Yazarının Kaleminden: Sefer

Murat Başekim, geçtiğimiz ay okurlarıyla buluşan son romanı "Sefer"in yazım hikâyesini anlattı.

Sefer, altıncı kitabım. DG ile başlayan yazarlık serüvenimde ilk teşebbüslerim katıksız, sert, Britanya ekolü gotik anlatıları bu taraflara, bizim iklimlere çekmeye çalışmaktı. DG sevilen, ince, karanlık bir kitap oldu. Bütün gotik edebiyat ve tekinsiz anlatılar sevgimi damıtıp yoğurduğum bir metindi. Doğal olarak, sonrasında o kanaldan, o frekanstan bir devam getirmek yerine Hayal Et Hikayeleri adlı biraz daha progresif, deneysel ve yer yer kara mizah, hiciv ve serüven edebiyatı unsurları barındıran, daha polifonik bir metin yazdım. DG’den daha az kompakt ama daha cüretkar diyebiliriz Hayal Et Hikayeleri adlı kitabım için.

Ve tabii Hayal Et Hikayeleri’nde perdeyi açan, merkezde duran ve perdeyi kapatan üç hikayesiyle Alamancı cadı avcısı Demir Usta ön plana çıktı. 1999’da yarattığım bu karakter o kitapta kendisine belli sayıda yeni sevenler bulmayı başardı. Serüvenlerinin devamı söz konusu olunca ben de gözümü karartıp sırf Demir Abi’nin yeni maceralarını anlatan Demir Dövme Öyküleri’ni kaleme aldım. Bugün bile benim en eğlenerek ve en rahat yazabildiğim metin budur. Bu kez, DG ile doyurduğum gotik keskinliği biraz daha arkaya itip, daha neşeli ama aynı zamanda usulca trajik, hızlı, bir nevi alaturka epik oluşturmaya çalıştım o kitapta. Ve kendi eğilimlerimin beni götürdüğü rota sonunda fark ettim ki, Demir Abi bir nevi yerli kılıç ve büyü kahramanı olarak ortaya çıkmaya başlamış. Demir Dövme Öyküleri benim belki de en şamatalı, en hızlı kitabım ve içindeki iki unsurdan özellikle gurur ve mutluluk duyuyordum: Birincisi, Demir’in dayısı Feridun Dün; ve ikincisi ise Demir’in Cthulhu Mitosu‘na bulaştığı Malumun Celbi öyküsü (Öte yandan kitaptaki favorim Kan Davası öyküsüdür yine de).

Bu arada, daha koyu ve daha geniş ölçekli bir metin olan İskit romanım çıkmıştı. O kitapta bir savaş anlatısı etrafına örülmüş toplum-birey uyuşmazlıklarını dertleşmeye çalışmıştım sayfalarda. İskit atmosferik, melankolik ve tırmanan bir ivmeyle epik bir savaş romanıdır. Üzerinde uzun zaman ve emek harcadığım İskit, FABİSAD jürisi tarafından 2015’te En İyi Roman seçilerek ödüllendirildi.

Bu mutlu edici gelişmeden sonra yeni bir romana dalmak istedim. Yine tarihsel bir çalışma yapmak istediğimi biliyordum; en azından ilk bakışta tarihsel… İskit, M.Ö. 330’larda Avrasya bozkırında geçiyordu. Bir sonraki roman olan Karanlık Çağ ise, M.S. 776’da Batı Avrupa’da başlayacaktı. Çok sevdiğim Orta Çağ’a, en azından Erken Orta Çağ kısmına bu roman sayesinde ulaşmıştım. Bu kez kahramanımız bir Avar askeri idi. Kendisini beklenmedik şekilde, Şarlman-Emeviler-Avarlar arasındaki savaşta, imkansız bir entrikanın içinde buluyordu. Bu arada da kitaba adını veren Karanlık Çağ sadece sekizinci yüzyılı değil, kahramanımızın kitap boyu hesaplaşmaya çalıştığı yaşlılık çağını da kast ediyordu.

Karanlık Çağ, İskit’ten daha hızlı, tırmanışı daha ivmeli ama belki biraz daha az yoğun bir kitaptır. İncelemelerin tam isabetle tespit ettiği gibi, yerli bir kılıç ve büyü (sword and sorcery) edebiyatı teşebbüsüdür. En azından bir boyutu ile.

Tüm bunlardan sonra bir kez daha kendi sound’umu değiştirmek, bir parça da olsa farklı bir şeyler denemek istedim. Bir faktör daha vardı bu arada: İskitler ve Avarlar ile ilgili romanlar yazdıktan sonra belli bakımlardan yanlış anlaşılma ihtimalim söz konusu idi artık. Yerli malzeme kullanmayı iyi bir hikaye anlatabilmek için istiyordum sadece, başka bir gaye ve maksatla değil. Dolayısıyla bu döngüyü nasıl kırarım diye düşünürken ‘Neden Vikinglerle ilgili bir şey yapmıyorum?’ diye bir düşünce geldi. Sonra bu unsuru, bu topraklara nasıl çekiştiririm sorununu kurcalamaya başladım kafamda. Derken bir yol buldum. Kitaptaki ‘Sefer’in rotası, böylece belirmiş oldu. Bu arada kitabın doğmasında tek motivasyonum ‘Haydi Vikingler olsun’ değildi. Ülkedeki bazı trajedilere karşı bir öfke duyuyordum. Çocuklara, gençlere yönelik bazı eziyetler, suistimaller, azaplar beni kızdırıyordu. Sefer, bu kötülüklere kalkışanlara karşı bir tepkidir. Zaten kitabın girişinde de yazdığı gibi bu hikaye, Gece ile gelen canavarlardan korkmamaya çalışan çocuklara ithaf edilmiştir.

