Tanrılar Zar Attığında: Köpek Doğası ve İnsan Aklının Dil Ekseninde Buluşması

André Alexis'in "Tanrılar Zar Attığında"sında, Yunan tanrıları Hermes ve Apollon'un insan aklına mahkum ettiği ve yine insan aklıyla ödüllendirdiği on beş köpeğin hikayesini sizler için inceledik.

Bilinç, varoluşumuzun tek gerçek kanıtıdır.

Descartes’ın bu ünlü önermesi şu şekilde devam ettirilebilir: Varlık bilincin nedeni değil, sonucudur. Fakat çevremiz ve kendimiz üzerine algıladıklarımızı bir düşünce süzgecinden geçirmediğimiz takdirde varoluşumuzun sorgulamasını yapmayı gerçekten başarabilir miyiz? Yukarıda ünlü aforizmalarından birini alıntıladığım Descartes’ın yalnızca birer biyolojik makine addettiği hayvanlarda da bilinç bulunabildiğine dair çığır açıcı deklarasyonların yayımlandığı günümüzde, insan ve diğer hayvan türleri arasındaki farkın algılamayla başladığı, fakat bu farkın tümüyle görünür olması için düşünme esnasına, aklın devreye girdiği ve algıladığı bilgileri işlediği noktaya, gelinmesi gerektiği kabul edilmekte.

Bu eşsiz algılama ve düşünme şeklinin türümüze yüklediği sorumluluğun bir seçim olmadığına ise hep birlikte şahidiz. Psikolojik ya da fizyolojik sorunların ortaya çıktığı bazı durumlar dışında, akıl ve onunla birlikte gelen bilinç, zaman farkındalığı, kompleks iletişim sistemleri oluşturma yetisi vb.  bilişsel yetileri insan ırkından ayrı düşünemiyoruz. Peki, insanı insan yapan bu eşsiz düşünme kabiliyeti sahipleri tarafından nasıl değerlendiriliyor?

Ateş, mağara resimleri, alet edevat, tarım, şehirler, savaşlar, gemiler, kitaplar, yıkım, yaratım ve uygarlığımızın tüm mihenk taşları aklın ışığında inşa edildi. Dünya üzerinde yaşayan tüm diğer canlılara hükmeden akıl sahibi ırkın, kendisini yücelten bu yetiye baktığı açı tarih boyunca tutarsızlığını korumuştur. Aklın ve bilincin insana bir hediye olarak verildiği görüşünün yaygın olduğu dinlerin ve toplumsal değerlerin aksine, bu yetinin bir hastalık olduğu ve mutsuzluktan ve özellikle de can sıkıntısından başka bir getirisinin olmayacağı düşüncesi de çağlar boyu düşünürler arasında popülerliğini korumuş ve Rus nihilist düşünce akımının doğuşuyla geniş kitleler tarafından tanınmıştır.

İki ucu keskin bir kılıç olarak kabul edip asırlardır yalnızca bize getirdiklerine odaklandığımız aklı, yeni bir bakış açısı ve yeni bir soruyla ele alma vakti gelmiş gibi görünüyor: Eğer insan aklını daha önce ona hiç sahip olmamış bir varlığa verilseydi, bu “hediye” ona mutluluk mu getirirdi, mutsuzluk mu?

1. Hakkı Yenen Sorular ve Abartılmış Cevaplar

Kanadalı yazar André Alexis’in Giller Ödülü’ne aday gösterilen ve Writer’s Trust Kurgu Ödülü’nü kazanan Tanrılar Zar Attığında isimli romanı da anlatısının köklerini bu soruyla besliyor. İnsan özneler üzerinden pek çok romana konu olan akıl ve mutluluk ikilisi ele alınırken de, kendine özgü bir bilinç ve akılla doğmuş, bu yetilerin yokluğunu bilmeyen insan ırkı için bu soruyu tarafsız bir gözle okumak dahi mümkün olmadığından, cevabın izini sürmek bir grup köpeğin üzerine düşüyor.

İnsan aklının, başka canlılara (ve hatta insan yapımı makinelere) aktarılmasını eserine konu olarak seçen ilk yazar elbette André Alexis değil. Edebiyat, insan gibi düşünme kabiliyeti kazan(dırıl)mış varlıkların hikayeleriyle dolu.

Maymunlar Gezegeni ile primatların insanlarla benzer olan özelliklerini geliştirip parlatmış, Ben, Robot vasıtasıyla yapay zekanın kapılarını aralamış ve belki de Köpek Kalbi‘nin yarattığı ilham ile Alexis’in kitabının sayfaları arasına sızmış bu akıl-bilinç transferi mevzusu, yazarlar ve düşünürler için her zaman bereketli bir bakış açısı olmuş.

Tanrılar Zar Attığında da bu eserler arasındaki yerini alan ve Yunan tanrıları Hermes ile Apollon’un girdikleri bir iddia sonucunda insan bilinci bahşettikleri on beş köpeği, varoluşlarını temelli değiştiren bu hediye karşısındaki tutumları üzerinden pek çok düşünsel kapı açarak inceleyen modern bir trajedi. Fakat yerini alan dediğime aldanmayın, bir sınıflandırma yaptığımız takdirde bu kitabı, Köpek Kalbi’nin ya da Ben, Robot’un yanına oturtmak açıkçası benim pek içime sinmezdi. Çünkü Tanrılar Zar Attığında’yı anlatım bakımından yetersiz ve yer yer kopuk, işleniş bakımından da yüzeysel bulduğumu söylemek zorundayım. “Keşke buranın üzerinde daha çok dursaymış.” diye hayıflandığım yerler, “Vay canına!” diyerek hayran olduğum yerlerden biraz fazlaydı.

Kitaptaki karakter sayısı göz önüne aldığımızda kurgunun iç içe geçmiş pek çok öyküden oluşması olağan bir durum. Fakat bunca hikayenin ve dinamiğin ortasında okuyucusunu meraklandırmayı ya da kitaba bağlamayı başaramamış bir anlatımla karşılaşıyoruz. Bu büyük bir problem. Kitabı kısa sürede okuyan bir okuyucu olarak ben bile bazı bölümlerde bunaldım. Sanırım bu durumun sebebi, benim merakla okumak istediğim asıl konulara ayrılan bölümlerin beklediğimden kısa oluşuydu. Mesela sanatçı ruhuyla öne çıkan, şiirler yazarak yeni benliğini tamamıyla kucaklamayı başaran Prens’in hikayesinin tek başına ele alındığı bir kitabı çok daha fazla beğeneceğimden eminim . Çünkü kitapta ele alınan biricik orijinal kısım köpeklerin insan aklıyla geliştirdikleri dilleri ve bu dilin nasıl evrildiğiydi.

Yazarımızın mutluluk sorunsalının peşine takılarak bu önemli kısmın üzerinden atlayıp yoluna devam ettiğini görmek ise beklentileri belli olan benim gibi bir okuru maalesef  yüz üstü bıraktı. Bana kalırsa kitapla ilgili asıl yüzeysel ve can sıkıcı durum da bu “Ondan da azcık katayım, bunda da azcık katayım değişik olsun.” bakışıydı. Karakterleri için bir dil geliştiren, bu dilin çerçevesini çizen, hatta kitaba bu dilden türemiş edebi ürünler serpiştiren bir yazarın önceliği bu konuya vermesini beklersiniz. Ama Alexis aslında hepimizin kitabı bitirmeden de yanıtlayabileceği bir sorunun ve kitabın sonunda, olsa olsa olumsuz cevabı teselli ödülüyle değiştirmeyi başarmış bir karakterle karşılaşıp kalıcılığı olmayan kısa bir etkilenmeden sonra yanından geçip gideceğimiz bir kurgunun üzerinde diretmiş. Dille ilgili kısımlar ve özellikle de şiirler kitabın ilgi çekiciliğini arttırmak için oraya buraya serpiştirilmiş süsler olmaktan kaçamamışlar.

Yine de kitabın bize sunduğu başlangıç noktasını biraz daha ileriye taşımaya, dilin insan ve hayvan hayatındaki konumunu karşılaştırarak sayfalar arasında isabetli ele alınmış kısımları yakalamaya çalışacağım.

2. Muhabbet Kuşunuz Neden Sizinle Sohbet Edemiyor?

Endonezya’da bir inanışa göre maymunlar yalnızca, konuşma kabiliyetlerinin anlaşılması durumunda insanların onları işe koşabileceğini düşündükleri için konuşmazlar. İlginç bir şekilde -ve yakın zamana kadar düşünülenin aksine- bazı maymun türleri insanların çıkardığı sesleri çıkaracak fiziksel yapıya gerçekten de sahipler. Papağanlarda ve bazı kuş türlerinde bu durumu gündelik olarak gözlemleyebiliyoruz. Youtube ise insan diline benzer sesler çıkardığını düşündüğümüz hayvanların videolarıyla dolu. Gerçi şunu da kabul etmek gerekiyor; Eşsiz gırtlak yapımız nedeniyle, insanların zahmetsizce ürettiği sesleri çıkartmak hayvanlar için uzun bir eğitim sürecini ve bolca ödülden sonra bile pek mümkün olmuyor. Fakat mesele yalnızca ses üretiminden de ibaret değil.

Ses üretimi insan dillerinin yalnızca küçük bir parçasını oluşturuyor. Önemli olan kısım, üretimden önce, bu seslerin beyin tarafından algılandığı ve daha sonra yeni tümceler üretmek için kaydedildiği noktada baş gösteriyor. Muhabbet kuşunuz birdenbire sözgelimi “Kafesimi aç, uçmak istiyorum.” demesinin ya da köpeğinizin “Rica etsem topu yakalar mısın?” komutunda “yakala” kelimesi dışındaki ögeleri de komutla ilişkilendirip, cümleyi bir bütün olarak anlamamasının nedeni, insan beyninde olup diğer hayvanlarda gözlemlenmeyen eşsiz bağlantılardan ileri geliyor. Yani insanlardakine benzer bir dil yetisinin hayvanlarda neden doğmadığını, insan aklının dillere kattığı eşsiz özellikleri eşeleyerek anlamaya çalışmalıyız.( Bu noktada insanlarla iletişime geçmeyi başaran Kanzi, Koko gibi primatları konu dışı tutmak istiyorum çünkü ilk olarak bu maymunlarla ilgili deneylerde en fazla iki yaşındaki bir çocuğun dil yeteneğine erişildiği saptandığından artan bir dil kabiliyeti gözlemleyemiyoruz. İkinci olarak da bu maymunların insanlarla iletişime geçebilme yeteneklerinin yalnızca öğrenilmiş davranışların tekrarı mı yoksa dilin yaratıcı kullanımıyla ortaya çıkan bağımsız bir iletişim çabası mı olduğu halen netlik kazanmış değil.)

İnsan aklı ve bilinci, dil yetisiyle doğrudan bağlantılıdır. Bilincin algıladığı ve aklın süzgeçten geçirdiği her şey, dille ifade edilebilir şekilde sınıflandırılır. Dünyayı kelimelerle görmeye ve hatta beş duyu organımıza yabancı olan kavramları dahi kelimelere sığdırarak anlamaya meyilliyiz. Fakat bu, sahip olduğumuz dilin dünyayı görme şeklimiz etrafında katı bir çerçeve çizdiği anlamına gelmiyor (Sapir-Whorf teoreminin üstelediği türden bir tür dilbilimsel determinizm olur bunu söylemek.), tam tersine dillerimizin tüm deneyim ve yaratıcılığımızı kapsayacak şekilde genişleyebildiği ve üretilebildiği anlamına geliyor. İnsan dillerini hayvansal iletişim sistemlerinden ayıran bir numaralı fark da bu noktada ortaya çıkıyor: Üretkenlik.

Dilbilimle ilgilenen ya da bu alan üzerine eğitim alan herkesin yüzlerce kez duyduğu ve tekrarladığı önemli bir cümle vardır. İnsan dilleri sınırlı sayıda ses birime (fonem) sahip olsa da bu ses birimlerle sonsuz sayıda sözce (énoncé) üretme kapasitesine de sahiptir. Bu özellik hayvan iletişim sistemlerindeki en büyük eksikliklerden biridir. Hayvanlar belli uyaranlar karşısında verdikleri tepkileri farklı şekillerde sıralayarak, bölerek ya da başka tepkilerle birleştirerek farklı anlamlar elde edemezler. Bir ses, hareket ya da görsel uyarı başka durumlar için kullanılamaz.

Bir diğer ayırıcı özellik de hayvanların kendi türlerinin sinyallerini, daha önce hiç görmemiş ya da duymamış olsalar bile gerekli durumlarda segileyebilmeleridir. Yani hayvanların iletişim sistemleri içgüdüseldir, esarette büyümüş ve kendi türüyle hiç karşılaşmamış kediler bile korku esnasında tıslamaları gerektiğini bilirler. İnsanlar ise kendi dillerini öğrenmek zorundadırlar. Bu öğrenme elbette adım adım gerçekleşir. Temel ihtiyaçları ayağımıza getiren basit kelimelerden, soyut kullanımlara ve oradan da terimsel kelime dağarcığına uzanan bir öğrenme sürecinden geçeriz. Bu sürecin eksikliği, dil ediniminin sekteye uğraması demektir. İnsanlardan uzakta büyümüş ve insan diline maruz kalmamış çocuklar herhangi bir dil yetisi geliştirmezler, hatta ve hatta topluma yeniden kazandırıldıklarında dahi oldukça kısıtlı bir kelime dağarcığıyla yetinmek zorunda kalırlar.

André Alexis kitabı yazarken, köpeklerin bir topluluk olduklarını fark ettikleri andan itibaren bir bir iletişim yoluna ihtiyaç duyacaklarını ve insan aklının etkisiyle de dillerini oluşturup genişletirken tıpkı dilini öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi basitten komplekse doğru gideceklerini iyi hesaplamış. Fakat bu hesaplamalara ters düşmekte de çok gecikmemiş. Çünkü on dakika önce kapıya adını vermek için çıkardığı gıcırtı sesini baz alan bir topluluğun daha dillerini oluşturmaya başladıkları ilk dakikalardan itibaren şöyle bir cümle kurabilmeleri bana çok abes geliyor: “Sahiplerden biri gelirse nereye saklanırız?” Bu köpeklerin köpek dilinde kurdukları üçüncü cümle. Bunda önceki iki cümle de “Neden?” ve “Neden olmasın?” olarak çıkıyor karşımıza.

İlk örnek verdiğim cümledeki problem şu ki cümle bir birleşik cümle, hem de olasılık anlamı barındıracak şekilde kurulmuş ve ardından tamamlanmamış bir zaman anlamı içeren bir çekimle oluşturulmuş, birden fazla eylem içeren türden kompleks bir cümle. Yani ortada fol yok yumurta yokken, daha yeni yeni emeklemeye başlamış bir dilde şart kiplerinin, gelecek zamanların ve soru formlarının havada uçuştuğunu görmek benim için ikna edici olmadı. En azından biraz daha zamana yayılan bir gelişim görmek isterdim. Bu geçiştirme de muhtemelen yukarıda daha önceden yakındığım önemli kısımlara gerekenden daha az satır harcama mevzusunda ileri geliyor.

Ve gelelim Tanrılar Zar Attığında’ya, ayağa düşmüş bir konuyu yeniden orijinal bir forma sokacak fikri veren özelliğe. İnsan dillerinin metaforlara, söz oyunlarına, mizaha yani genel olarak edebiyata uyarlanabilir olması, insan aklıyla yoğrulmuş yeni bir dile de otomatik olarak bu soyut anlayışını ve edebi kullanımı katacaktır. Hatta insan dilleri düşünülürken ayırt edici özellik olarak “yalan söylemeye açık olması” ibaresi de mutlaka tanımlara eklenir. Buradaki yalan “gerçeği çarpıtmak” ya da “gerçekte olmayan şeyler üretmek” olarak görülmeli. Kitapta Prens’in yaptığı şey de tam olarak bu. Prens bu yeni akıl ve bilince tam anlamıyla teslim olarak beraberinde gelen dil üretim sürecinde en etkin rolü oynayan ve bununla da kalmayıp bu yeni köpek dilini ilk şiirlerini okuyan sanatçı ruhlu bir köpek. Akıllarındaki değişikliğin köpek olan özlerini yok ettiğini ve Prens’in şiirlerinin de bu yok oluşa katkı sağladığını düşünen diğer köpeklerin düşmanca tavrına maruz kalan Prens, şiirleriyle hem okuyucusunu hem de kitaptaki diğer köpekleri epeyce etkileyen özel bir karakter.

Prens’in acemilikle başlayıp giderek ustalaşan şiirleri dikkatli okuyucular için öğrenecek pek çok şey barındırıyor. Oulipo adlı edebi akımın örnekleri olarak inceleyebileceğimiz bu şiirler, barındırdıkları köpek adları sayesinde yüksek sesle okunduklarında hem insanlar için hem de köpekler için anlam taşıyan çok yönlü eserlere dönüşüyorlar.

Mutluluk İçin Yanlış Kombinasyon: Akıl ve İçgüdü

Kitapta gözümüze gözümüze sokuldu diye mutluluk paradoksu üzerine konuşmadan geçecek değilim. Çünkü bu noktada da ilginç şeyler bulmak mümkün. Sahipleri tarafından sevilen, düzenli beslenen, normal bir köpeğe baktığımızda genel anlamda mutlu olduğunu görürüz. Sevilmekten ötürü mutludur, sahiplerini mutlu etmekten ötürü mutludur, yemek yediği için mutludur, kovalayacağı bir top bulduğu için mutludur. Fakat akıl bu mutlulukla dolu dünyaya gururu, iyilik-kötülük sorgusunu, rekabeti, bencilliği getirir. İnsan aklı bir yandan da özgürlüğe açtır, ya esarete katlanabilmek için kendisini sakat bırakır ya da bu durumdan kurtulabilmenin adımlarını planlar.Kitapta insanlarla olan ilişkilerinde aradığını bulamayan köpeklerin çoğu, sahipleri tarafından akıllarının hor görülmesini kaldıramadıkları için mutsuz oluyorlar. İnsanlardan uzaklaşmaya ve onlara yalnızca ihtiyaç duyduklarında ulaşmaya razı gelmeyen köpeklerin ne denli kötü sonlarla karşılaştıklarını okuyoruz.

Normal şartlarda köpekleri ele alırken romantik bir bakış açısı sergilemezsek, tıpkı kediler gibi onların da eski çağlarda daha rahat yaşam koşulları sunulduğu için evcilleşerek, insanlarla iş birliği yaptıklarını görürüz. Doğadaki kuzenlerine baktığımızda iç güdüsel olarak bireyselliği tercih ettiklerini gördüğümüz kedilerin aksine, köpeklerde gözlemlenen hiyerarşik sürü mantığı onları insanlarla çok daha fazla etkileşim içerisinde olan (bunu sadakat olarak algılamak da yanlış sayılmaz çünkü köpek evde alfa olarak gördüğü sahibine tıpkı vahşi doğadaki kuzenleri gibi bağlı ve sadık olmak zorundadır) evcil hayvanlar yapmakta. Tanrılar Zar Attığında’da, köpeğin akıl kazandığı noktada bu iş birliği konseptini yıldığını ve sahip-köpek ilişkilerinin yeniden tanımlandığını görüyoruz.

Yeni düşünme kabiliyetleriyle insanlarla olan ilişkilerini tekrar gözden geçiren köpekler, sadakat ilişkisini daha pragmatik bir ilişkiye dönüştürerek, bir köpeğin aklından geçenleri okuduğumuza inanamayacağımız kadar mesafeli ve soğuk bir bakış açısı içerisinde yer alıyorlar. Bu soğuk tablo karşısında bizim okuyucu olarak içerisine girdiğimiz ruh halinin kitaptaki temsilcisi ise Nira. Mecnun ile çok özel bir iletişimi paylaşan Nira başta korktuğu ve kuşkuyla yaklaştığı Mecnun’u, hak ettiği saygıyı ona gösterecek şekilde yaşamına dahil ediyor ve aralarında köpek-sahip ilişkisinin çok ötesine taşınan bir dostluk, dert ortaklığı filizleniyor. Tabii böylesinde derin bir ilişki kurmanın kendince tehlikeleri de var. Çünkü bu bağın kopmasının yaratacağı mutsuzluk -hele de insan aklının egemenliğindeyken- oldukça yıkıcı olabilir. İnsan aklıyla beraber gelen zamanı algılayabilme yetisinin de gazabına uğrayan Mecnun’un mutluluk arayışı da böylesi yıkıcı bir sonla noktalanıyor.

Mecnun’un istisnai durumu dışında diğer köpeklerin çektiği sıkıntıların, dünya üzerindeki mutsuzluklarının ve gruplarındaki problemlerin ardında yatan en kritik neden ise insan aklının köpek içgüdüleriyle yan yana bulunuyor olması. Sokrates’in istek ve arzuları bastırarak zihni sakinleştirmenin mutluluğu getireceği yönündeki düşünceleri, bu zavallı köpeklerle mutluluk arasında neyin durduğunu çok net bir biçimde gösteriyor. Köpek zihnin daha önce sorun etmediği başka hayvanları öldürmek, çiftleşmek, sürüdeki zayıfları baskı altında tutmak gibi aslında tamamen “köpekçe” olan bazı içgüdüsel davranışlar, insan aklındaki iyilik, kötülük ve ahlak süzgeçlerine takılıyor. Eski davranışlarını problemli bulan fakat köpek özlerinden de vazgeçmek istemeyen köpeklerin yozlaşmalarını, ihanetlerini ve en sonunda da mutsuz ölümlerini takip eden okuyucu mesajı net bir biçimde alıyor.

Prens’i bu başlık altında yine ayrı değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü köpekler arasında ölürken ruhunu mutlu bir biçimde teslim eden tek köpek olan Prens’in, hemen öncesinde boğuşmak ve yenmek durumunda kaldığı mutsuzluk, diğerlerinin mutsuzluklarına kıyasla içlerinde en “insanca” olanı. Prens, yaşamının son günlerini, yazıya aktaramaması sebebiyle yok olacak sanatı için yas tutarak geçiriyor. Şiirlerini insanlara öğretmeyi dahi deniyor, fakat o mutlu ölürse iddiayı kaybedecek olan Apollon’un müdahaleleri yüzünden bunu da başaramıyor. Ölümüyle birlikte dillerinin de kaybolacağı düşüncesi Prens’i daha derin bir umutsuzluğa itse de, dillerinin de eserlerinin de eğer bir kez oluşturulabildilerse mutlaka yeniden ortaya çıkacakları düşüncesi Prens’i içerisinde bulunduğu mutsuzluktan çıkarmayı başarıyor. Böylece kolektif bilincin farkına varan ilk köpek olan Prens, insan aklı bahşedilmiş köpeklerin sonuncusu olarak hayata gözlerini yumuyor.

Nora Kitap tarafından basılan Tanrılar Zar Attığında en başta Einstein’a dil çıkartan ilginç ismiyle, sonrasında da insan aklını, bilinci, dil yetisini, mutluluğu sorgulayan konusuyla beni cezbetmişti. Kitabı okurken D. İmra Gündoğdu‘nun çevirisini de başarılı oldukça buldum. İçerisinde pek çok köpek dili, bozulmuş ses öbeği ve şiir barındıran böyle bir metni en az sarsıntıyla Türkçe’ye aktarmayı başarmış. Kitapta odak noktaya alınan fikirleri beğenmememin, yazarın araladığı kapılardan geçerek merakıma takılan soruların bana bu denli uzun bir inceleme yazdırmasına engel olamadığını siz de gördünüz. Tanrılar Zar Attığında‘yı diğer okuyuculara tavsiye eder miyim? Evet, ederim. Ben kendi alanım olduğu için dil üzerinden yorumlama fırsatı bulduğum bu kitap hakkında, psikoloji, zooloji veya felsefe üzerine çalışan okurların da neler söyleyeceğini duymak isterdim.

Editör

1996 yılının Ekim ayında İstanbul’da doğdum. Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nde başladığım eğitim hayatımı Galatasaray üniversitesi Karşılaştırmalı Dilbilim bölümünde sürdürmekteyim. Fantastikle Harry Potter sayesinde tanışıp, okuma sevgisi kazanmış çocuklardanım. Aktif olarak Kayıp Rıhtım’da yer almaya ve irili ufaklı yazılar yazmaya devam ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Tanrılar Zar Attığında: Köpek Doğası ve İnsan Aklının Dil Ekseninde Buluşması

André Alexis’in “Tanrılar Zar Attığında”sında, Yunan tanrıları Hermes ve Apollon’un insan aklına mahkum ettiği ve yine insan aklıyla ödüllendirdiği on beş köpeğin hikayesini sizler için inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün