in , ,

Gökhan Yorgancıgil Röportajı: Sinema, Edebiyat ve Bilimkurgu Üzerine

Gökhan Yorgancıgil ile sinema, edebiyat ve bilimkurgu üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Bilimkurgu ile şekillenen bir hayat ile tanışın!

Gökhan Yorgancıgil Röportajı

Yönetmen ve senarist Gökhan Yorgancıgil ile sinema, edebiyat ve kendisinin özel ilgi alanı olan bilimkurgu üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Kâh geçmişin yazılmamış sayfaları arasında dolandık, kâh geleceğin henüz yaşanmamış günlerini hayal ettik.

Sorularımıza içten ve altı çizilesi bilgilerle dolu yanıtlar veren Sıfır Dediğimde filminin de yönetmeni olan Gökhan Yorgancıgil ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin sizde yeni ufuklar açacağını umuyoruz.

* * *

Gökhan Yorgancıgil kimdir? Tanımayanlar için bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Böyle bir soruya kolay ve hızlıca cevap vermek kolay değil. Bilim ve mühendislik eğitimi aldım, lise yıllarımda yazar olmak istiyordum. Çünkü o yıllarda bilimkurgu ile tanışmıştım. Üniversitede de sinemacı olmaya karar verdim. Üniversite öğrencisiyken değişik televizyon ve sinema filmlerinde yönetmen asistanlığı yapmaya başladım.

Sonrasında ise sayısal bir alanda meslek edinmekten tamamen koptum. Mühendisliği ve sayısal alanı sevmiyor değilim, ama şu an yaptığım işi daha çok seviyorum. Bilime olan ilgimi hiç kaybetmedim. Başlarda kısa metraj kurmaca filmler çektim sonra 2006 yılında kendi filmimi yazıp çektim. 2008 yılından sonra yazarlık üzerine hocalık yapıyorum, belgesel çekiyorum, senaryo yazıyorum. Son yıllarda daha çok yazmaya yöneldim, şimdilerde senaryo yazarlığı yapmaya devam ederken hayalimdeki projelerden birini roman olarak yazmaya başladım. Bu projeye önce senaryo olarak başlamıştım ama baktım roman olarak daha iyi olacak, yönümü değiştirmiş oldum.

Sanata olan merakınız nasıl başladı? Bugün herkesin imrenerek baktığı İTÜ’de makine mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra, radikal bir kararla mesleği bırakıp yüzünüzü sinemaya dönme kararını nasıl verdiniz?

Bilimkurgu yüzünden. Bilimkurgunun hayatıma girme sebebi Battlestar Galactica’nın 1978-79 sezonu ve Star Wars (ilk 3 film). Çocukluğumda bu ikisi dünyamı değiştirince önce Carl Sagan’la sonra da Asimov ile tanıştım. Asimov’un Vakıf serisinin Altın Kitaplar tarafından Türkiye’de yayını o tarihlere denk geliyor. Lise yıllarında kendi çapımda bilimkurgu öyküleri yazmaya başladım. Öyküye ilgi duyunca sinemadan uzak durmak çok mümkün değil. Çocukluğumdan beri iyi bir okuyucu ve seyirci olduğumu söyleyebilirim.

Gökhan Yorgancıgil
Gökhan Yorgancıgil

Sanırım lise sonda bir gün daha önce çocukken izlediğim, bende bir yer edinen ama hangi film olduğunu hatırlamadığım bir filmi televizyonda tekrar izledim: Şahane Hayat (It’s a Wonderful Life, 1946). Dedim ki, “Ben bu işi yapmak istiyorum.” Ama öyle deyince hemen sinemacı olunmuyor. Fen lisesi okuduğum için ya tıp ya da mühendislik tercih etmem gerekiyordu. İTÜ’ye geldim ve İstanbul’da sinema sektörüyle tanışma şansım oldu. İlk yönetmen yardımcılığını bir TV filmi için yapmıştım. Sonrasında arkama hiç bakmadım ve sinemanın benim için açtığı yolu takip ettim.

“İnsan” neden bir şeyler anlatma gereği duyar? Anlatının temelinde en doğal insani içgüdülerimizin dışa vurumu mu vardır?

İnsan hayatta kalmak dışında amaçlar edinebiliyor, ya da şöyle ifade edeyim; hayatta kalmayı başardığı sürece yaşam alanını genişletmeyi istiyor. Bu alan sadece fiziksel bir alan olmuyor. Bilgisini hatta duygularını da geliştirmek istiyor. Yani dış dünyayı tanımaya gayret gösterdiği kadar iç dünyasını da tanımaya çalışıyor. Bu da evrenle insanın bağ kurmasını sağlıyor, boşluğa düşmesini engelliyor. Çünkü insan geçmiş ve gelecekle birlikte yaşayan bir canlı. Sadece o anı yaşamıyor. Anlam arayışı, görünenin ardındaki görünmeyeni görme arzusu… Öyküler bu şekilde doğmuş olsa da hayatta kalmaya da yarıyor. Öyküler bize kimlik veriyor. Kimliğimizi bir öyküye borçluyuz. Çünkü sosyal canlılarız ve bizim gibi insanlarla birlikte yaşarsak hayatta kalmamız daha kolay. Öykülerle “bizim gibi insan” tanımını yapmış oluyoruz aslında. Aynı dili konuşan insanların ortak öyküleri var. Öyleyse bu insanlar artık kendilerine “biz” diyebiliyorlar.

Bir hikâye nasıl doğar, büyür ve gerçeğe dönüşür? Yazdığımız bir eserin “olduğunu” nasıl anlarız?

Ah bir bilsem! Konunun gizemli çok tarafı var. Yani bir hikâye fikrinin insanın kafasında pat diye çıkıvermesi nasıl oluyor bu ayrı bir gizem. Bu hikâye oldu diyebildiğiniz an da farklı bir gizem. Ama diyelim ki bir öykü fikriniz var… bu yetmiyor, fikrinizi işlemeniz gerekiyor. Bu da mühendislik gerektiriyor. Nietzsche, Yunan mitolojisinden yola çıkarak bir sanat eserinin Apollonik ve Dionizik süreçlerin iç içe, el ele gitmesiyle gerçekleştiğini söylüyor. Apollon hesap kitap, el becerisi, mühendislik tanrısı. Dionysos ise şarap, eğlence, ilham, bohem zevkler gibi konulara bakıyor. Yani sanatçının duygularının ve aklının ve el becerisinin eş zamanlı olarak sanat eseri üzerinde etkili olduğunu söylüyor. Ben bir mermer bloğun karşısında duran heykeltıraş örneğini veriyorum bu noktada. Bir heykel yontmak için saf bir ilhamla, mermer bir bloğa çekici sallayamazsınız. Mermerin çekiçle nasıl yontulacağı konusu bir ustalık gerektirir. Mermerin cinsi, çekici çiviyi nasıl tutacağınız, mermerin cinsi hatta belki havanın nemini bile hesaba katmanız gerekir.

Öte yandan o boyuttaki bir mermerin içine ilhamınızdaki figürü nereden başlayarak yontacağınızı ve bloğun şeklinden yapmak istediğiniz figürü nasıl çıkaracağınızı hesaplamak zorundasınız. “İlham geldi hop bakın ben heykeltıraş oldum,” diye bir şey yok. “İlham geldi bakın öykü yazdım,” bu da mümkün değil. Sizin mermeriniz kelimeler. Öykü ve okuyucusu/seyircisi arasındaki ilişki üzerine bazı bilgilere sahip olmanız lazım. Ayrıca öykünüzün yapısını ve karakter gelişimlerini de hesaplamak zorundasınız. “Hayatım roman, vaktim olsa hepsinden kralını yazarım ama vaktim yok,” diyenlere inanmayın. İnsanların çoğu yazmaz. Yazanların da çoğu iyi değildir. İyi yazar çok azdır. Ben iyi bir seyirci ve iyi bir okuyucu olmaya çalışıyorum. Benim “bu öykü oldu” diyebilmem için seyirci okuyucu kimliğimle o öyküyü beğenmem gerekiyor.

Bilimkurgunun hayatınızda önemli bir yere sahip olduğunu ve özel ilgi duyduğunuzu biliyoruz. Bilimkurgu denilince aklınızda nasıl bir resim oluşuyor?

Strugatski Kardeşlerin Uzayda Piknik adlı romanının önsözü olarak kendisi de bir bilimkurgu yazarı olan Theodore Sturgeon’un çok güzel bir yazısı var. İyi bilimkurgu iyi romandır, diyor özetle. Sinemada ya da televizyonlarda basit fikirlerle ticari ve birbirini kopyalayan bilimkurguların gerçek bilimkurguyu gölgelediğini iddia ediyor Sturgeon.

Haklı. Bilimkurgu deyince sadece lazer tabancalar, pörtlek gözlü canavarlar ve acayip kostümler giymiş insanlar akla gelmemeli. Mesela bu Strugatskilerin Uzayda Piknik romanı olağanüstü bir romandır. Andrei Tarkovski, Stalker’i bu romandan uyarlamıştır. Strugatskiler Rus. Stanislaw Lem Polonyalı. Bu yazarlar da okunmadan bilimkurgu türünün ne gibi imkanları olduğunu anlamak mümkün değil. Yani bilimkurgu dediğimiz şey sadece Anglosakson paradigmasının ürünü değil. Ama tabi öte yandan kimsenin de hakkını yememek lazım. Bilimkurgunun altın çağı ABD’de yaşandı. Bir bilimkurgu geleneği oluştu ve bugün bilimkurgu dendiğinde gezegendeki herhangi bir insanın aklına gelen o gösterişli filmler o geleneğin omuzlarında yükseldi. O altın çağda yazılan eserler olmasaydı ne Star Wars ne de Dune ne Star Trek ne de Battlestar Galactica olmayacaktı. Asimov ve Philip K Dick, Ursula K. Le Guin çok büyük yazarlar. Gökte yedi tane yıldıza bakıp Büyük Ayı adını veren hayal gücü geçmişte ne ise, günümüz dünyasına, bilime ve teknolojiye bakıp da yaratılan bilimkurgu eserleri odur. Aynı hayal gücünün ürünüdür.

Bilimkurgunun felsefi bir temeli olduğundan bahsedebilir miyiz? Amiyane tabirle; bilimkurgunun derdi nedir?

İnsanla ilgili olan her şeyin felsefeyle de bir şekilde ilgisi vardır. Cevap bekleyen ve her daim orada bizi bekleyen sorularımız, sorunlarımız var. Bizi nasıl bir gelecek bekliyor? Evren nasıl bir yer? Ölümün ötesinde ne var? Evrende insandan başka canlılar var mı? Bu gibi sorular olduğu sürece, ki her zaman olacak, bilimkurgu ve fantezi de her zaman olacak. Evrenin ve hayatın gizemleri biter mi? Bitmeyeceğine göre… Avcı toplayıcı atalarımız yıldızlara bakıp nasıl hayal kurduysa insan da evrenin derinliklerine bakıp hayal kurmaya devam edecek.

Peki henüz yaşanmamış geleceği (ya da geçmişi), yaşanmışlıklarımızla harmanlayıp kurgulamak neden bu kadar ilgimizi çekiyor?

Geleceği görmek istiyoruz. Göremediğimiz şey bizi korkutuyor çünkü. Hatta Alvin Toffler teknolojinin baş döndürücü bir hızla değişmesi sonucu modern insanın “gelecek şoku” adını verdiği bir şok yaşadığını iddia ediyor. Toffler’a göre bu kadar kısa zamanda bu kadar çok enformasyona maruz kalmaya alışkın değiliz. O yüzden bu bizi paralize ediyor, düşünemez hale geliyoruz ve korkuyoruz. Bilimkurgu bu korkuya ışık tutuyor: “Bakın, belki de böyle olur,” diyor. Yazarlar her zaman iyimser olmasalar bile, karanlıkta hiç görememektense, kötüyü görmek daha güvenli bir yol. Zaten çoğu bilimkurgu yazarı bizi gelecekteki olası cehennemlere karşı uyarıyor. Deniz fenerleri gibi. “Buraya yaklaşırsan kayalara çarpıp batarsın.”

Sizin için yeri ayrı olan roman ve filmlerin birkaçını nedenleriyle birlikte öğrenebilir miyiz? Mesela Vakıf serisine özel ilgi duyduğunuzu biliyoruz.

Çok sevdiğim ve her fırsatta dile getirdiğim şekliyle ifade edeyim; Edebiyatta sanatta bir öncüler, bir de doruklar vardır. Öncüler çağının ilerisindedir bir şeyi herkesten önce yaparlar. Doruklar ise herkesin yaptığını en iyi yapanlardır. Ama bir yazar var ki hem öncü hem de doruk. Benim için her zaman bir numara o oldu. Edgar Allan Poe. Zaten bugün aklınıza gelen hangi bilimkurgu ya da fantezi yazarı varsa Poe’dan öyle ya da böyle etkilenmiştir. Poe’dan sonra benim için Asimov gelir. Asimov’u tanımak için Sonsuzluğun Sonu’nu okumanız yeterli. Ya da Ben Robot’u. Vakıf serisinde Foundation’s Edge, robot serisinde Robots of Dawn. Hatta arkadaşlarımla espri konusu oluyor, Prelude to Foundation’u okuduktan sonra şöyle söylemiştim, bir kitaptan bundan daha büyük haz almak mümkün değil. Ama o seviyeye gelebilmek için sabırlı olmalı ve bütün seriyi doğru bir sıralamayla okumalısınız. Asimov sizi hamura çeviriyor, sarhoş oluyorsunuz.

Dark City
Dark City (1998)

Filmlere gelince liste oldukça kabarık; Andromeda Strain, Alien serisinin ilk iki filmi, Star Wars Bölüm 4, 5, 6, Blade Runner 1982 versiyonu, Dark City, Close Encounters of the Third Kind, 2001 Space Odyssey, Back to the Future serisinin üç filmi de bu listeye girer… Liste daha da uzar mesela ütopya ya da distopyalar da var. O yüzden ilk aklıma gelenler bunlar.

Geniş çapta tanınmanızı ve yurt dışında birçok film festivaline katılmanızı sağlayan Sıfır Dediğimde filminin sizin için bir kırılma noktası olduğunu düşünüyor musunuz? Sıfır Dediğimde öncesini ve sonrasını şöyle bir gözünüzün önüne getirdiğinizde, bu tecrübe sizde ne gibi değişimlere yol açtı?

Cevabı uzun olması gereken bir soru. Bir kırılma noktası demeyelim ama çok büyük bir tecrübe olduğunu söyleyebilirim. Çocuk sahibi olmak gibi bir şey. Beni çok değiştirmiştir herhalde ama şimdi ne desem boş, olgunlaştırdı diyebilirim belki.

Verdiğiniz senaryo yazarlığı eğitimlerinden ve yakın zamanda açtığınız Youtube kanalınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Arzu ettiğiniz geri dönüşleri alabiliyor musunuz?

Ülkemizde maalesef bu alanda eğitim olması gerektiği gibi değil. Ayrıca hayat şartları insanları yapmak istediği iş dışındaki alanlara itiyor. Film yönetmeni olmak istiyorsunuz ama mühendislik eğitimi alıyorsunuz gibi… Bu sebeple insanlar asıl işlerinin asıl kimliklerinin yanında daha çok bir hobi olarak bu işlerle ilgileniyorlar. Çünkü geçimini yazarak sağlamak gerçekten çok zor. Benim eğitimci kimliğim bu sebeple oluşan boşluktan ortaya çıktı. Ben kendi okumalarımı paylaşmaya bu sebeple başladım. Okuluna gidemeyip eğitim almak isteyenler beni buluyordu ama sonraları okullu da çok öğrencim oldu. Derslerimde gözlemlediğim bir şeyi paylaşmama izin verin, insanlar yazma işinin ya da sinemanın hobi olduğunu ve hızlıca yol kat edebileceklerini zannediyorlar. Kitap kurdu olmadan, film delisi olmadan çok iyi şeyler üretebilmek mümkün değil. Az okuyoruz az izliyoruz ama çok iyi şeyler çıkmasını bekliyoruz. Hem de çok fazla emek vermeden. Sanki bu işlerin gizli bir formülü var, başarılı olanlar bu formülü gizliyorlar. Böyle bir başarı modeli yok. İnsanlar hasbelkader bir yerlere gelmiş sözüm ona başarılı insanları görüp “ben de yaparım” diyorlar ama maalesef olmuyor.

Öte yandan hikâye anlatmak günlük Türkçede yalan söylemek, film çevirmek de dolap çevirmek anlamına geliyor. Sanırım bu pek çok şey anlatıyor. Toplumda da bireyde de sorun var.

Bilimkurgu

Senaryo yazarlığı ve yönetmenliğe merakı olan gençlerin nasıl bir yol izlemelerini önerirsiniz? Bu husustaki tavsiyeleriniz nelerdir?

Fransız yeni dalga sinemasının öncülerinden Godard’ın sözünü tekrar edeyim: “Sinemayı öğrenmenin en iyi yolu film izlemektir.” İlave olarak nitelikli kitaplar okunmalı. Klasikler -hem doğu hem batı- mutlaka okunmalı. Stephen King’in tavsiyesiyle de bitireyim: Her gün, iyi-kötü, kısa-uzun demeden yazmalı.

Okuduğunuz son kitabı, izlediğiniz son dizi ve filmi kısa izlenimlerinizle birlikte öğrenebilir miyiz?

En son elime ikinci el kitapçıdan Classical Drama, Greek and Roman diye bir ders kitabı geçti onu okuyorum. Kurmaca olarak ise Ray Bradbury’nin Güneşin Altın Elmaları’nı okuyorum. Her gün bir film izliyorum ya da o aralar bir dizi takip ediyorsam mutlaka en az bir bölüm izliyorum. Dün gece Orson Welles’in kurgusunu tamamlayamadan öldüğü The Other Side of the Wind’ini izledim.

* * *

Bize vakit ayırıp birçok konuya değinen sorularımıza detaylı ve içten yanıtlar verdiği için Gökhan Yorgancıgil’e teşekkür ederiz.

Gökhan Yorgancıgil söyleşisine dair yorumlarınızı bizimle Kayıp Rıhtım Forum’da paylaşabilirsiniz.


* Brave New World 1. Sezon Oyuncu Söyleşileri

Oyla!

Ufuk Yasin Yurtbil

Hikaye anlatıcısı, okur-yazar-inceler, sinemasever, birincilik ödüllü amatör bir öykü yazarı, hayatı dolu dolu yaşamaya hevesli, öğrenmeye aç bir ruh. Meslekten inşaat mühendisi, doğuştan hayalperest, bir tutam bilimkurgu/fantastik kurmaca.

yapay zekâ the guardian

Yapay Zekâ Makale Yazdı: “Korkmayın, Sizi Öldürmeyeceğim”

Wonder Woman 1984 Türkiye Vizyon

Wonder Woman 1984 Çıkış Tarihi Bir Kez Daha Ertelendi