Temam bu olunca, biçimi de buna göre kalibre etmeye karar verdim. Sefer gençleri anlatacaktı; ama ben bir okur olarak her tür genç-yetişkin hikayelerden nefret ettiğim için çok dikkatli inşa etmeliydim hikayemi. O yüzden perspektiflerimi değerlendirdim, belli kararlar aldım ve öyküyü buna göre kurdum. Gençler için bir hikayeye kalkıştığıma göre tonumu, akordumu, notalarımı da ona göre çalmaya çalıştım bu parçada. Bu kez hedefim, arka kapakta da yazdığı üzere, klasik serüven edebiyatı anlatıları idi. Sefer’i bir bakıma, hepimizin eskiden okuduğu o unutulmaz ve her anı ile aklımıza kazınan güçlü serüven klasikleri gibi kurmaya çalıştım. Bir yandan da diğer elimde bekleyen Viking unsurları ile hikayemi kuvvetle çarpıştırdım. Kitabın tam ortasında olan bu entegrasyon, konuyu kitabın künyesi yoluyla bilenler için bile—umuyorum ki—şaşırtıcı ve yaratıcı bir sıçrama ile bağlanacaktır. En azından çabam bu idi.

Böylece Sefer istediğim rotada seyretmeye başladı. Yazarken en çok hissettiğim duygu, her zamanki albümlerin aksine bunun bir tür duru, saf, unplugged akustik albüm olduğu idi. Yani elektro gitarların fişini çekmiş, bas gitarları klasik gitarla değiştirmiş ve sert davul tonlarını biraz kısmıştım müziğimde. Kasıtlı olarak belli bir tınıya inip hikayeyi o akorda anlatmak, o anlatı kıvamını tutturmak ve o frekansı sürdürebilmekle gelen keyifti. Eskiden okuyup sevdiğim unsurları yad edip tekrar ziyaret etmiş oldum.

Sefer’in bir diğer istikameti de kanımca ortalığı fazlaca kaplayan ve boğan Anglo-Amerikan menşeli ruhsuz fantezi yığınıdır. Sefer, çocuklara eziyet eden canavarlar kadar, hikayelere eziyet eden klişelerin de üzerine gitmeyi amaçlayan bir seyirde ilerliyor öfkeyle. Sayfalardaki temaları şu an ifşa etmek istemesem de kitabın amaçlarından birinin, belli kadim mitolojileri ait oldukları hakiki kültürlere geri teslim etme ve bunları, anonimleştirildikleri genel, mat, tatsız Amerikan çorbasından koparıp orijinal aromalarına tekrar iade etme çabası olduğunu söyleyebilirim. Ne demek istediğim ve demek istediğimi ne derece başarabildiğim, kitabı okuyanların takdiri olacak elbette.

Benim için ilginç olan, Sefer’de hedeflediğim şeyin ne DG’nin amansız karanlık gotikliği; ne Hayal Et Hikayeleri’nin geniş kalibreli deneysel yarı loş atmosferik yelpazesi; ne Demir Dövme Öyküleri’nin uçuk, şen, adrenalinli aksiyonu; ne İskit’in koyu –ve kendince edebi—epik ağıtları; ne de Karanlık Çağ’ın Doğu ve Batı mitolojilerini çarpıştıran varoluşçu çalkantıları olması idi. Sefer, dizayn olarak hızlı, duraksamayan, otantik, ivmesi sürekli tırmanış halinde, irkiltici, ürkütücü, şaşırtıcı, fırtınalı, heyecanlandırıcı, önce öfkelendirici sonra öfke çıkarıcı, finalde patlayan, katharsis sağlayan bir anlatı olarak tasarlandı. Ve yer yer de komik: Demir Dövme Öyküleri’nde yazdığım renklilikte eğlenceli diyaloglar katmayı başardım metne kendimce. Karakterler de benim için sıcak, candan; merak ve bazen hayranlık uyandırıcı, gözüpek kahraman yoldaşlar, kardeşler oldu benim için.

Sonuç olarak bundan sonra ne yazarım bilmiyorum (birkaç fikrim var); ama gotik edebiyat olasılıklarını kurcalayarak başladığım kendi yazı seferimde, pusula yavaşça serüven edebiyatına eski cazibesini, kılıç ve büyü öykülerine eski haysiyetini iade etmeye çalışma gibi bir misyona dönüştü. Sefer de bu konuda kafa yormalarımın bir meyvesi olarak vücut buldu. İçinde unutulmuş bazı lezzetleri yad etmeye çalıştım ve heyecanlı, öfkeli, adrenalinli, sert bir kapanışı olması için de tüm numaralarımı yaptım. Umarım okurlar sever.

Sefer’in seyrüsefer defterini bu güzel ve sihirli Kayıp Rıhtım’da paylaşırken, şunu belirterek Rıhtım’dan ayrılmak isterim: 2012’den bu yana tüm bunları mümkün kılan nice, nice, nice candan insan oldu. Onca yoğunlukları içinde destekleyen, şans veren, güvenen, özenle kitabı değerlendiren, kesinlikle gerekli takviyeler önermiş editörler; her biri önemli ve büyük yayıncılar; emsalsiz derecede destek ve sevgi gösteren diğer güçlü yazarlar; önemli ve öncül işler yapan, ailemiz Fabisad; ilk günden beri desteğini esirgemeyen Kayıp Rıhtım ve onun kafadaş can dostları. Ve tabii ki okuyanlar. Onlara da daimi minnetimi belirtip, teşekkür etmiş olayım bu Sefer.

Murat Başekim

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarının Kaleminden: Sefer

Murat Başekim, geçtiğimiz ay okurlarıyla buluşan son romanı “Sefer”in yazım hikâyesini anlattı.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün