Dünden Bugüne: Dracula Efsanesi

Mehmet Berk Yaltırık'ın uzun yıllardır internette bulunan ve son halini Kayıp Rıhtım için derlediği "Dracula Efsanesi" yazısına birlikte göz atalım!

İntikam, İnşa ve İhdas

Yazının başlarında bahsedildiği gibi, Eflak’ın tarihi biraz da boyarların Draculeşti ve Daneşti aileleri arasındaki çekişmeleri harlamalarıyla, destekleri ve köstekleriyle şekillenmiştir. Dracula’nın babasının katli bir yana daha tahta çıkışından bir süre sonra Vlad Dracul’un rakibi Alexandru aldea’nın yandaşlarından Albu Taxaba’nın oğlu Büyü Albu’nun çıkardığı isyan örneğinde görülebileceği gibi boyarların bu tür karışıklıkları beslemesi, Dracula’nın ülke içindeki politikasını belirlemesine ve kanlı hadiselerin başlamasına neden olmuştur.

Theodor Aman'ın fırçasından, Vlad Tepeş'in ziyafet düzenleyip yakalattığı boyarlar, 19. yy

Theodor Aman’ın fırçasından, Vlad Tepeş’in ziyafet düzenleyip yakalattığı boyarlar, 19. yy

İsyan eden Büyük Albu ve ailesinin yakalanarak kazığa vurulmasından sonra boyarlardan topluca intikam alma fırsatı 1457 Paskalya’sında eline geçecektir. Eski bir Rumen vesikasına göre diri diri gömülmüş ağabeyini öğrenen ve mezarını açtıran Dracula, 200 kadar boyarı kadınları ve çocuklarıyla, süslü elbiseleriyle törenler düzenleyip dans ettiği o Paskalya Günü’nde Tirgovişte Sarayı’ndaki yemek esnasında bir anda kalabalığı kuşatarak derdest ettirir. Yaşlılar ve gücü kuvveti olmayanlar Tirgovişte şehrinin dışında kazığa vurulurken gençler ve güçlüler zincire vurularak Argeş’in yukarısında, Fagaraş Dağları’nın eteğinde bulunan ve XIV. Yüzyılda Besarabya prenslerinden biri tarafından yaptırılıp Türk saldırılarıyla harabeye dönmüş Poenari Kalesi’nin olduğu yere götürülürler. Burada kırbaç altında birçoğu hayatları pahasına kaleyi yeniden yükselir. Artık “Kazıklı Voyvoda” lakabı kullanılacak ve bu şekilde zikredilecektir.

Poenari Kalesi yapılışından asırlar sonra bile karanlık geçmişini aratmayacak korkulu batıl inançlara konu olmuştur. 1700’lerden itibaren ortalama otuz yılda bir gerçekleşen depremlerle yerle bir olan Poenari Şatosu (günümüzde kısmen restore edilmiştir), köylüler arasında bu yerin “uğursuz” sayılıp “Dracula’nın laneti” ile bağdaştırılmıştır. Yöredeki insanlara göre kalenin tekinsiz güçlerin tesirinde olduğuna, geçmişini araştırmanın uğursuzluk getireceğine inanılıp, bazı geceler göğün altın rengine bürünmesi nedeniyle Dracula’nın hazinesinin bu yıkıntılar arasında gizli olduğu söylenmiştir. Yine bu inanışlar gereği kale ve civarında kazı yapmanın da kötülüğü çağıracağı düşünülmüştür. Aynı şekilde demir fıçılara hazinesini koyup Snagov Gölü’ne yahut Dimbovita Nehri’ne attırdığı söylencesi de mevcuttur ki yine Snagov’un bir deprem yüzünden hasar görmesi de Dracula’nın gizli hazinesi ve bunun laneti ile ilgili olduğuna inanılmıştır.

Definelerle, hazinelerle bağlantılı Trakya’nın meşhur “cinli”, “üç harfli” söylenceleri misali, Balkanların bir diğer ucunda benzeri temaların bir başka korku hikâyesine konu olması pek de şaşırtıcı değildir…

Vlad Dracula’nın boyarları bastırdıktan sonraki işi kendisine bağlı yeni bir boyar sınıfı oluşturması ve belgelere göre bunları köylülerden, sıradan halktan seçtiği kişilere toprak dağıtılması olmuştur. Burada Dracula’nın Osmanlı Devleti içerisindeki tımar sisteminden etkilendiği ve aynısı olmasa da benzeri bir yapı kurmaya çalıştığı açıktır.

Bunun ardından “armaşi” adında yeni bir unvan ihdas ederek adaleti tesis edecek, konsey kararlarını uygulayıp cezaları infaz edecek bir görevli sınıfı oluşturur. Rumenlerin yanı sıra Çingenelerden, Macarlardan, Sırplardan ve Türklerden de asker bulunan “armaşi”, para karşılığı kirli işleri halledebilecek kimselerdir, meşhur işkenceleri de voyvodanın emri ile genelde bunlar tatbik etmişlerdir. Bu oluşumu toprak sahibi özgür köylülerden oluşturulan, savaşlarda kahramanlık gösterdikleri için ödüllendirilen sipahi mukallidi askeri soylular “viteji” ve voyvodanın daimi ordusu olarak sürekli yanında bulunan, yeniçeri mukallidi güvenlik muhafızları ve ordusunun ana unsuru olan “sluji”ler takip eder. Sınır bölgelerinde, şato ve kalelerde de komutan ve asker bulundurmaya başlar (bunlar yine bulundukları bölgelerdeki özgür köylülerden oluşturulmaydı). Tıpkı daha Fatih Sultan Mehmet döneminde Çingenelerin devlet hizmetine alınması misali (Sultan II. Bayezid (1489-1512) döneminde de “Çingene Sancağı” oluşturulacak ve doğrudan askeri sisteme dâhil edileceklerdir) bir Rumen türküsünde Dracula’nın çingenelerden oluşan bir ordusunun başında Türklere karşı savaşmasından bahsedilmektedir. Orduda gerçekten de disipline etmek ve asayişi korumak için çingenelerin onun ordusuna yazdırılmış olabilecekleri tahmin edilmektedir.

Ordu temelli bu değişiklikler salt Osmanlı askeri sisteminin taklidi değildir, boyar sisteminin yerine Osmanlı benzeri bir arazi ve idare tarzının benzerini oluşturma isteği söz konusudur. Öyle ki ülkesinde kendisini karar mercii konumuna getirdiğini hatta saray protokolünü bile Osmanlı sistemindeki gibi tatbik ettiği görülür. Mesela padişahlar misali tebdil-i kıyafet (kılık değiştirerek) emirlerinin yerine getirilip getirilmediğini teftiş eder. Bölgenin tarım zenginliğini göz önünde bulundurarak çeşitli toprak ve vergi reformlarıyla köylüyü yanına çekmeyi başarmış bugün dahi kendisinden zenginden alıp fakire veren adil bir hükümdar figürü olarak bahsettirebilmiştir. Troianeşti, Vladaia ve Albutele gibi köyleri Vlad Dracula kurmuştur, bunların savunması için kaleler inşa ettirmiştir.

Drakula'nın öldürüldüğü ve gömüldüğü yer, Snagov Manastırı

Drakula’nın öldürüldüğü ve gömüldüğü yer, Snagov Manastırı

Vlad Dracula’nın dini alanda yaptığı bazı uygulamalar da dikkat çekicidir. Rumen Ortodoks inancına sahip bir prens olarak sık sık Rumen Ortodoks keşişlerle bir araya gelmiş, düzenli aralıklarla Tismana ve Snagov manastırlarını ziyaret etmiştir. Hatta bazı cinayetlerini dini sebeplere dayandırdığı yorumu da yapılır ki kendisini bir Haçlı şövalyesi olarak tanımladığını düşünebiliriz. Kendisi Ortodoks inancında yetişmesine rağmen günahlarını bağışlatacağını düşündüğünden (kendisini Ortodoksluk âleminin hamisi olarak görmesinin de tesiri vardır) bir dizi manastır yaptırmış veya para, topra bağışında bulunmuştur (Snagov, Comana, Constantineşti, Sintu Nicolae, Govara, Cozia). Hatta o dönem Türklere direnen Aynaroz dağındaki manastırlara da bağış göndermiştir. Bunlardan özellikle duvarlarla çevirip hazinesini bir müddet sakladığı, içindeki mahzenlerden birini işkencehaneye dönüştürdüğü Snagov Manastırı’nın bunlar içerisinde çok ayrı bir yeri vardır. Burayı bir kale gibi donatıp karşı kıyıya ulaşan bir dehliz bile yaptırmıştır. Katolikliğin Macar Krallığı tarafından manastırlar ve kiliseler aracılığıyla yayılması karşısında endişeye kapılıp yabancı rahipleri yerli rahiplerle değiştirip bunları ülkesinden kovmuştur, karşı çıkan olduğunda kazık cezasından kurtulabilen olmadığı tahmin edilebilir.

Vlad Drakula'nın yaptırdığı Comana ve Govora Manastırı-15. yüzyıl

Vlad Drakula’nın yaptırdığı Comana ve Govora Manastırı-15. yüzyıl

Ancak bütün bunları gölgede bırakan ve tarihe asıl adını yazdıran şey, döneminde hayli alışıldık olan ancak yoğunluğu nedeniyle kendisine şöhret kazandıran meşhur infaz ve işkenceleri olmuştur…

GÖZ ATIN  Sırp Vampirleri Üzerine

Vlad Dracula Nasıl Kazıklı Voyvoda Lakabını Kazandı?

Voyvoda Vlad, yukarıda bahsi geçen işleri yaparken boyarların infazından ordusunun kurulmasına, tüm bunları kendi otoritesi ve disiplini sayesinde gerçekleştirebilmiştir. Köylülere arka çıkmasına karşın yegâne beklentisi ise sadakat ve çalışmak olmuştur. Boş gezen yahut işsiz dolaşan bir köylü gördüğüne cezalandırdığını anlatan bir türküye göre, bir köylüyü oldukça uygunsuz görünen giysiler giydirdiği için adamın karısını “boş zaman geçiren cinsten biri” olması gerekçesiyle kazığa geçirmiştir.

Hakkında anlatılan pek çok korkulu ve kanlı anlatı mevcuttur.

Bir rivayete göre bir gün dilencileri, sakatları ve hastaları Tirgovişte Sarayı’na toplayarak bir ziyafet verir. Ziyafetin ardından ülkelerine bir faydası dokunmadan insanlarının sırtından geçinen kimseler olarak nitelediği bu kimseleri diri diri yaktırır. Bir yorumcuya göre Dracula’nın bu hamlesi veba salgınının ülkesinde yayılmasını engellemek istemesiyle alakalıdır.

Dracula’nın işkence ve infazları genelde belli bir sebebe dayandırılmış olup muhakkak bir rivayetle anılagelmiştir. Bir gün Tirgovişte’ye Floransa’lı bir tüccar gelir. Arabası değerli mallarla ve altınlarla yüklüdür. Tüccar arabasını koruması için Prens Dracula’ya başvurunca Prens ona arabasını şehrin meydanına bırakmasını ve rahat olmasını söyler. Tüccar dediğini yapar. Ertesi gün arabasını kontrol ettiğinde arabasında sadece 160 duka altının kayıp olduğunu görünce durumu prense bildirir. Dracula şehir halkına hırsızın derhal ortaya çıkmasını yoksa şehri yerle bir edeceğini söyledi. Böylece hırsızı hemen ortaya çıkardı. Halkta kazıklanma korkusu o dereceye varmıştı ki, Dracula Tirgovişte’nin meydanına bir çeşme yaptırmış, çeşmeye altından değerli bir kupa bırakmıştı. Kupanın başında hiç bir muhafız beklemediği rivayet edilirdi zira çalınması halinde insanlar başlarına gelecekleri iyi bilmektelerdi.

Almanca yayınlanmış Drakula kitaplarından birinden, meşhur kazıklar arasında ziyafet sahnesi

Almanca yayınlanmış Drakula kitaplarından birinden, meşhur kazıklar arasında ziyafet sahnesi

Rivayetler türlü çeşit. Ziyafet sırasında kazığa oturmuş insanları seyrettiği gravürlere bile konu olmuştur. Tek insanlar değil hayvanlar bile onun kazık işkencesine maruz kalırlardı. Bir defasında zindana tıktığı çocuklarını kurtarmak için sarayın önüne toplanan anneleri iki gruba ayırmış bir gruptaki annelerin etlerini kızartıp çocuklarına yedirmiş öteki gruptaki annelerin memelerini kestirip çocuklarının kesik kafalarını diktirmiştir. Hatta olayı izleyen insanları yakalatıp doğratmış ve çömlek kaplar içinde pişirtip kalan kalabalığa zorla yedirmiştir. Onun binlerce insanı nasıl öldürdüğünü Papa’nın temsilcisi Modrusa (Vlad’ın Macar Krallığı’ndaki esaretinde görmüştür kendisini) aynen şöyle anlatmıştır: “Bazılarını arabaların tekerlekleri altında kemiklerini kırdırarak öldürttü. Bazılarını bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzdürdü canlı canlı. Bazılarını ya kazığa geçirdi ya da sıcak kömürler üzerine yatırdı. Bazılarının ise başlarını, göbeklerini ve göğüslerini deldirdi. Böylece hiçbir işkence yöntemini ihmal etmedi. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp bebeklerini üzerlerine attırdı.” Evli bir kadın evlilik dışı bir ilişkide bulunursa cinsel organını kestirir ya da onun diri diri derisini yüzdürürdü. Daha sonra yüzülmüş deriyi ve vücudu şehirlerin ve kasabaların köylerinde teşhir ettirirdi. Aynı ceza bekâretini koruyamayan kızlara ve namusuna sahip çıkamayan dullara da uygulanırdı.

Ancak lakabını kazanmasının ve bu korkulu rivayetlerin kendisine atfedilmesinde elbette belli bir gerçeklik payı da vardı…

Dracula’nın Tüyler Ürperten Erdel (Transilvanya) Seferleri

Vlad Dracula her ne kadar Eflak’tan ziyade Erdel şehirlerine vakit geçirip gücünü buralardan toplamışsa da meşhur Osmanlı savaşlarından önce Erdel bölgesi üzerine yaptığı kanlı saldırılarla ün kazanmıştır. Denilebilir ki vampirlik şöhretini de kısmen bu bölgede gerçekleştirdiği saldırılarına borçludur…

Erdel’deki Alman nüfusun (Transilvanya Saksonları ki Dracula romanında bu yüzden Harker’ın Almanca iletişim kurabilmesi bu nedenle pek sırıtmaz) fazlalığı ve bunların ticari etkinlikleri nedeniyle Vlad Dracula’nın saldırılarına hedef olmuştur. Fagaraş ve Amlaş dükalıklarına bağlı Tara Birsei (Burzenland) ve Sibiu (Sieben Burgen) şehirleri, yine yakın bölgedeki Braşov şehri civarlarındaki köyler, kasabalar, azınlık olmalarına rağmen Rumen halka göre daha nüfuzlu kimseleri (Macarlar, Saksonlar ve Sekeller) barındırmaktaydı. Soylu sınıfından ayakta kalabilenler de (Hünyadiler gibi) Katolikliği kabul ettiğinden, bu bölgedeki Ortodoks Rumenler uzun süre baskı altında yaşamıştır.

Dracula her ne kadar tahta çıkışında Macar Krallığı’nın koruması altındaki Braşov şehri ile dostane bir ticaret anlaşması imzalasa da Osmanlı tarzında kurduğu yeni ordusunu Erdel üzerine göndermekte çekince duymayacaktır. Yaşanılacak dehşet, oradan kurtulabilen Almanlarca batıya taşınacak ve “Dracula edebiyatı”nın da temelleri atılacaktır. İlk fırsatı da Hunyadilerle-Habsburglar arasındaki çekişme sayesinde elde etmiştir. Zira katliamlardan kurtulabilen Alman keşişlerin Almanya ‘da anlattıkları “Dracula dehşet öyküleri” adıyla anılan anlatıların yazılarak Dracula’yı daha ölmeden korku edebiyatının kahramanlarından biri haline getirirler.

Hunjadi ailesinin lideri Mihaly Szilagy ile Macar Kralı V. Laszlo Habsburg arasındaki çekişmede, Szilagy’nin şehirlerinden Bistrita (Bistritz)’daki Almanlar vergileri bahane ederek Hunyadilere karşı ayaklanırlar. Dracula’ya yardım çağrısında bulunup isyanı bastırmasını isteyince Vlad Dracula, ordularıyla Bistrita kapılarına dayanır, Szilagi’nin ordusuyla birleşerek muhasara altına alır. Kente ele geçirip isyanı bastırmasının ardından Rodna yakınlarındaki Borgo Geçidi Şatosu bağışlanır. (“Kazıklı Voyvoda…” adlı eserin müellifleri Florescu ve McNally, Stoker’ın romanındaki şato ayrıntısının hikâyeyi tarihi çerçeveye oturtabilmek amacıyla detaylı bir araştırma yaptığının kanıtı saymaktadırlar)

Bistrita katliamı nedeniyle Erdel’deki Sekellerin öfkesini çeken Dracula, Osmanlı’ya elçi gönderip sultana bağlılığını yineledikten sonra Sekeller ile Braşovluların ittifakı iyice ayyuka çıkar, hatta Braşov doğrudan Dracula’nın rakibi III. Dan’ı voyvoda seçerek Eflak prensi olarak tanırlar. Sibiu halkı da Drakula’yla başa çıkabilmek üzere onun üvey kardeşi Keşiş Vlad’ı seçerler. 1458’de diplomatik adımların sonuç vermemesi nedeniyle savaş ilan etmeden tıpkı akıncılar misali küçük bir süvari birliğini başında aniden Erdel’e girer. Önce Keşiş Vlad’ın destekçisi zengin Alman köylerini harap eder. Amlaş tarafından hareket eden bir diğer süvari birliği ise Braşov yakınlarındaki Tara Birsei’ye saldırırlar. Codlea (Braşov yakınlarında) hariç hiçbir köy Dracula’nın saldırılarına direnemez. Codlea direnişini kıramadığı için komutan Vlad Dracula’nın emriyle kazığa vurulur.

GÖZ ATIN  Polonya'da Gerçek Vampir Mezarları Bulundu

Köyler yakıp yıkılır, Talmeş halkını ele geçirip doğratır, Sibiu’nun direnişi nedeniyle doğduğu şehir Sighişoara’ya gelerek ordugah kurar. Yakalattığı Saksın tüccarları tutuldukları yerlerde kazığa geçirir, Eflaklılar hariç diğer tüccarları ise başlarını çıkarabilecekleri delikler olan kazanlara doldurarak deliklerden içeriye kaynar sular döktürerek içindekileri diri diri haşlar. Rumence öğrenmek için Eflak’a gelmiş kırk bir Sakson öğrenci de casus olabilecekleri şüphesiyle kazığa geçirilmekten kurtulamaz.

Bir süre barış görüşmeleri yapılsa da Eflak tahtının adayları kendisine teslim edilmediğinden Vlad Dracula ikinci Erdel seferine girişir. Braşov havalisini tarumar ederek kadın çocuk ayırmadan önüne geleni kılıçtan geçirir. Gece vakti tahta duvarları aştıktan Sfintu İacob Kilisesi’ni ateşe verip ele geçirdiği kimseleri Timpa Tepesi’nde kazığa vurdurur. Bu seferde Dracula’nın kurbanlarının kanlarını içtiğine dair geçen tarihi bir rivayet muhtemelen tasvir amacıyla uydurulmuşsa da sonradan sonraya vampirlik söylencelerinde sıklıkla atıflarda kullanılacaktır. Şehre hakim olup Kara Kilise’yi yakmaya dahi kalkışır ancak III. Dan ve askerlerinin yakalanmadan şehirden firar etmesi nedeniyle bu harekat sonuçsuz kalmıştır.

1460 Mart’ında Braşovluların desteğiyle Dracula’ya karşı hücuma geçer ve Eflak prenslerinin geleneksel toprağı sayılan Fagaraş ile Amlaş’ı ele geçirerek yakaladığı Dracula yandaşlarını öldürür. Eflak-Erdel sınırında Rucar’da III. Dan’ın ordusunu karşılayan Dracula onu alt eder, III. Dan’ın mezarını ona kazdırarak kellesini kendi elleriyle uçurur, III. Dan’ın boyarları da kazığa geçirilir. Diğer rakibi Keşiş Vlad’ı Sibiuluların kendisine vermemesi nedeniyle üçüncü Erdel Seferi’ne çıkar. Amlaş üzerine giderek 24 Ağustos tarihinde atlılarıyla ormanı aşıp gelen Dracula, sabahın erken saatlerinde Amlaşlıları baskına uğratarak tüm halkı papazlarıyla birlikte kazığa vurdurur. III. Dan’ın siyasi danışmanlarından Boyar Bogdan Doboca’nın Şercaia köyünde saklandığını öğrenince köyü yakıp yıktırır, birçok köy haritadan silinirken insanları kılıçtan geçirilir. Hatta halkın parçalanarak vücut parçalarını kancalarla, tırmıklara astırır. Askerlerine dokunulmaması nedeniyle ve tahta yeni geçtiği için iktidar sorunları yaşadığından Macar Kralı Mathias Corvin Dracula’nın saldırılarına ses çıkarmaz, Hunyadilerden de bir tepki görmez. Sefer sonunda Braşovlular ve Dracula arasında bir anlaşma yapılır.

III. Dan propaganda yaparken Vlad’ın Türklerle işbirliği yapmasının yanında yaptığı katliamlardan da bahsetmektedir. Türk ittifakı söylenceleri pek çok kez düşmanları tarafından kullanılacaksa da o dönem için hayli yersiz bir iddiadır. Zira Dracula’nın Türklerle de arası pekiyi durumda değildir ve vergilerini göndermemeye başlamıştır.

Pek yakında Tuna boyları kana ve ateşe boğulacaktır!

“Kazıklı Voyvoda bin Drakula”nın Osmanlılar’la Cengi!

“Kazıklı Voyvoda…” adlı eserin müellifleri Florescu ve McNally, söz konusu kitapta Vlad Dracula ile ilgili bilgilerin daha ziyade Osmanlı kaynaklarında bulunduğunu yazmaktadırlar ki hakları vardır. Latince yazılmış yazışma ve raporları, çeşitli dillerdeki hatıratları, kronikleri dâhil etsek de bilhassa Eflak Seferi nedeniyle Kazıklı Voyvoda’yla ilgili kısıtlı ama kaynaklar açısından sayısı hayli fazla bilgi mevcuttur. Bu kaynakların bir kısmı bir diğerinden atıflar içerse de farklı bilgiler içerenler de vardır. Eflak Seferi özetle 1459’dan itibaren vergi ödenmemesi gerekçesiyle birlikte Dracula’nın Osmanlı’nın gönderdiği Çakırcıbaşı Hamza Bey’i kazığa geçirip Kuzey Bulgaristan’a saldırmasıyla patlak vermiştir.

XVII. yüzyıl tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin kaleminden Eflak Seferi (1462): Müneccimbaşı Ahmet Dede’nin “Sahaif-ül-Ahbâr fî Vekayi-ül-a’sâr (Müneccimbaşı Tarihi)” adlı eserinden (yazılışı: XVII. yüzyıl sonları):

“…Şehriyar hazretleri (Sultan Mehmed) yeni saltanat merkezlerine avdet buyurduklarında, gazasını tebrik için etrafta olan ümera huzurlarına geldiler. Rum ili serhadlerini muhafazaya memur olan İshak Paşa da gelip Eflak hâkimi olan Kazıklı Voyvoda bin Drakula’dan şikâyet eyledi. Müslümanlara zulüm ve eziyet ettiğini arzetti. Sultan önce huzura gelmesi için Kazıklı Voyvoda’ya haber irsal eyledi. Mel’un bir hile düşünüp habercilere gayet mülayim davranarak “eğer o tarafa gelirsem Eflak ahalisi vilayeti Engürüs (Macar) kralına teslim ederler” şeklinde bir mazeret uydurdu ve Sultan’dan, kendisi huzurlarına varıp dönünceye kadar memleketini muhafaza etmeleri için birkaç emir ile bir miktar asker göndermelerini rica etti. Şehriyar hazretleri, mel’unun hilesine aldanıp Niğbolu emiri Çakırcıbaşı Hamza Bey, Has Yunus Bey ve birkaç beye eyalet askerleriyle Eflak’a gidip, Kazıklı Voyvoda geri dönünceye kadar memleketini muhafaza etmelerini emir buyurdular. Cümlesi Sultan’ın emrine uyarak kalkıp Tuna Nehri kenarına vardılar. Vakit kış olduğundan nehri geçmeye hazırlık yapmak için birkaç gün beklediler. Bir gece Kazıklı Voyvoda üzerlerine varıp çoğunu şehid etti. Pek az kimse kurtulabildi. Hamza Bey, Yunus ve diğer beyler de şehid düştüler. Şehriyar hazretleri bundan haberdar olunca çok üzüldüler. İntikam almak ve Eflak diyarını fethetmek için 866 (1462) yılının ilkbaharında sefere çıktılar. Eflak hududuna eriştiklerinde Evrenosoğlu Ali Bey’i, bir miktar akıncı taifesiyle yağma için Eflak diyarına gönderdiler. Kendileri de Ali Bey’in ardından Eflak diyarına girdiler. Eflak hâkimi olan mel’un, varılması güç sarp dağlara çekilmişti. Ali Bey’in memleketini yağmaladığını ve askerinin de çokça ganimet aldıklarını duyunca, ordusunu akıncıların geçecekleri bir geçidi tutmaya gönderdi. Bu sırada Sultan’ın askerleri bu geçitten geçmekteydiler. Kâfirler, bunları akıncı zannedip üstlerine atıldılar. Fakat yanıldıklarını anlayınca bozulmuş bir halde kaçmaya başladılar. Esir edilenlerin dışında yedi bin kâfir kılıçtan geçirildi. Bu gazada Turhan Bey oğlu Ömer Bey, Evrenosoğlu Ahmed Bey, Mihaloğlu Ali Bey, Malkoçoğlu Bali Bey, Arnavud hâkimi Nasuh Bey, Umur Bey ve Mihaloğlu İskender Bey Sultan’ın beraberinde idiler. Şehriyar hazretleri bir ay kadar Eflak diyarında dolaştılar. Karanlık bir gecede Kazıklı Voyvoda İslam askerini bastı. Fakat daha önce casuslar vasıtasıyla Sultan bundan haberdar olmuşlar ve muharebe için hazırlanmışlardı. Eflaklılar gece yarısı hücum ettiler. Savaş güneş doğana kadar devam etti. Sonunda, kâfirler hezimete uğrayıp firara başladılar. Mihaloğlu Ali Bey, Sultan’ın emriyle kaçanları kovalayıp çoğunu öldürdü bir kısmını esir aldı. Fakat Kazıklı Voyvoda mel’unu elinden kurtulup Engürüs (Macar) diyarına sığındı. Ali Bey ganimet ve esirlerle geri döndü. Sonra Sultan’ın emriyle, ümera sarp yerlere sığınmış bazı kefereyi takip edip vahşi domuzlar gibi gizlendikleri yerlerden çıkardılar ve ovalara indirerek öldürdüler. Gazilerin eline esirlerin ve hayvan sürülerinin dışında ganimet olarak çokça mal geçti. Şehriyar hazretleri bu diyarın hâkimliğini Kazıklı Voyvoda’nın kardeşi Radul’a verdiler. Radul, babası Drakula’nın ölümünden beri Şehriyar hazretlerinin yanlarında bulunuyordu…”

Dracula için Osmanlı Devleti’ne savaş açmak yenilgiye uğraması ve Macarlara sığınmasıyla neticelenmiştir. Süvari tekniklerini iyi kullanması ve gerilla harbi prensiplerine göre mücadele etmesi nedeniyle Osmanlı Ordusu’nun Eflak’ta fazla oyalanmayarak kardeşi Radu’yu Eflak tahtına geçirdikten sonra hemen çekilip gitmesi yorumları yapılmaktadır. Osmanlı askerleri belli yerleri ele geçirip kuşatsalar da gerek saldırıların belirsiz olması gerek kazıklara vurulmuş cesetler gibi korkutucu unsurlar nedeniyle hayli tesir altında kalmış olmalıdır. Bu savaşlarla ilgili de çeşitli rivayetler, efsaneler anlatıla gelmiştir. Rumen folklorunda geçen ve Bram Stoker’s Dracula (1992) filminde de işlenen Poenari Kalesi’nden atlayarak intihar eden adı meçhul prenses öyküsü gibi. Argeş’te kale yakınlarındaki Riul Doamnei yani Prenses Irmağı’nın adının bu söylenceyle alakalı olarak nehre verildiğine inanılmaktadır.

GÖZ ATIN  Dracula'nın Hiç Basılmamış Bölümünü İçeren "Dracul" Romanı Raflarda!

Halen üzerinde tartışmalar bulunan, (tartışmalar için bkz.) yeniçerilik yaptığı dönemi anlatan Konstantin Mihail Konstantinoviç’in yazdığı ifade edilen hatıratlarda; mezkûr şahsın Fatih Sultan Mehmed’in 1462 Eflak Seferi’ne katıldığında yaşananları anlattığı kısım. Orijinal nüshası kayıp olduğu için kitap hayli tartışmalı ama seferlerle ilgili öne sürdüğü bilgiler açısından dikkat çekici:

“…(Fatih, Drakula’nın kardeşi Radu’yu 4000 atlıyla önden Niğbolu’ya yollamasının ardından asıl orduyla sefere çıktıktan sonra) Biz, Niğbolu’da Tuna kıyısında ordugâh kurduğumuzda ve voyvoda Drakula’nın ordusuyla karşı kıyıda nehrin geçilmesini engellediği sırada, sultan yeniçerilere hitap etti: “Benim sevgili koçlarım, bana ait olan her şey ve özellikle hazinem size aittir. Şimdi, bana akıl verin, zira bu size yakışır. Düşmanıma karşı öte yakayı nasıl geçebilirim”. Onlar cevap verdiler: “Saadetlü sultanım, birkaç gemi hazırlat Biz geceleyin karşı tarafa varabilmek için kellelerimizi koltuklarımıza alacağız”. Bunun üzerine sultan, kendilerine 80 büyük ve donatılmış gemi ve diğer savaş gereçleri, ateşli silahlar, havan topları, büyük çaplı toplar, taş gülle atan toplar verilmesini emretti. Karanlık bastığında gemilere binerek nehrin aşağısına doğru süratle ilerlemeye başladık. Öyle ki, duyulacak ne bir kürek ne de insan sesi vardı. Böylece karşı kıyıya, onların ordusunun bulunduğu yerin yüz adım aşağısına varmayı başardık. Orada etrafımızı hendek ve siperlerle sardık, topları yerlerine koyduk, etrafımız daire şeklinde kalkanlarla çevirdik ve çepeçevre mızraklar diktik. Bu vaziyette süvariler bize hiçbir şey yapamazlardı. Bundan sonra gemiler tekrar karşı yakaya doğru yol tuttular ve büyün yeniçerileri bizim tarafımıza geçirdiler. Biz savaş nizamı aldık ve ağır ağır mızrak, kalkan ve toplarla düşman ordusuna doğru ilerledik. Oldukça yakınlarına geldiğimizde durduk ve topları yerleştirdik. Ancak bunları yapıncaya kadar onlar, bizden 250 yeniçeriyi top atışıyla öldürdüler. Karşı yakada savaşın gidişatını takip eden sultan, ordusuyla yardıma gelemediği için çok üzüntülüydü. Bütün yeniçerileri vurularak öldürülecek, diye bir telaşa kapıldı. İçimizden birçoklarının öldüğünü gördüğümüzde, kendimizi hemen ateşe hazır hale getirdik ve yanımızda 120 havan bulunduğundan, hemen defalarca ateşledik ve onların bütün ordusunu meydandan defetmeye muvaffak olduk. Bundan sonra daha iyi silahlandık ve daha temkinli davrandık. Sultan, ikinci bir yaya kuvvet yolladı. Bunlara azap deniliyor ve bizim yaya askerlerle kıyas edilebilirler. Bunlar mümkün olduğu kadar çabukça bizim tarafa geçirileceklerdi. Drakula, karşıdan karşıya geçişe hiçbir şekilde engel olamayacağını görünce, önümüzden çekip gitti. O anda sultan, tüm silahlı kuvvetleriyle bizim tarafa geçti ve bizim aramızda paylaşmış olduğumuz 30.000 altın verdi. Bundan başka, ölümlerinden sonra malik olduklarını istediklerine bağışlama izni olmayan büyün yeniçerilere bu hakkı tanıdı. Biz kalktık ve Drakula’yı Eflak’ta takip ettik. Kardeşi ise önden gitmişti. Biz, Eflak voyvodasının ordusu küçük olduğu halde korkuyorduk ve çok tetikteydik. Her gece etrafımıza mızraklar dikiyorduk. Bununla beraber, kendimizi onlardan koruyamıyorduk. Zira onlar bizi geceleyin basıyor, insanları, at ve develeri öldürüyor, çadırları yağmalıyor, birkaç bin Türkü öldürüyor ve sultanı böylece büyük kayıplara uğratıyorlardı. Diğer Türkler bunların önlerinden yeniçerilere doğru kaçıyorlardı. Fakat, yeniçeriler bunları yanlarından uzaklaştırıyor ve kendilerini ezmesinler diye öldürüyorlardı. Daha sonra Türkler birkaç yüz Eflaklı getirdiler. Sultan bunların vücutlarını ikiye ayırttı. Eflaklılar durumlarının kötüye gittiğini gördüklerinde, Drakula’yı terk ederek kardeşinin (Radu) tarafına geçtiler. Drakula ise Macaristan’a Kral Matyas’ın yanına gitti. Kral, yapmış olduğu kötü işlerden ötürü onu zindana atmak zorunda kaldı. Sultan, Eflak’ı kardeşine (Radu) teslim etti ve dönüş yolunu tuttu…”

Macar Krallığı tarafından kuvvetli bir görüşe göre Osmanlı’ya yazdığı bağışlanma talebini dile getiren bir mektubun kendilerine Radu tarafından iletilmesi nedeniyle esir edilerek 12 yıl boyunca Hunedoara yahut bilinen adıyla Corvin Kalesi’nde (bugün Romanya sınırlarında) tutuldu. Papa’nın temsilcisi Modrusa’nın söylediğine göre ara sıra Türk elçileri geldiğinde psikolojik baskı amacıyla bu kabullerde yer aldı. 1475 Ocak ayında kardeşi Radu ölünce Drakula tahta geçmek ve Macar desteğini almak için Katolik olmayı seçti. Çünkü tahtı rakip aile Danestilerden Basarab almıştı. Dracula’nın Ortodoksluktan bu şekilde çıkması da Rus kaynaklarında ölümden sonra huzur bulmayacağı şeklinde yorumlanıp vampir olduğu söylencelerinin bir diğer kısmına sebep olacaktır.

1475-76 kışında Bosna’nın Türklerden kurtarılması için Macar Kralı Mathias’ın ordusuna katılır. Srebrenitsa’ya sipahi kılığında soktuğu Macar askerleri sayesinde şehri ele geçirip Osmanlı askerlerini kazığa geçirir. Kuslat ve Zwornik garnizonlarını da baskına uğratıp buradaki Osmanlı askerlerini de kazığa geçirdi. Bu seferin ardından Macarların desteğine sahip olarak 1476 yılında ülkesine dönerek tahtı ele geçirdi.

Fakat üçüncü hükümdarlığı da pek uzun sürmeyecekti…

  • 57
    Shares
Sayfalar: 1 2 3 4 5
Etiketler:  


Tarihçi ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Dünden Bugüne: Dracula Efsanesi

Her ne kadar Drakula bize hayal ürünü gibi gelse de, kökleri açısından tarihi bir şahsiyete dayanmakta. Vlad Drakula olarak bilinen bu şahsın pek çok isimlendirmesi varsa da kendi dönemindeki isimlendirmeye en yakın olanın bu olduğunu bilmekteyiz.

  • 57
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Dosya, İnceleme
Oz Diyarına Kesin Dönüş: Tin Man

Tin Man, sonlandığında içimizde yeniden Oz’a dönme isteği uyandıran, her türlü geliştirmeye müsait hamuruyla oluşturulmuş...

Kapat