Lavinia: Adını Pek Duymadığınız Bir Destan Karakteri

Savaşılarak alınan şehirlerin ardında hikâyeler vardır. Bu, Roma’nın kuruluşuyla ilgili mitlerden birinin, Lavinium’un ismini aldığı Lavinia’nın hikâyesi. Ama siz onu Troyalı Aenas’ın eşi olarak tanıdınız. Ursula K. Le Guin'in "Lavinia"sını inceledik.

Lisede edebiyat dersinde bize destan isimlerini ezberletirler içerikleri hakkında en ufak bir bilgi vermeksizin, önemli olan sadece isimler ve yazarlardır, çünkü sınavda bunlar sorulacaktır. Kimse bize bu destan şunu anlatıyor demez, öğrenciler de merak edip sormaz zaten. Ama olur da bir gün bu destanları okumaya karar verirseniz, bir ses fısıldarsa size ve elinize alırsanız o kocaman metni, görürsünüz ki burada da tıpkı ders kitaplarındaki gibi altı çizilen, tüm detayların üstüne kurulu olduğu tek bir olay vardır: Savaşlar. Ve geriye kalan diğer şeyler. Birtakım savaşlar yapılır, bazen kadınlar için. Birtakım barış anlaşmaları imzalanır, bazı kadınlar sayesinde. Ama hiçbir kadının adı bir metinde geçmez, kadınların sesi, yüzü, kendine ait bir kimliği yoktur. Sadece birer sebeptirler, konu bağlama aracıdırlar. Sahip olmaları gereken tek nitelik güzelliktir.

Çünkü onları sadece evlendirilirken, anne veya eş olurken görürüz biz. O yüzden haklarında başka hiçbir betimleme yapmaya ihtiyaç duymaz yazar. Sadece oradadır ve orada olması gerekiyordur, bitmiştir.

Ama bu durumdan rahatsız olan, kalbi burkulan, içi ezilen birileri vardır. Yüzyıllar öncesinden, yıllanmış mısraların ardından, duyulmayan bir sesi duyabilen insanlar, zamana ve hayata yüreğiyle bakan, acıyı hisseden insanlar vardır. Bir insanın bütün hayatının sadece cinsiyeti üzerine kurulu olmasının, bunun kimi zaman pozitif çoğu zamansa negatif ayrımcılığa uğramasında neden olarak gösterilmesinin haksızlık olduğunu bilen birileridir bunlar. Susmayan, isyan eden birileri. Ursula K. Le Guin o insanlardan. Hepimizin büyük ninesi, masallar anlatmayı seven, köyün bilge ninesi. Onu kaybettik bu sene, bu dünyada her an yazılmaya devam eden bir destanda, upuzun bitimsiz bir ses oldu. O yüzden kaybettik demek doğru gelmiyor ama buralardan çekip gittiğini bilmek ne olursa olsun kalbimi kırıyor.

Bu uzun girizgâhtan sonra hâlâ bizimleyseniz, bugün bu yaşlı kadının yazdığı müthiş güzel kitaplardan sadece birinden bahsedeceğiz. Başlıkta da gördüğünüz gibi Lavinia’dan. Hayır, şaire ilham olanından değil, kimsenin bilmediği gizli bir savaşçı olanından. Vergilius’un Aenas’ında geçen evlendirilen küçük prenses Lavinia’dan.

Bu uzun girizgâh, sadece altı çizili yerleri sınavlarda soran insanlara, kendini feminist olarak tanımlayıp sadece kelimelerin tepeden inme değişimlerle değişikliğe uğramasıyla hayatın değişeceğine inanlara, şiddetin sadece fiziksel olduğunu sananlara ve sessiz kalan, sessizlikte yitip giden diğer her şeye karşı benim isyanım.

O yüzden bugün çok konuşacağım, uzun konuşacağım, susan pek çok insanın yerine de konuşacağım. Çayınızı demleyin, sakin bir köşe bulun kendinize, yazının buradan sonrası hep sürprizbozan (spoiler).

Kitabımız Lavinia’nın hayatını on dokuzuncu yaşına girdiği yerden başlayarak anlatıyor, onunla birlikte doğup büyüdüğü toprakların geleneklerini, bu topraklarda yaşayan insanların spiritüel yönlerini, her bir dinî töreni görüyoruz. Çünkü kadınlar hizmet ettikleri evin, baba evi veya kocasının evinin, hizmetçisi olarak kabul görüyorlar, dinî törenler için kutsal ateşi yakmak ve diğer tören hazırlıklarını yapmakla mesuller, bir prenses olsalar bile. O yüzden kadınların dine bakış açılarını ve geleneklerini onların bakış açısından gördüğümüz pek çok kısımla karşılaşıyoruz.

Veliaht olarak yetiştirilen oğullarının trajik ölümüyle çıldıran bir kraliçe, onların yerini asla dolduramayacağını bilen bir prenses ve pek de sözünü geçiremeyen bir kral figürüyle devam ediyoruz.

Bu kısımlara kadar her şey normal, alışık düzene isyan eden bir prenses. Aklımıza birazcık Brave’in Merida’sı geliyor. Yalan değil eline yayını almış, savaşa gitmeye hazırlanan bir prenses bekliyoruz. Ama bütün savaşların ok çekerek kılıç kuşanarak yapılmayacağını ya da bir karakterin adının anılmaya layık olması için çok büyük bir kahramanlık sergilemesi gerektiğini düşünmüyor yazarımız. Zaten hiçbir yerde bir kahraman olarak da anılmıyor, sadece ona bir ses vermek ve ruhunu huzura kavuşturmak istemiş. Bir şeylerin simgesi olmasına gerek kalmadan sadece kendisi olarak var olmasını dilemiş.

Bunu ilerleyen kısımlarda çok daha iyi anlıyoruz, kitabın benim için aşırı etkileyici bir kısmında, şairiyle Lavinia’nın tanıştığı kısımda. Şair, arafta sıkışıp kalmış, ölmesine az zaman var, ama hâlâ ruhu bu dünyaya aitken bitiremediği şiiriyle vedalaşmak istemiş. Esasında şiirin yakılmasını istiyor, ama yakmıyorlar. Yarattığı kahramanlardan biriyle konuşturuyorlar bunun yerine. Ne gariptir ki yazarken en dikkat etmediği, saçının rengini dahi hatırlamadığı bir karakterle. Bu kısım hem yazar için hem Lavinia için çok çarpıcı.

Birden metro durağında beklerken yanınıza birinin gelip Şu an içinde yaşadığın dünyayı ben yazdım, geleceğini geçmişini her şeyi biliyorum. dediğini düşünün bir, ürperdiniz mi, ne oldu? Ya da dün gece uyumadan önce telefonun notlar bölümüne kaydettiğiniz küçük hikâyenin içinde geçtiği evrende kendinizi bulduğunuzu, karşınızda dün rastgele yazdığınız karakterin durduğunu ve ona bir ses vermediğiniz için yakındığını düşünün. Yazar sorumluluğu derken çoğu insanın kastettiği bu değil ama bu konularda da dikkatli olmak lazım. Ruhunuzun böyle bir yere sizden şikâyet eden karakterlerinizle birlikte sıkışmasını istemiyorsanız tabii.

Lavinia bu kısımda şairi ile konuşuyor ve geleceğine dair pek çok şey öğreniyor, sevdiği adamın öleceği tarihi, oğlunu, hayatının önemli noktalarının pek çoğunu.

Kitap, bu kısımdan sonra gerçek bir destana dönüşüyor. Kararlılıkla kaderine yürüyen bir prenses görüyoruz. Bu destanın en az diğer karakterler kadar onun da destanı, onun da hayatı olduğunun bilincinde bir prenses.

Nitekim son sayfalara doğru ağzından şöyle bir cümle dökülüyor yaşamak ve mücadele etmeyi öğrenmek adına ki ben bir kez daha Ursula’nın yazımına hayran olurken buluyorum kendimi.

Her kelimeyi hatırlıyorum, çünkü bu kelimeler hayatımın dokusunu, varlığımın dokunduğu çözgüyü oluşturuyor. Aenas’ın ölümünden beri yaşadığım hayat, tezgâhtan bitmemiş olarak çıkan bir kumaş, hiçbir şey meydana getirmeyen şekilsiz bir iplik yumağı gibi görünebilir, ama öyle değil; çünkü zihnim mekik gibi daima başlangıç noktasına geri dönüyor, örüntüyü buluyor, yoluna onunla birlikte devam ediyor. Ben iplik eğiricisiydim, dokumacı değil ama zamanla dokumayı öğrendim.

Sevdiği şeyler hakkında methiyeler düzmekten asla yorulmayan, gözlerinin içi parıldayarak animasyon yorumlayan bir edebiyat öğrencisi. Kitap misyonerliği yapmaktan büyük keyif alır. Resmiyette isminin Şevval olarak gözükmesine aldırmayın, çoğunlukla Maki olarak anılır. Bitki çaylarını, uzun ve bazen anlamsız yürüyüşler yapmayı ha bir de şiiri çok sever. Onu bir köşede, elinde bir bardak dolusu çayla bir şeylere söylenir ve surat asar halde bulmanız oldukça olası.

Lavinia: Adını Pek Duymadığınız Bir Destan Karakteri için 2 yorum

  1. Lavinia’yı görünce özdemir asaf geldi aklıma :frowning:


  2. JCDenton dedi ki:

    Yazınızı beğenerek okudum fakat üslup olarak çok fazla virgül kullanmayı benimsemişsiniz. Bu, beni biraz yordu.

    Örnek:

    “Çünkü kadınlar hizmet ettikleri evin, baba evi veya kocasının evinin, hizmetçisi olarak kabul görüyorlar, dinî törenler için kutsal ateşi yakmak ve diğer tören hazırlıklarını yapmakla mesuller, bir prenses olsalar bile.”

    Nokta kullanmamakta ısrar ettiğiniz bir başka cümle:

    “Nitekim son sayfalara doğru ağzından şöyle bir cümle dökülüyor yaşamak ve mücadele etmeyi öğrenmek adına ki ben bir kez daha Ursula’nın yazımına hayran olurken buluyorum kendimi.”


Lavinia: Adını Pek Duymadığınız Bir Destan Karakteri

Savaşılarak alınan şehirlerin ardında hikâyeler vardır. Bu, Roma’nın kuruluşuyla ilgili mitlerden birinin, Lavinium’un ismini aldığı Lavinia’nın hikâyesi. Ama siz onu Troyalı Aenas’ın eşi olarak tanıdınız. Ursula K. Le Guin’in “Lavinia”sını inceledik.

Başa dönün