Tükeniş Kulübü: Bir Direnişin Öyküsü

Ödüllü yazar Jeffrey Moore'un Sinestezya’dan sonra Türkçeye çevrilen ikinci kitabı Tükeniş Kulübü'nü sizler için inceledik.

Jeffrey Moore, 2000’li yılların başlarında giriştiği yazarlık kariyerinde yazdığı üç kitabıyla birçok ödülü kucaklamayı başarmış bir isim. Az zamanda çok işler başaran kişilerdendir kendisi desek sanırım yanlış bir çıkarım olmaz. Önceki iki kitabı olan Kızıl Güller Zincirine Vurulmuş Mahkûm ve Sinestezya, yirmiden fazla ülkede basılmış ve oldukça beğeni toplamış. April Yayıncılık tarafından dilimize ilk çevrilen kitabı Sinestezya, Türk okurlar tarafından oldukça beğenilmiş ve adından sıkça söz ettirmiş hatırlarsanız.

Jeffrey Moore farklı bir konuyla da olsa üçüncü kitabı olan Tükeniş Kulübü‘yle geçtiğimiz ay, yine April Yayıncılık vasıtasıyla yeniden bizlerle buluştu. Son kitabında başarısını devam ettirip bizi başka âlemlere sürüklemeyi başarıyor mu, gelin hep birlikte görelim.

Yazarın tanıdığı yerlerde geçen olaylar

Kitabı elime ilk alıp ismini okuduğumda ve kapaktaki resme dikkatle baktığımda “Acaba bir metaforla mı karşı karşıyayım?” diye kendime sormadan edemedim. Çünkü, henüz arka kapağında yazılanları okumadan önce gördüklerim bende tam bir polisiye/gerilim romanı hissi uyandırdı.

Laurentia ormanlarında hava, su ve toprak buz tutmuş.
Yalnızca ateş canlı.
İntikam için yanıyor.

Arka kapağa baktığımda gördüğüm bu cümleler de bu beklentimi daha da pekiştirdi. Kitaptaki olaylar Doğu Kanada’nın Quebec eyaletinin başkenti olan, aynı isimli şehir ve civarındaki Laurentia Ormanları’nda geçiyor. Bu muhit aynı zamanda yazarın da bolca zaman geçirdiği yerler arasındaymış. Eserle ilgili izlenimlerime geçmeden önce kitapta Kanada ile ilgili olarak Mark Twain’in bir cümlesine yer verilmiş ki sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim: “Kanada, bir kilise camına denk getirmeden tuğla fırlatamayacağın ülke.” St. Davnes-des Monts adında, Laurentia Ormanları bölgesinde yer alan bir kilise de işte tam bu cümleyle örtüşen bir şekilde olay örgüsünde önemli bir yer işgal ediyor.

Tükeniş Kulübü’nün esas kahramanı 40’lı yaşlarında, Neptün doğumlu Nile Nightingale. Evet yanlış okumadınız Neptün, ama Amerika’nın New Jersey eyaletinde olan. Kahramanımızın zenginliği, anne ve babasının ailelerine kadar uzanıyor. Hatta babası paraya ihtiyacı olmadığı halde mesleğini sürdüren başarılı bir doktor. Aile olarak standartlar bu denli yüksekken Nile’den olan beklenti de bir o kadar yüksek elbette. Ailesinin başarısına ve zenginliğine yenilerini eklemesi bekleniyor kendisinden. Ancak Nile’ın bu beklentilere verdiği karşılık, babasının avukatından işittiği şu sözlerle daha iyi özetliyor sanırım: “Borç içinde yüzüyorsun. Sonunda hapse tıkılmazsan ölene dek köpek maması yemen gerekecek.”

Romanın diğer kahramanı ise Celeste adında, yarı Kanada yerlisi, bir başka deyişle yarı Kızılderili olan 14 yaşındaki bir kız. Kendisi anneannesi tarafından yetiştirilmek zorunda kalmış bir doğa tutkunu.

Olaylara anında dalmak

Kitap başlar başlamaz yazar, hiç zaman tanımadan okuyucuyu balıklama bir olayın içine daldırıyor, kaldı ki bu oldukça güzel bir başlangıç. Kahramanımız Nile bir yerlerden gelen sesler duyar, zaten kuzeyin zifiri karanlığında dağın başında ıssız bir yerde, St. Davnes Kilisesi arazisindedir. Duyduğu kamyonetin sesiyle irkilir, aracın farlarından yansıyan ışık karşısında saklanma ihtiyacı hisseder ve hemen gidip bataklığa son derece yakın bir enkazın ortasında gizlenir. Gelenlerin orada çok fazla vakit geçirmek gibi bir niyeti yoktur ve ağır bir çuvalı bataklığın kıyısına fırlatıverirler. Daha doğrusu çuvalın ağır ve dolu olduğunu bizim kahramanımız uydurur kendi aklından. Çünkü çuvalın yere çarparken çıkardığı tok ses, içinin tıka basa dolu ve oldukça ağır olduğunu düşündürür. Daha sonra, uzaklaşan araca şöyle göz ucuyla bakınca siyah renkli, tek farı kırık ve arazi için modifiye edilmiş bir kamyonet olduğunu görebilir bunun ancak. Araç oradan ayrıldıktan sonra da gidip çuvalı bulur, kontrol eder ve… içinden 14 yaşında, dayak yemiş küçük bir kız çocuğu, yani Celeste çıkınca şaşkına döner. İşte o andan itibaren olaylar gelişir.

Bu aşamada, yazarın olaylara Nile’ın gözünden bakarken tıbbi terimler kullandığı dikkatimi çekti. Yaraların açıldığı kasları, kanayan damarları bir doktor edasıyla okuyucuya anlatıyor. İşte bu durum bende “Evet, tam da beklediğim gibi, bu bir polisiye roman,” hissini pekiştiren bir başka unsur oldu. Ancak gelin görün ki yazarın bir polisiye roman olarak örülmüş cinayetleri anlatacağı beklentisi sayfaları birer birer çevirirken azaldı. Ve Nile ile Celeste arasındaki diyalogların ve ilişkinin seyri geliştikçe doğanın gerçek tükenişini okuyacağım bir kurgu romanla karşı karşıya olduğumun farkına vardım.

Bu arada başkahramanımız aynı zamanda sanrılar gören, günlük hayatında algıladığı olağan objeleri başka imgeler ve olay örüntüleri şeklinde görüp gerçekliğine inanan birisi. Kitabın başında karşılaştığı olayların verdiği heyecan ve panikle gerçekleri çarpıtma hastalığı daha çok nüksediyor tabii ki.  Tam da bu sebepten ötürü romanın başlarında yazar, nadiren Nile ile birlikte bizi de mekân karmaşasına düşürüyor. Nile’ı bir an kendi evindeyken bir sonraki satırda yan komşusunun evindeki kapalı sandığı kurcalarken buluyorsunuz. Sayfalar arasında ilerledikçe Nile’ın oraya nasıl geldiğini merak ederken buldum kendimi. Toplumla, kurallarla ve kendisine yüklenen beklentilerle bir tülü uyuşamıyor ve yazar hem bu uyumsuzluğu hem de beraberinde getirdiği belaları çok zekice esprilerle okuyucuya aktarmayı başarıyor. Nile’ın yaşadıklarını anlatırken kullandığı dil sanki yeraltı edebiyatından bir kitap okuyormuşum gibi bir izlenime sürükledi beni.

Nile karşılaştığı belalar sonucunda Amerika’dan kaçarak, annesinin sözleriyle, “ölümüne bir tatil”e çıkıyor. “Kapadım gözlerimi. Tatil… Tatile ihtiyacın var. Yirmi yıl kadar anca keser seni. Geçmişe değil, onu deneyip beceremedin, geleceğe, yepyeni bir yere gitmelisin. Tüm tatilleri bitirecek, ölümüne bir tatil.”

Ölümüne çıkılan bu tatil de bir şekilde Kanada’ya doğru yöneliyor ve yasa dışı bir sınır geçişi, bir şekilde satın alınan eski bir kilise arazisi ve içindeki bina tüm olay örgüsünü daha da ilgi çekici kılıyor.

Kitabı okurken Celeste’nin günlüğünden doğanın insan tarafından tahrip edilip adeta yok olmaya mahkûm edildiğine etkileyici bir şekilde şahit oluyoruz.  Ama şunu da hissettim, her tükeniş bir direnişle karşılaşır ve tabiat ana en büyük isyankârdır. Zaten bunu en iyi çağrıştıran sözlerden birini kitabın ilk kısmında Nile’ın aklından geçen şu cümlelerle okuyoruz: “Dünyamızın canına okumamız on bin yılımızı almıştı ama biz gittikten sonra doğanın intikamını alışı, beton ormanlarını gerçek ormana çevirmesi en fazla iki yüz yıl sürecekti. 9/11’deki gibi gökdelenleri art arda indirecekti doğa.”

Yazarın dilimize ilk çevrilen eseri olan Sinestezya gibi bu kitap da April Yayıncılık amblemini taşıyor. Editörlüğünü Nazlı Berivan Ak’ın yaptığı kitap dilimize Algan Sezgintüredi tarafından çevrilmiş. Gayet akıcı ve temiz bir çalışma olduğunu söyleyebilirim. Hikâyenin geçtiği Laurentia Bölgesi’ndeki ormanların adeta kokusunu ve nemini okuyucuya hissettiren bu romanı raflarda görmek sanırım içimizi ısıtacak.


İnceleme: Sertaç YAPICI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Tükeniş Kulübü: Bir Direnişin Öyküsü

Ödüllü yazar Jeffrey Moore’un Sinestezya’dan sonra Türkçeye çevrilen ikinci kitabı Tükeniş Kulübü’nü sizler için inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün