyunla tanışmış, daha sonrasında aslında yedi ciltlik bir seriden oluştuğunu öğrenmemizle birlikte kitaplarına sarılmıştık büyük bir iştahla.

Abartmıyorum, sevdalıyız biz bu evrene. Çok seviyoruz! Peki neden? Sadece oyunlarından ötürü mü? Hayır efendim! Kitabın önsözünde yazdığı gibi, yazar Andrzej Sapkowski’nin ve Witcher Serisi’nin başarısını video oyunlarına bağlamak çok büyük bir haklısızlık olur. Bir kere klasik fantastik edebiyat eserlerinin aksine bu kitaplarda yer alan karakterler “saf iyi” ve “saf kötü” gibi keskin çizgilerle ayrılmaz birbirinden. Her birinin kendi doğruları, yanlışları, geçmişte yaşadıkları acı hatıraları ve kendilerince haklı sebepleri var; tıpkı gerçek hayat gibi… İlk bakışta iyi biri olmasını beklediğiniz birinin içinden bir canavar, korkunç bir görünüme sahip bir canlının içindense altın gibi bir kalp çıkabilir. Örneği bir başmuhafız kendi koruması altındaki genç bir kızın ırzına geçip sonra da kimseye anlatamasın diye onu öldürebilir, halka iyiliği ve doğruyu öğütlemesini beklediğimiz bir rahip sırf kendi ihtirasları için güruhları yanlış yönlendirebilir, ya da dış görünüşüyle basbayağı bir canavar olan bir varlık çoğu insandan çok daha erdemli bir davranışta bulunabilir.

İşte böylesine yozlaşmış bir düzende tüm insanî duygularından arındırıldığı söylenen, korumaya çalıştığı kişiler tarafından sıklıkla hor görülen, hatta kovulup dışlanan Riviyalı Geralt’ın, canavarları öldürmesi için yetiştirilmiş bir “mutantın” erdemli bir “insan” gibi davranmaya çalışmasına, mantığın sesine kulak vermesine ve kötünün iyisini seçmesine tanık oluruz her bir macerada. O, para karşılığında canavarları öldüren, profesyonel bir ödül avcısıdır. Ama kendisinin de çok uzun zaman önce öğrendiği gibi tüm canavarlar kıllı, sivri dişli, pullu derili ya da akılsız yaratıklar olmak zorunda değildir; pekâlâ pek çok “medeni” insan da bazen çoğu yaratıktan daha büyük canavarlıklar yapabilmektedir. İşte bu yüzden iki kılıç taşır sırtında: canavarlar için gümüş, insanlar için çelik…

Bir masal anlat bana

Andrzej Sapkowski, ilk kez 1986’da kaleme almaya başladığı Witcher hikâyelerinde böylesine gri bir evren kurgulamıştır işte. Fantastik edebiyatın kültleşmiş kalıplarını bir güzel yıkıp her şeyi gerçek dünyaya biraz daha yaklaştırmış, bir parça daha inandırıcı kılmıştır. Bu evrende tüm kötü yaratıkları altında toplayan, zalim bir karanlık efendi ve ona karşı duran erdemli kahramanları bulamazsınız. Aksine korkuları, hevesleri ve ihtirasları olan, kendi çıkarlarına göre hareket eden bireyler ve toplumlar vardır. Elfler ve cüceler alışılmışın aksine saraylarında yaşayan, soylu varlıklar değil, yok olmanın eşiğine gelmiş ve eski görkemli günlerinden uzak bir azınlık olarak çıkar karşımıza. Bir çoğu fakirlik ve açlık içinde yaşar. Büyücüler irfan dağıtan birer bilgeden çok, kralları ve kraliçeleri parmaklarında oynatarak güç ve iktidar elde etmeyi amaçlayan kimselerdir. Tahtta oturanların çoğuysa kaprisli, ahlaksız, şımarık ve züppe insanlar…

Sapkowski sadece fantastik edebiyatla kalmayıp klasik peri masallarını da çarpıtır ve gerçek dünyanın acımasızlığına bular. Burada ormana götürdüğü küçük prensese acıyan iyi yürekli avcılar, hayatının aşkını arayan beyaz atlı prensler yoktur. Para hırsı, seks, şehvet, intikam… Gerçek hayattaki her bir pisliği bu diyarlardaki “insanlarda” ve diğer düşünebilen canlılarda görmeniz mümkün. Öyle ki “Bu masal gerçek dünyada yaşansaydı sahiden de böyle olurdu,” diyeceğiniz anların sayısı hiç de az olmayacak.

Acımasız mı? Belki… Peki okuması keyifli mi? Hem de inanılmaz derecede! Tüm bu kötülüklerin ve yozlaşmışlığın ortasında insanların meselelerine karışmaması ve sadece işine bakıp canavarları öldürmesi dikte edilen bir Witcher’ın, Riviyalı Geralt’ın haksızlığın karşısında sessiz kalamayışı, zengin veya fakir ya da insan veya canavar demeden herkese adil davranmaya çalışması, insanoğlunun canavarlıkları hakkında içinize işleyen tespit ve yorumlarda bulunması, ve tabii ki kılıçla büyünün eksik olmadığı birbirinden sürükleyici maceraları kesinlikle çok ama çok başarılı. İşte bu yüzden sevdalıyız bu seriye. Ve bu yüzden ta 2012’de, bir yayınevi duysun da dilimize çevirsin, bu serinin keyfine tüm Türk fantastik okurları varabilsin diye bir Biz Bunu İstiyoruz 2 projesi başlatmıştık. Senelerce uğraştık, didindik, lobi yaptık ve insanların başını yedik. Tek derdimiz, tek arzumuz sizlerin de bu kitapları okuyabilmesi, bizimle aynı duyguları ve keyfi yaşayabilmenizdi. Ve nihayet, 5 yıl aradan sonra olsa bile Witcher Serisi’nin ilk kitabının Türkçeye çevrilmesinin mutluluğunu yaşıyoruz!

Bir şeyler biter, bir şeyler başlar

Yazının başlarında da belirttiğim gibi, Witcher Serisi toplamda 7 kitaptan oluşuyor (2013’te bu sayıya ayrı bir öykü kitabı daha katıldı gerçi). Son Dilek ise bunların ilki. Sapkowski’nin kaleme aldığı ve Riviyalı Geralt’ın ilk defa ortaya çıktığı maceraları da kapsayan bu kitap her biri kısa birer roman tadında, altı uzun hikâye barındırıyor içerisinde. Ve tüm hikâyeler, kitaba bir bütünlük katan “Mantığın Sesi” adlı ara bölümlerle birbirine bağlanıyor ustalıkla.

Bu öykülerde anlatılanlar kronolojik olarak Witcher oyunlarından çok daha önce yaşanıyor. İlk oyun, serinin son kitabından beş yıl sonrasını konu alıyor dersem zaman aralığı kafanızda daha net bir şekilde canlanır sanırım. O nedenle Geralt henüz Yennefer, Triss Merigold, Dandelion, Zoltan, Ciri, Regis ve Yarpen Zigrin gibi karakterlerin hiçbiriyle tanışmış değil. Aksine, bu tanışmaların ve kurulan bağların hepsine bizzat şahit olacağız tüm seri boyunca.

Açılış öykümüz olan Mantığın Sesi, diğer hikâyelerin başında ve sonunda sürekli olarak karşımıza çıkan ve hepsini birbirine bağlayarak cilde bir roman havası katan bir ara bölüm. Kitap boyunca kısa bölümler hâlinde devam eden bu hikâyede, son macerasında ağır bir şekilde yaralanan ve bu yüzden Rahibe Nenneke’nin yönetimindeki Melitele Tapınağı’na sığınan Geralt’ın yaşadıklarına şahit oluyoruz. Geralt bir yandan iyileşmeye çalışırken diğer yandan da geçmişte yaşadığı bazı olayları hatırlıyor ve biz de bu sayede o serüvenleri tekrar yaşıyoruz. Mantığın Sesi, her ne kadar bir ara bölüm olsa da en az ana hikâyeler kadar etkileyici ve çarpıcı anlara sahip. Özellikle Geralt ile genç bir rahibe olan İola arasındaki tek taraflı konuşma hem bu dünyayı hem de Witcherları tanıtma konusunda gerçekten de muazzam bir iş çıkarıyor, ki kendisi vakti zamanında bizim de çevirdiğimiz öykülerden biridir.

İkinci hikâyemiz olan Witcher, Sapkowski’nin Fantastyka adlı bir fantastik-bilimkurgu dergisinin düzenlediği bir yarışma için 1986 yılında kaleme aldığı ve üçüncülük ödülünü kazandığı, Riviyalı Geralt’ın ilk kez ortaya çıktığı maceradır aynı zamanda. Hikâye Geralt ile Kral Foltest’in ilk kez tanışmasını konu alır. Kral’ın kızı kimilerine göre tanrıların laneti kimilerine göreyse kara büyü sonucu striga adı verilen ve dolunaylı gecelerde lahdinden çıkıp insanları avlayıp yiyen bir canavara dönüşmüştür. Foltest kızının üzerindeki lanetin kaldırılmasını ve kendisine kesinlikle zarar verilmemesini istese de Vizima’nın önde gelen soyluları her ne pahasına olursa olsun öldürülmesinden yanadır. Kral’ın haberi olmadan elbette… Hikâye hem az kelimeyle çok şey anlatan, kendince erdemlere sahip olan ve kısıtlı da olsa bazı büyüler (işaretler) yapabilen Riviyalı Geralt’ın oyunlara ne kadar başarılı aktarıldığını hem de Witcher dünyasındaki politik oyunları, riyakarlıkları ve yozlaşmışlığı görmek açısından çok önemli bir yere sahip. Ayrıca ilk oyunun başındaki striga dövüşü videosunda neler olduğunu daha iyi kavramanızı da sağlıyor.

İkinci öykümüz Ufak Bir Gerçeklik Payı, Sapkowski’nin klasik peri masallarını nasıl da çarpıttığının iyi bir örneği olarak çıkıyor karşımıza. Güzel ve Çirkin masalını hepiniz bilirsiniz. Çok zengin bir tüccar günün birinde iflas eder ve çocuklarıyla birlikte yokluk içinde yaşamaya mahkûm olur. Günün birinde en küçük kızına götürmek için bir malikânenin önünden mavi bir gül koparır. Ancak evin içinden korkunç bir canavar fırlar ve tüccarı ölümle tehdit eder. Adamcağız en küçük kızını canavarla yaşaması için göndermeye söz vererek kurtarabilir sadece canını. Böylece Güzel, Çirkin’in yanına taşınır ve onun aslında göründüğü kadar kötü biri olmadığını keşfeder. Onun için döktüğü bir damla gözyaşı bir laneti bozar, canavarın aslında yakışıklı bir prens olduğu çıkar ve sonsuza dek mutlu yaşarlar… mı acaba? Eğer Witcher evrenindeyseniz tabii ki hayır… Çünkü Sapkowski, hikâyenin de adına uygun bir şekilde, her peri masalında “ufak bir gerçeklik payı” olduğunu ama tüm o mutlu sonların romantik ozanlar (Dandelion, sözüm sana) tarafından uydurulduğunu ve gerçekte işlerin çok farklı bir şekilde, gerçek dünyaya uygun bir biçimde geliştiğini işler ince ince. İşte bu hikâyede de Geralt’ın Nivellen adında bir canavarla tanıştığını ve yaratığın her emrine cevap veren, virane bir malikânede oturup birlikte bir şeyler yediğini okuruz. İkilinin arasındaki diyaloglar, özellikle de Witcherlar ve canavarların arasındaki dengeyi ortaya koyanlar gerçekten de oldukça keyifli.

Üçüncü hikâyemiz olan Ehvenişer’de yazarın masalları çarpıtma özelliği iyice ortaya çıkıyor ve işleri bir adım daha ileri götürüp Pamuk Prenses’i, Rapunzel’i ve zor durumdaki prensesleri kurtaran yakışıklı prensler kalıbını nasıl da çarpıttığını görüyoruz büyük bir keyifle. Şahsen kitaptaki favorilerimden biri olan öykü aynı zamanda Sapkowski’nin yer yer güldüren yer yer hüzünlendiren üslubunun da güzel bir örneği. Oyunlarda Geralt’ın hep tarafsızlığı seçişine ve sonuçlarına katlanışına şahit oluruz ya hep… Hah, işte o özelliğinin kökeni tam da bu hikâyeden gelir. İki kötülük arasında kalan ak saçlı kahramanımız “ehvenişeri” yani kötünün iyisini seçmeye zorlanır. O ise insanları her zamanki gibi “mantığın sesini” dinlemeye davet eder. Hem Stregobor hem de Renfri’yle gerçekleştirdiği konuşmalar akıllardan kolay kolay çıkmayacak, oldukça keyifli satırlardır. Sapkowski’ye 1990 yılında Zajdel Ödülü’nü (Polonya’nın Hugo’su) kazandıran bu öykü aynı zamanda Geralt’a neden “Blaviken Kasabı” dendiğini de anlamamızı sağlıyor.

Bedel Meselesi adlı dördüncü hikâyemiz, dikkatli okurların da gözünden kaçmayacağı gibi, Witcher Serisi’nin geleceğini tamamen değiştiren ve en temel taşlarından birinin atıldığı, oldukça önemli bir serüven aslında. Hikâye Cintra’da geçiyor ve Geralt, Kraliçe Calanthe’nin davetlisi olarak çıkıyor karşımıza. Cintra Aslanı olarak da bilinen Calanthe, kül saçlı kızı Pavetta’yı evlendirmeyi ve güçlü bir ittifakla krallığını daha da güçlendirmeyi arzulamaktadır. O nedenle çeşitli ülkelerin prenslerini ve hamilerini yemeğe davet eder. Bunların arasında Skellige Adaları’nın cesur halkı da vardır. Üçüncü oyundan hatırlayacağınız, pek sevgili Crach an Craite genç bir delikanlı olarak ilk kez bu öyküde çıkar karşımıza. Yine bu öyküde Fareçuval takma adıyla arz-ı endam eden druid de ileride Geralt’ın sadık dostlarından biri hâline gelecek Ermion’un ta kendisidir aslında. Geralt kendisi gibi bir canavar avcısının bu davette ne aradığını bir türlü anlamasa da hikâye geliştikçe olaylar iyice dallanıp budaklanıyor ve ortaya okuması gayet keyifli bir serüven çıkıyor. Serinin ileriki bölümlerinde oldukça önemli bir yer tutacak olan “Sürpriz Çocuk” ilkesi de ilk kez burada çıkıyor okurların karşısına. Geralt’ın sahte kılığı, üzerinde bir ayı bulunan, turuncu renkli Fourhorn arması da The Witcher 3: Blood And Wine’ı oynayanlara oldukça tanıdık gelecektir.

Dünyanın Ucu, bizleri Geralt ile Dandelion’ın ilk tanışmasına ve birlikte yaşadıkları ilk serüvene götürüyor. Her zaman olduğu gibi çapkın ozanın ortaya çıkmasıyla birlikte işler daha komik, daha keyifli bir hâle geliyor. Hatta Geralt’ın kimi zaman alaycılığa varan şakacı kişiliği onun sayesinde biraz daha ön plana çıkıyor. Hikâye aynı zamanda elflerin bu dünyadaki yerini de ilk kez gözler önüne seriyor. İnsanların giderek artan nüfusu ve değişen dünya karşısında tutunamayan, eski âdetlerinden ve görkemlerinden uzak bir topluluk hâline gelen orman halkının yaşadıkları ve yaşattıkları yine bu evrenin farkını ortaya koyan ve ileride yaşanacak olaylar için ilk tohumların atıldığı bir çalışma. İlginç bir not: Öykü “İyi geceler,” dedi şeytan, cümlesiyle sona eriyor. Polonya’da “Şeytan’ın iyi geceler dediği yer” şeklinde bir deyim vardır; aşağı yukarı bizdeki “Allah’ın unuttuğu yer”e denk gelir, yani kuş uçmaz kervan geçmez bir bölge. Burada yazar büyük bir ihtimalle “Dünyanın Ucu” ismiyle bir tür kelime oyunu yapıyor.

Kitaba adını veren Son Dilek ise bizlere leylak ve frenküzümü kokulu, kuzgun saçlı, menekşe gözlü büyücümüz Yennefer ile Geralt’ın ilk kez nasıl tanıştığını, birbirlerine nasıl âşık olduklarını ve aralarında neden böylesine özel bir bağ olduğunu oldukça başarılı bir şekilde anlatıyor. Hikâye, Yen’in karakterinin oyuna ne denli sadık bir biçimde aktarıldığını görmemizi sağlamasının yanı sıra mizahi yönü ve aksiyonuyla da dikkat çekiyor.

Çeviri ve editörlük

Gelelim en çok tartışılan konulara… Bildiğiniz gibi kitap orijinal dili olan Lehçeden değil, Almanca tercümesinden dilimize çevrildi. Bu olay özellikle sosyal medyada çok konuşuldu ve serinin hayranlarının tepkisini çekti. Yayınevi de bu durumun farkında olacak ki kitabın editörü Kemal Küçükgedik güzel bir önsöz kaleme alarak durumu gayet güzel bir şekilde açıklamış. Özetle ülkemizde hem Lehçe bilip hem de edebi bir çeviri yapacak kişiler yok denecek kadar az. Olanların da programı yayınevine bir türlü uymamış ne yazık ki. Witcher’ın telif haklarını elinde bulunduran ajans, çevirinin İngilizce metinden kullanılmasına “haklı olarak” karşı çıkmış. Haklı olarak dedim çünkü Biz Bunu İstiyoruz 2 projemizde de üstüne basa basa söylediğimiz gibi, İngilizler ve Amerikalılar “kısa hikâye kitapları satmıyor” gibi bir argümanın arkasına sığınarak serinin ikinci cildi Sword Of Destiny’yi (Kaderin Kılıcı) bir türlü çevirmediler, sırayı bozdular ve olay örgüsünün anlaşılmasını bir nevi imkânsız kıldılar. Zira Sword Of Destiny, hem Yarpen Zigrin gibi pek çok karakterin ortaya çıkışını hem de Geralt ile Ciri’nin ilk kez nasıl tanıştığını anlatan oldukça önemli, hatta okuması oldukça keyifli pek çok öykü barındırıyor içinde. Buna ek olarak İngilizce tercümesinin o kadar da başarılı olmadığı, Almanca çevirisinin Polonya ile olan yakınlıklarından dolayı daha başarılı olduğu dünya genelinde bilinen bir gerçek.

Son Dilek’i dilimize kazandıran Regaip Minareci, Franz Kafka ve Stefan Zweig gibi önemli yazarların kitaplarını çevirmiş, deneyimli bir isim. Witcher Serisi’nin ilk cildinde de genel olarak gayet başarılı bir iş çıkarmış. Kitabın İngilizce versiyonunu da okumuş biri olarak, Son Dilek’in çevirisinden oldukça memnun kaldığımı söyleyebilirim. Yazarın anlatmak istedikleri, vermek istediği mesajlar, diyaloglar ve aksiyon sahneleri gayet düzgün bir şekilde Türkçeleştirilmiş. Foltest, Vizima, Cintra, Mahakam, Vesemir, Kaer Morhen gibi adlar oyunlardan alıştığımız şekilde yerini koruyor; hatta kitabın hemen başında bruxa, striga, yaga ve kikimora gibi yaratıkların ne olduğunu açıklayan faydalı bir sözlük bile var.

Bunun yanı sıra Almancaya farklı şekillerde çevrilen adlar da özenli bir çalışma ve dikkat sonucunda Türkçeye bizim bildiğimiz, alıştığımız hâlleriyle aktarılmış. Örneğin Lehçede “Jaskier” (Düğünçiçeği) olarak geçen Dandelion, Almanca kitaplarda “Rittersporn” olarak anılır. Keza Geralt’ın her atına verdiği “Roach” ismi de Almanca çevirilerde “Plötze” olarak geçmektedir. Kitabı Almancadan çevirdiklerini duyduğumda yayınevi yetkilileriyle iletişime geçip bu tür farklılıklara dikkat etmelerini rica etmiştim. Onlar da sağ olsunlar, tavsiyemi dikkate almışlar. Önsözde adımın zikredilmesinin sebebi de budur. Bu ince davranışı için Kemal Bey’e buradan tekrardan çok çok teşekkür ederim.

Çeviriyle ilgili tek ciddi eleştirim Bedel Meselesi adlı öyküyle ilgili. Her ne kadar kitabın geneline iyi bir çeviri hâkimse de aynı şey bu öykü için geçerli değil maalesef. Anlayamadığım bir nedenden ötürü sanki başka biri tarafından çevrilmiş gibi bir hâli var. Bazı yerlerde yabancı dili iyi olan birinin hemen fark edeceği küçük hatalar ve anlam kaymaları var örneğin. Buna ek olarak Fourhorn şeklinde bırakılan bir yer adı, metnin ilerleyen bölümlerinde Dörtboynuz şeklinde, Türkçeleştirilmiş olarak çıkıyor karşımıza. Aynı şekilde, “kahya” anlamına gelen “herald” kelimesi bir noktada isim zannedilerek “Harold” şeklinde yazılmış yanlışlıkla. Neyse ki bu durum sadece bu hikâyeyle sınırlı ve kitabın geri kalanına yansımıyor.

Kitap çıkmadan önce en çok eleştiri alan bir diğer konu da kapak görseliydi. Kimilerinin iddia ettiğinin aksine, ikinci oyundan alınan bir ekran görüntüsünün Photoshop’la değiştirilmiş hâli değil bu. Tam aksine, İngiltere’deki baskılarında kullanılan orijinal bir kapak. Aslında daha önce farklı kapak çalışmalarıyla da basmışlardı ancak satış rakamları çok düşük olduğundan daha sonra böyle bir yöntem denediler ve başarılı da oldular. Pegasus Yayınevi de çoğu kitabında yaptığı gibi yine orijinal bir kapak çalışmasını kullanmayı tercih etmiş. Kitabı elinize aldığınızda kapağın hiç de kötü görünmediğini sizler de fark edeceksiniz zaten. Ve emin olun, sayfaları çevirmeye başlayıp bu evrenin derinliklerine daldığınızda bunların hiç ama hiçbir önemi kalmıyor. Öyküler o kadar muazzam çünkü.

Son Dilek

Uzun lafın kısası, eğer Witcher oyunlarını oynayıp sevdiyseniz bu kitabı okumamak için hiçbir nedeniniz yok. Hatta okumalısınız da. Oyunlarla alakası olmayan ama fantastik edebiyatı seven, klasikleşmiş eserlerden farklı bir şeyler okumak isteyen okurlar da gönül rahatlığıyla bu evrene giriş yapabilirler.

O değil de… 5 yıl beklemişiz yahu! Boş verin onu bunu, okuyun! Darısı tez zamanda ikinci kitabın başına…

Genel Yayın Editörü
On beş yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest editör olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Witcher: Son Dilek – Her Efsanenin Bir Başlangıcı Vardır

Astık çifte kılıcımızı sırtımıza, çevirisini hasretle beklediğimiz Witcher Serisi’nin ilk kitabı Son Dilek’i inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün