Paul Tremblay: “Karakterlerimi Yaratırken Hep Empatiden Yola Çıkarım”

Stephen King'in övgü dolu sözlerine mazhar olmuş, korku-gerilim yazarı Paul Tremblay ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ülkemizde korku-gerilim türünü yakından takip eden okurların adını sıkça duyduğu Paul Tremblay’nin eserleri Türkçeye Numen Yayıncılık tarafından kazandırılıyor. Kafamdaki Hayaletler (A Head Full of Ghosts) ve Şeytan Kayası (Disappearance at Devil’s Rock) yazarın şimdilik Türkçe olarak okuma fırsatı bulduğumuz yapıtlarından.

Sevgili Tremblay ile Şeytan Kayası romanı ağırlıklı olmak üzere keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Edebiyat ödülleri, ilham kaynakları, kıyıda köşede kalmış korku eserleri, bizleri bekleyenler ve dahası… Keyifli okumalar diliyoruz!

* * *

“Şeytan Kayası”nda, polis sorgu belgeleri ve kaybolan çocuğun günlükleri gibi farklı anlatım teknikleri görüyoruz. Sizce bu tarz farklı kullanımların, okur üzerinde hem korku atmosferi oluşturmada hem de genel olarak hikâye anlatımında etkisi ne yönde?

Şeytan Kayası’nda Tommy’nin kayboluşunu, polisin onu nasıl arayacağını, annesinin, kız kardeşinin ve arkadaşlarının nasıl bir duygusal süreçten geçeceklerini dikkate alarak, olabildiğince gerçekçi ele almaya çalıştım. Polis raporları ve günlük kayıtlarının yarattığı gerçeklik duygusuyla, satır aralarında gizli, garip ve muhtemelen doğaüstü bir hikâyeyi yan yana koymanın hoş bir eşleşme yarattığını düşünüyorum.

Ayrıca, itiraf etmelim ki, bir okur olarak belgelerin keşfedildiği ve faklı anlatım tekniklerinin işin içerisine dahil edildiği hikâyelerden büyük keyif alıyorum.

“Şeytan Kayası” kitabı boyunca Minecraft, Snapchat, Twitter, Youtube Let’s Play gibi günümüz dünyasından birçok unsurla karşılaşıyoruz. Tüm bunlar anlatım için yazara yeni imkânlar sunuyor. Siz bunları korku hikâyenize uyarlarken neler düşündünüz? Hayatınızda bunlarla ilişkiniz nasıl?

Bu dijital platformlara atıfta bulunmak da hikâyeyi günümüz gerçekliğinde temellendirme çabamın bir parçasıydı. Tommy ve arkadaşlarının bugün New England’da yaşayan gerçek çocuklar gibi konuşmalarını ve davranmalarını istedim.

Herkesin sosyal medya ile sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğu akıllı telefon çağında yaşıyor olmamız nedeniyle pek çok insan kayıp bir kişinin çok daha kolay bulunacağını düşünüyor. Oysa benim hikâyemde Snapchat ve Twitter gibi araçlar Tommy’nin başına gerçekte ne geldiğini anlamayı daha güç, daha muğlak hale getiriyor. Evet, birbirimize sürekli bağlıyız. Fakat bu bağlar yüzeysel olmaktan ne kadar uzak? Her gün veri ve bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz. Peki, tüm bu dijital gürültü ve “yalan haberler” gerçeği ayrıştırmayı daha zor hale getirmiyor mu? Bunlarla birlikte, Minecraft oyun kurgusunun da romanın kurgusuyla korkutucu ve hoş bir paralellik yaratabileceğini düşündüm.

Twitter’da ve diğer sosyal medya platformlarında çok fazla zaman geçirdiğime inanıyor olsam da başka şekillerde hiç tanışamayacağım insanları tanımaktan ve onlarla etkileşime girmekten keyif alıyorum.

Oğlum zamanında çok fazla Minecraft oynadı ve küçükken Let’s Play videoları izlerdi. Kitabımı yazarken Minecraft danışmanım oydu. Ülkenin hangi bölgesinde yaşarsa yaşasın, onun yaşıtı bu kadar çok sayıda çocuğun kafalarını Minecraft’a takmış olmaları bana büyüleyici gelmişti. Aslında yaratıcılığı cesaretlendirdiğini düşündüğüm oyunu ben de seviyorum.

“Şeytan Kayası”nın arkasında sizi etkileyen kitap, film ya da müzik gibi bir çıkış noktası var mıydı? Bay Tremblay nelerden ilham alır?

Romanın temel ilham kaynağını teşkil eden Avustralya yapımı üç film var.

Hanging Rock’ta Piknik (1975): 1900’lerin başında, bir kız okulunda okuyan öğrenciler Avustralya’nın ücra bir bölgesinde pikniğe gider ve bir grup öğrenci ve bir öğretmen ortadan kaybolurlar. Oldukça garip ve düşsel olan bu film sorduğu sorulara kolay anlaşılır olmayan yanıtlar veriyor. Film bu sıralarda Amazon için bir mini dizi olarak yeniden çekildi fakat henüz izlemedim.

Mungo Gölü (2008): 13 yaşında bir kızın bir gölde boğulduğu bu filmde kızın ailesinin olayla nasıl başa çıktığı anlatılırken, ölüme giden yolda neler olduğu ya da kızın neler olduğunu düşündüğü de anlatılıyor. Oldukça hüzünlü ve tüyler ürpertici bu film yeni favorilerimden biri.

Snowtown Cinayetleri (2011): Gerçek olaylara dayanan bu filmde bir adam sorunlu bir aileden gelen bir çocukla arkadaşlık etmeye başlıyor ve onu beraberinde bir dizi cinayetin içine sürüklüyor. Oldukça iyi işlenmiş fakat aynı zamanda vahşet içeren bir film; görüp görebileceğiniz en vahşi filmlerden biri.

Yazarken favori kitaplarımdan, filmlerimden ve şarkılarımdan ilham alıyorum. Yazar olarak önüne geleni toplayan bir saksağan gibiyim. Yuvamı inşa etmek için gittiğim her yerden bir saman çöpü ya da bir ot alıyorum.

“Şeytan Kayası”nın başından sonuna kadar karakterler önemli yer tutuyor. Hem bireysel olarak psikolojik hâlleri hem de kişiler arası diyaloglarıyla karakterler yoğun şekilde işleniyor. Romanınızda bu karakterleri temellendirmek için ne gibi çalışmalar yaptınız?

Halen bir lisede matematik öğretmenliği yapıyor olmam nedeniyle hayatımın neredeyse tamamı genç öğrencilerle çevrilmiş durumda. Oldukça karanlık bir hikâye olmasına rağmen gençlerin kullandıkları argo kelimeler ve bunları dile getiriş şekilleriyle çalışmak bana büyük keyif verdi. Şeytan Kayası’nda kullanılan argo kelimelerin neredeyse tamamı halihazırda öğretmenlik yaptığım okula özgü diyebilirim. Öğretmenlik yaparken diyalog ve tonlama konusunda çok şey öğreniyorsunuz.

Tüm romana hâkim olan gerçekçilik temasıyla uyum sağlaması amacıyla karakterlerin duyuşsal deneyimlerinin olabildiğince özgün olması için elimden gelen her şeyi yaptım. Ne kadar iğrenç şeyler yapacak olurlarsa olsunlar, tüm karakterlerimi yaratırken hep empatiden yola çıkarım. Empati, yani bir kişinin yaptığı şeyi neden yaptığını, söylediği şeyi neden söylediğini anlama isteği, sempatiden farklı bir şeydir. Ben, onları bir miktar saygıyla ele alır ve hak ettikleri ciddiyetle yaklaşırsanız, karakterlerinizin daha gerçek görüneceklerine inanıyorum.

Bir karakterin kimliğinin genel hatları zihnimde belirmeye başladığında karakteri söyleyecekleri ve alacağı kararlar konusunda serbest bırakarak onun gelişimini kendi kendine tamamlamasını sağlarım. Gerçek hayatta başkalarını anlatıkları ve yaptıkları şeylerle tanırız. Bu nedenle karakterlerimin kendilerini anlatmak ve ilginç bir şeyler söylemek için mutlaka bir şansı olmalarına gayret ediyorum.

Romandaki korku etmenlerini oluştururken, bireysel olarak kişisel korkularınızdan yararlandınız mı? Örneğin sizin veya bir yakınınızın ormanda kaybolmasıyla ilgili fobiniz var mı?

Evliyim ve iki çocuğum var. Çocuğunun kaybolması, bir ebeveynin en büyük korkularından biri olsa gerek. Her ne kadar oğlum Şeytan Kayası’nı yazdığım sırada Minecraft konusunda bana danışmanlık yaparken Tommy ile aynı yaşlarda da olsa, Tommy’yi hem görünüşü hem de konuşma biçimiyle kasten oğlumdan farklı bir karakter olarak tasarladım. Kitabı yazabilmek için kendimi anlatılan korkunç senaryodan kişisel olarak biraz uzaklaştırmam gerekiyordu.

Borderland Milli Parkı gerçekten var, neredeyse yirmi yıldır doğa yürüyüşü yapmak için oraya giderim. Ağaçlar arasında kalan ve kayalık yapıya sahip farklı zorluk düzeyleriyle kırk kilometreden uzun, olağanüstü güzellikte bir yerdir. Doğa yürüyüşleri benim için kafa dağıtmanın ve aklımdaki fikirleri kağıda dökmeden önce kurgulamanın mükemmel bir yoludur. Bu dünyadan en beğendiğim mekânlardan birini alıp korkunç bir şekilde sunmaktan daha doğal ne olabilirdi? Bence ormanlık bir alanda ya da insan elinin değmediği herhangi bir yerde kaybolma korkusu beynimizin derinliklerinde bir yere kazınmış olarak duruyor. Fakat bu korkunun kendine has bir cazibesi de var. Hangimiz ormanın, çölün ya da dağlık bir alanın derinliklerine yürüyüp kaybolmayı hayal etmemişizdir ki? Hmm, belki de böyle düşünen bir ben varım…

Bram Stoker gibi saygın bir ödülden sonra, kariyeriniz nasıl şekillendi? Edebiyat ödülleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bram Stoker ve diğer birkaç ödülü daha almak kesinlikle onur vericiydi. Mesleğiniz ne olursa olsun, sizinle aynı işi yapan insanların takdirini kazanmak her zaman insanı gururlandıran ve mutluluk veren bir şeydir. Doğrusunu söylemek gerekirse, kariyerimdeki en büyük etki ya da değişim, Stephen King’in Kafamdaki Hayaletler için attığı, “Korkuyu iliklerime kadar hissettim,” Tweet’inin ardından geldi. Bu Tweet‘in kitabımın fark edilmesi ve satış rakamları üzerine etkisi konusunda ne söylesem azdır.

Shirley Jackson Ödüllerinin düzenlenmesine emek vermiş biri olarak edebiyat ödüllerinin, özellikle de kurgunun karanlık tarafına adanmış olanların, sadece yayınlanan eserler arasından “en iyi” olanı onurlandırmakla kalmadığını; aynı zamanda o yıl söz konusu tür içerisinde yayınlanan eserleri daha geniş kitlelere tanıtmak için tüm çeşitliliği içine alan, sağlıklı bir toplu fotoğraf çektiğini düşünüyorum.

Türkiye’deki okurlarınızın, eserlerinize ilgisi ne boyutta? Kitaplarınızın doğup büyüdüğünüz toprakların dışında da okunuyor olması, size nasıl hissettiriyor?

Türk okurlardan gelen tepkiler hep destekleyici ve dostaneydi. Bir kısmının bana Instagram’dan ulaşmasından büyük keyif aldım.

Kitaplarımın ABD dışında yayınlanıyor oluşu benim için olağanüstü gurur verici olduğu kadar biraz da gerçeküstü bir deneyimdi. Bu yaşına gelmiş, hayatının tamamında New England’da yaşamış ve seyahat etmek için çok fazla şansı olmamış benim gibi biri için yazdığı kitapların başka ülkelerde keyifle okunuyor oluşu bazen biraz garip geliyor. Başka ülkelerden okurların kitaplarım ve içerilerinde yer alan karakterlerle bağ kurabiliyor oluşları da oldukça heyecan verici.

Türkiye’de korku edebiyatı denince akıllara ağırlıklı olarak Stephen King, Clive Barker, Peter Straub gibi ustaların isimleri geliyor. Siz Türk okurlarına ve Türk yayın dünyasına az bilindiğini düşündüğünüz, sağlam bir korku yazarı önerebilecek olsaydınız, bu kişi kim olurdu?

Son zamanlarda ABD’de edebi tarafları güçlü, yetenekli yazarlar konusunda bir patlama yaşanıyor. Sıralayacağım yazarların eserlerinin ülkenizde yayınlanıp yayınlanmadığını bilmesem de size kısa bir liste sunabilirim:

Victor LaValle’in “The Changeling”i ve “The Ballad of Black Tom”u. Her iki kitap da şu sıralar televizyona uyarlanıyor. John Langan’ın Stephen King ve Moby Dick arasında bir yerlerde duran harika eseri “The Fisherman”. Nadia Bulkin’in öykülerini derlediği “She Said Destroy” sosyo-politik tınılar barındıran şahane bir korku kitabı. Stephen Graham Jones’un “Melezler”i (Mongrels) uzun yıllardır okuduğum en özgün kurtadam hikâyesi.

Son olarak, mutfağınızda okurlarınızı hangi projeler bekliyor? Biraz çıtlatmanız mümkün mü?

Türk okurlar için bir sonraki kitap “The Cabin at the End of the World” olacak. Bu roman “haneye tecavüz” tipi hikâyelere benim özel yorumum. İki erkek ve evlatlık kızları, Wen, New Hampshire Gölü’nün kuzeyinde, ücra bir köşedeki kulübelerinde tatildedirler. Wen kulübenin bahçesinde oynarken dört yabancı ortaya çıkar ve küçük kıza dünyanın yok oluşunu önlemek için ailesinin desteğine ihtiyaçları olduğunu söyler. Tahmin edeceğiniz üzere, olaylar o noktadan sonra tuhaf ve karanlık bir hal alır.


Aracılığından ötürü Numen Yayıncılık’a, sorularımıza içtenlikle cevap verdiği için Sevgili Paul Tremblay’ye teşekkürü borç biliyoruz.

  • 14
    Shares




1993 yılında Ankara’da doğdu. Çocukluğunun bir kısmını İzmir’de geçirdi ve şu an İstanbul'da yaşamakta. Psikoloji bölümünde eğitim gördü. Edebiyat, sinema, bilgisayar oyunları, müzik ilgisi ve bunları paylaşma sevgisiyle çeşitli kültür-sanat sitelerinde yazdı.

Paul Tremblay: “Karakterlerimi Yaratırken Hep Empatiden Yola Çıkarım”

Stephen King’in övgü dolu sözlerine mazhar olmuş, korku-gerilim yazarı Paul Tremblay ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

  • 14
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün