Arafta: Benden Selam Söyleyin Araftaki Tüm Aşklarıma

George Saunders, ironi ustası Mark Twain’ın tahtının varisi olarak görülen bir öykücü. Ben de Türkçeye çevrilen tüm kitaplarını okumuş biri olarak söyleyebilirim ki, bu içi boş bir pazarlama stratejisi hiç değil. Gerçeğin tezahürü.

George Saunders, ironi ustası Mark Twain’ın tahtının varisi olarak görülen bir öykücü. Ben de Türkçeye çevrilen tüm kitaplarını okumuş biri olarak söyleyebilirim ki, bu içi boş bir pazarlama stratejisi hiç değil. Gerçeğin tezahürü.

Bugüne dek onun Delidolu etiketiyle öykülerini okumuştuk. Şimdiyse ilk kez bir roman yazdı ve çok ince bir çizgide yürümeyi denedi. Çünkü öykünün kompakt yapısından kopup da romanın enginliğinde boğulmadan hayatta kalmak her yazara göre değildir. Tam tersi de aynı şekilde. Fakat bu Saunders’tı. En uçuk kaçık fikirlerle, kısıtlı sayfalarda insanın yüreğine indiren, absürt portrelerle sizi gülme noktasına getirip de kahkahayı patlatamadan dumur eden bir dehâ o. Böyle bir adam romanın altından kalkamaz mıydı? Ama diyorum ya, işin teknik kısmını düşününce bu pekâlâ olasıydı.

Peki ne oldu? Saunders riski gördü ve artırdı! Amerika ile aynı anda, yani 14 Şubat’ta çıkacak olan kitabı biz, Delidolu ailesinin bir jesti sayesinde piyasaya çıkmadan okuduk. Hem de editörlüğü yapılmış, basıma hazır kopyasını. Ve ne bulduk? Şöyle diyeyim: Ağzım açık kaldı.

Gördü ve artırdı demiştim ya, ne demek istediğimi açıklayayım öncelikle. İlk defa roman türünde bir eser kaleme alan yazar, oldukça belirgin hatları olan bu türe yeni bir soluk getirmiş. Ben daha önce biçimsel olarak böyle bir roman okumamıştım. Ama bununla da bitmiyor! Kimi karakterlerin konuşma biçimlerini noktalama işaretleriyle karakteristik hale getiriyor ki, bu oldukça basit ama fazlasıyla mantıklı bir yöntem.

Şimdi arkanıza yaslanın. Arafta bir süre beraberiz. Üstelik Abraham Lincoln ve en küçük oğlu Willie ile birlikte. Willie’nin “biraz” ölü olduğuna takılmayın tabii. Çünkü burada “yaşayanlar” çok nadir bir türdür.

Dur Daha Ölmedim!

Saunders bu ilk romanında, sanki Yunan korolarının sözleri metne dökülmüş ya da bir trajedya metni ortaya koymuş gibi bir yol izlemiş. Çünkü nerdeyse tüm paragraflardan sonra bu sözleri söyleyen kişinin adı hemen altında, italik biçimde yazılı olarak bizi bekliyor.

Birinci tekilden anlatılan kitapta bir dolu anlatıcı, dolayısıyla bir dolu karakter var. O kadar çoklar ki… Ve hemen hemen her paragrafın altında sözlerin sahibini görmek başta fazlasıyla yorucu. Ama sonra, isimleri atlayarak okumaya başladığınızda görüyorsunuz ki, konuşan, olayı ya da düşünceleri aktaran kişi her an değişiyor olsa da, Saunders ortak bir ritm tutturmuş. Ortada büyük bir senkronizasyon var. O isimleri bir yerden sonra görmemeye başladığınızda, aslında anlatımda hiçbir kopukluk olmadığını görüyorsunuz. Yazar öyle bir ahenk yaratmış ve geçişleri öyle güzel bağlamış ki (paragraflardaki fikir ya da bakış açıları çelişiyor olsa bile) sanki tek bir anlatıcı varmış gibi bir izlenim ediyoruz. Ya da şöyle demek daha doğru olacak: Anlatım biçimi tam bir kolektif bilinç örneği. Yazara bu teknikten ötürü inanılmaz saygı duydum.

Kurgu ve kurguyu destekleyen kimi kısımlarsa bir yandan klişe, bir yandan da bir o kadar özgün. Arafta, klişe ile özgünlüğün bir hibriti sanki.

Ölüm ve Araf gibi konular aslında defalarca kez işlenmiş olgular. Bir de üstüne Amerikalı yazarların eski başkanları Abraham Lincoln’ı konu alan eserlerine hem kitaplarda, hem de sinemada aşinayız. Hatırlarsanız kendisi en son vampir avcısı bile olmuştu. Saunders ise asıl adı Lincoln in the Bardo (bu adın anlamına ayrıca geleceğiz) olan eserinde baba Lincoln’ı değil, 11 yaşından kaybedilen en küçük ve en sevilen oğul Lincoln’ı merkeze koyuyor. Daha doğrusu, onu arafa sokuyor.

Yaşamı ardınızda bırakıp da ölüme geçiş yaparkenki soluklanma noktası olan araf, siz ölümü reddederseniz süresiz zaman boyunca eviniz de oluyor. Kitaptaysa Abraham Lincoln, mezarlık bekçisi ve mezarlığın karşısındaki sakat genç kız dışında yaşayan karakter yok. Oysa diğer yanda, sayısız karakter arafın içinde bizi bekliyor. Hepsi ama hepsi alıyor eline sazı. Haksızlığa uğramışlar, zalimler, zenginler, eşcinseller, sevecenler, küfürbazlar, sevdiğinden ayrı düşmüşler, ezilenler, düzenbazlar… O kadar çok tipte insan var ki burada.

Saunders bu kitabında, Abrahaman Lincoln ve oğlunun ölümüne kadar olan ve ölümünden sonrasında yaşananların tarihsel gerçeğini alıyor ve 11 yaşında hayata gözlerini yuman Willie’nin ölümden sonraki yolculuğuyla devam ediyor. Bir yandan Willie’nin ölümüne kadar olan süreç, diğer yandaysa o öldükten sonra Abraham Lincoln’ın defalarca kez çocuğun mezarını ziyaret edişi ve ölü oğlunu tekrar tekrar kucaklayışı… Bu sırada Amerika’da çok ciddi bir iç savaş var. Ülkede taşlar yerinden oynamış durumda. Ama Amerikan tarihinin bu en önemli figürü, fonda iç savaşın ayak sesleri ortalığı darmadağın ederken, kendisi bir baba olarak çoktan parçalanmış halde.

Arafta, bize sık duyduğumuz bir sözü ölüm ve yaşam çizgisinde yineliyor aslında. Bu, başta da dediğim gibi, pes etmek ve vazgeçmek arasındaki ince çizginin romanı. Çünkü arafta kalan o sayısız karakterlerin hepsinin ortak bir özelliği var: Hayata geri döneceklerine inanmak. Onlar, öldüklerinin ayırdında bile değiller. Tabutlar onlar için “hasta kutuları”. Hepsi bir gün geri dönecek ve yeniden yaşayacak. Uğradıkları adaletsizliklere son verecek, sevdiklerine kavuşacak, yarım kalmış işleri tamamlayacak, yeniden zalimce hükmedecek… Çeşitler oldukça fazla ama amaçlar hep aynı. Sadece biri dışında: Rahip Thomas. Ona sonra geleceğim.

Arafta, işte bu ölülerin geçiş diyarında bize küçük Willie Lincoln ve babasının arasındaki tarihsel gerçeklikten yola çıkarak bazen bırakmanın, vazgeçmenin gerçek güç demek olduğunu gösteriyor. Bunun pes etmek demek değil, bırakacak ve dolayısıyla kabullenecek kadar yürekli olmanın da nişanesi olduğunun portresini çiziyor. Çünkü Willie, her ne kadar hayranı olduğu babasına dönmek istese de, araf diyarındaki tüm ölülerin düzenini bozacak da yegâne kişi.

Öte yandan şunu da unutmamak gerek, baba Abraham Lincoln, içinde bulunduğu ruh hali açıkça gösteriyor ki oğlundan daha çok arafta. Hem de boğazına kadar saplanmış durumda.

Belgelerle Konuşmak

Bunu kelime anlamıyla söylüyorum efendim. Şöyle ki, Abraham Lincoln’ın anlatıldığı yerde taraftarlarının ve düşmanlarının günlükleri ortaya çıkıyor. Willie’nin hastalığı ve ölümü süresince, hatta öldükten sonra bile, söz ne zaman Abraham Lincoln cephesine gelse Saunders tarihi günlükleri çıkartıyor ve alıntılarla başlıyor anlatmaya.

Bakın kendisi bunu şöyle aktarıyor:

“… Sonra aklıma şunu sormak geldi: ‘Peki, sen bu anekdotları nereden biliyorsun?’ Yanıt şuydu: ‘Kitaplarda okudum.’ Bu büyük bir andı. Tarihsel gerçeklik hakkında bildiğim her şeyi bana öğreten anekdotları, stratejik bir biçimde düzenleyip düzelterek hikâyeye eklemleyebileceğimi fark ettim. Bu, okuyucuya benim bildiğim aynı temel gerçekleri verecekti, hem de benim aldığım biçimde.”

Böylece tarihsel bir gerçeğe dayanan olay, tarihsel anekdotlarla bir roman anlatısına kavuşuyor. Aslında tarihi alıntılar, Saunders’ın ellerinde yoğurularak bize sanki konuşan roman kahramanlarıymış gibi ulaşıyorlar. Üstelik hemen altlarında alıntılandıkları eserler ve onları yazan kişiler olmasına rağmen, bir yerden sonra o notlardan koparak sanki hepsi Saunders’a aitmiş gibi bir illüzyona kapılıyorsunuz.

Lincoln Bardo’da ve İşaretler de Orada

Yazının başında demiştim ki, bu romanın özünde bir mesaj gizli. Bu mesajsa pes etmek ile bilinçli olarak bırakmanın arasındaki ince çizginin ta kendisi. Kimi zaman hem kendimiz hem de çevremiz yakamızı bırakmaz. Bazen hırsımızın kurbanı oluruz, bazen de çevremiz tarafından zayıf görülmeyi istemeyiz. Ve ne olur? Olaylar ya da kişiler bizi gıdım gıdım tüketir. Üzerine gittikçe, peşinden koştukça hırpalanma oranımı doğrusal olarak artar. Kaybeden yine döner dolaşır biz oluruz. Oysa kabullenebilmek belki de en büyük güçtür. Biz zayıf görünmekten korkarken en büyük korkaklığı yapıyoruzdur belki, ne belli? Durumu kabullenecek, kalkıp gidecek, alışılagelmiş koşuyu bırakack cesaretimiz var mı?

Willie Lincoln, sizin de tahmin edebileceğiniz gibi bu cesarete sahip bir küçük çocuk. Arafın yüzlerce sakininin yaşama dönüş saplantısıyla körleşmiş gözlerini çok ilginç biçimde açacak anahtar. Ama diyorum ya, bunu zaten tahmin ediyorsunuzdur. Sürpriz olansa bunu yapma şekli.

Tam burada, yazarın Willie’nin anlatımını kullanış şekliyle verdiği mesaja dikkat etmeliyiz. Saunders, Willie’nin duygu ve düşüncelerini, sözlerini bize aktarırken hiç “nokta” işareti kullanmıyor. Halbuki noktanın olması gerektiği yerden sonra gelen her cümle büyük harfle başlıyor. Yani gözününz eksikliği görüyor, ama okurken yorulmuyorsunuz. Ama olması gereken nokta orada yok. Hayaleti var.

Böylece, bize Willie’nin ilk arafa girişinden itibaren gelecekteki etkisinin mesajını yazar bize vermiş oluyor. Araftaki yaşama saplantılı her bir ölünün aksine, sanki Willie’nin tamamlanmamış bir işi var. İroniye bakın ki araftaki herkesin iddia ettiği tam da bu. Yaşama geri dönmeli bu durak noktasında dönüş bekleyişi sona ermeli ki (bakın ölüme devam değil, geriye dönüş) yarım kalan her tür işleri tamamlansın. Oysa yazar, nokta işaretini sadece birinde kullanmayarak gerçekten sadece birinin yarım kalmış bir şeyleri olduğunu gösteriyor. Zekice, değil mi?

Gelelim kitabın özgün adına, yani Lincoln in the Bardo’ya (Lincoln Bardo’da).

Bardo, Tibet Budizmi’nde “geçiş hali” anlamına gelir. Ölümle sonraki hayatta yeniden doğum arasındaki o geçiştir. Bilincimiz yerli yerindeyken fiziksel bedenle olan tüm bağların koptuğu o an. Ve Willie Lincoln apaçık ki Bardo’da. Tıpkı arafta bekleyen diğerleri kadar. Ama bir de Abraham Lincoln var. Lincoln in the Bardo, her ne kadar Willie’yi ifade ediyor olsa da, yaşayanların dünyasında bir iç savaş ve en sevilen oğlunun kaybıyla baş başa kalmış Başkan Lincoln da kendi Bardo’sunda devinip duruyor.

Şimdi geldik beni en keyiflendiren sembole. Saunders Arafta’nın karakterleri için diyor ki,

“İsa’nın, Thomas İncili’nde söylediği bir şey hakkında düşünüp duruyordum: ‘İçinizdekini açığa çıkarırsanız, açığa çıkardığınız sizi kurtaracaktır. İçinizde olanı açığa çıkarmazsanız, açığa çıkarmadığınız sizi mahvedecek.’ Bu kişiler, yaşarken içlerindekini açığa çıkarmayı başaramamış kişiler.”

Ama bir de Rahip Thomas var. Thomas İncili’nden alıntı yapmışken adı Thomas olan bir rahibe geçtik, değil mi? Saunders bu ismi gerçekten öylesine mi koydu? Bence hayır. Çünkü Rahip Thomas, tam bir ideal din adamı olmasına rağmen arafta beklemeyi seçiyor. Hayır, o içinde günahkar bir yan olan, dışarıdan mükemmel ama içeriden bir şeytan olan rahiplerden biri değil o. Aksine, iyi bir eş, iyi bir baba, insanlara saygılı bir dindar ve yardımsever bir adam. Peki neden arafta?

Thomas İncili’nden tekrar alıntılayalım: “İçinizde olanı açığa çıkarmazsanız, açığa çıkarmadığınız sizi mahvedecek.” Rahip Thomas’ı ise ölümden sonrada gördüğü bir şey, açığa çıkarmadığı bir olgu olarak arafta tutuyor. Hazır değil. Oradaki tüm karakterlerin aksine, hayata geri dönmek gibi bir isteği yok. Ölü olduğunun farkında, ölümü kabullenmiş. Ama ölümden sonra gördüklerini değil.

Rahip Thomas, beni uzun uzun düşündüren ve üzerine ayrı bir roman yazılabilecek derinlikte bir karakter. Ayrıca bir o kadar da doğal bir kendine haslığı var.

Onunla tanışınca ve içindeki ikilem ortaya çıkınca ona bir şans verin üzerinde düşünün derim. Pişman olmayacaksınız.

Ve Sonra

Arafta, sevdiğim bir yazardan okuduğum, beni oldukça tatmin eden bir roman olarak tamamladığım bir eser oldu. Bu kitabı Saunders hayranlarına illa ki tavsiye ediyor olsam da, özellikle tavsiye etmek istediğim iki kısım daha var.

İlki, edebiyatta farklı teknikleri merakla takip eden okurlar. Onlar bu romana mutlaka göz atsın ve roman türüne katılan bu yeni soluğu kendi bakışlarıyla bir değerlendirsin. İkincisiyse amatör ya da gelişmekte olan yazarlar. Onlar da vizyonlarını genişletmek adına bu kitaba mutlaka ama mutlaka bir şans vermeli. Yazar kimliklerinin öyle ya da böyle bu okumadan çok şey kazanacağına inanıyorum.

Ve, ah, çeviriyle editörlükten hiç bahsetmemişim! Ama Niran Elçi’nin kimyasının George Saunders ile ne kadar tuttuğunu ve Ayşegül Utku Günaydın’ın ne denli iyi bir editör olduğunu zaten biliyorsunuz. Ben bu yazımda da ikisinin emek ve kalitelerinin hiç değişmediğini söylemiş olayım.

Son olarak da kitapla fazlasıyla örtüşen kapak tasarımı için Burak Tuna’ya teşekkür ederlim. Renk seçimleri ve ön ve arka kapaktaki kontrast kitabın atmosferiyle bir harmoni yakalamış.

Arafta, farklı tatlar arayanlar, yeniliğe açık olanlar ve kendini yazar olarak bir adım daha öteye götürmek isteyenler için oldukça önemli bir eser. Klişe konular nasıl çeşnilendirilip kendine has bir tada kavuşurun da güzel bir örneği.

Ben sevdim, eller alsın. O eller bir güzel de okusun efendim.

Genel Yayın Editörü
2009 yılında Kayıp Rıhtım'a elimi verdim, sonra da ruhumu kaptırdım. Bu yolun devamında çeşitli gazetelerin kitap eklerinde kitap incelemelerim, TRT Radyo 1'de canlı yayın konuğu olarak katılıp kurgu edebiyatını anlattığım 2 yayın, 5 yıldır süren Kahramanın Yol Türküsü adlı kendi edebiyat temalı radyo yayınım, kitap inceleme videoları serim Kayıp Rıhtım İnceliyor ve bir de bonus olarak Oyungezer Dergisi'nin kültür sanat sayfalarında düzenli yazarlığım oldu. Tüm bunların yanı sıra, gerçek hayatın sıkıcılığında, bir bilgisayar mühendisi olarak yaşıyorum. Ama biz ona Clark Kent kimliğim diyelim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arafta: Benden Selam Söyleyin Araftaki Tüm Aşklarıma

George Saunders, ironi ustası Mark Twain’ın tahtının varisi olarak görülen bir öykücü. Ben de Türkçeye çevrilen tüm kitaplarını okumuş biri olarak söyleyebilirim ki, bu içi boş bir pazarlama stratejisi hiç değil. Gerçeğin tezahürü.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün