in ,

Bitmeyecek Öykü: Zamanın Eskitemediği Bir Hikâye

Bitmeyecek Öykü’nün yeniden basılması şerefine Michael Ende’nin bu ölümsüz eserini tekrar inceledik.

“En uzun ve en karanlık geceler bile geçer.”

Bu cümlesiyle Michael Ende, insanlığın tercihleriyle bitmeyecek öyküsüne bir ümit olması adına atıfta bulunur. Bu naif cümle, insanoğluna kainat var oldukça, zorlu hayat mücadelesinde savaşların ve kötülüklerin karanlığına esir olan bu dünyada, onlarsız bir aydınlığı beklerken umutlarını azık yapmayı öğütler bir anlamda. Ümidi, azmi ve fedakar dostlukları merkeze alır Michael Ende’nin “Bitmeyecek Öykü” adlı eseri.

İşte biz de, hazır yeniden basılmışken, ister büyük ister küçük olsun her yaştan okuru barındırdığı cümlelerle hayatlarının geri kalanı boyunca etkisi altına alan, sayfalar bitse de akıllarda hiç “bitmeyen” bu kitabı, Bitmeyecek Öykü’yü inceledik.

Bildikçe anlaşılır, anlaşıldıkça sevilir, sevdikçe de keşfedilir…

Kitabımızın sırlı dünyasına adım atmadan önce, Michael Ende’nin hem eserlerine yansıyan geçmişini hem de vermek istediği mesajları daha iyi anlamak adına, ayrıca yazarlık gibi bir zorlu bir yola girmek isteyenlere kılavuz olur niyetiyle usta kalem erbabını naçizane biraz da olsa tanıtmak istiyoruz.

Michael Andreas Helmuth Ende, 1929’da Münih’in Garmisch semtinde dünyaya geldi. Doğumundan kısa bir süre sonra, sürrealist bir ressam olan babasının mesleğinden dolayı başkent Münih’e taşındılar. İşi hasebiyle babasının bir çok dostlu ve iş arkadaşı vardı burada. Ancak bunlardan kimisi bir zaman sonra hiç bir şey söylenmeden alınıp götürüldü. Daha sonra Nazi baskısının artmasından dolayı işini gizlice yapmak zorunda kaldı ressam baba. Bu üzücü hadiselerin ebeveynlerince evde konuşulmasına küçük Michael’de şahitlik ediyordu. Kelimeler korkunun esaretine girince, suskunluğun öğrenilmesi de kaçınılmazdır. Michael zamanla bu duyduklarının hiç bir şekilde dışarıda anlatılmaması gerektiğini öğrendi.

Genç Ende, 2. Dünya Savaşı’nın bitmesine birkaç hafta kala, 15 yaşında askerliğe çağrıldığına dair bir mektup alır ve onu okuduktan sonra yırtıp, savaşa ve şiddete karşı bir hareket olan Freiheitsaktion Bayern’e katılır. 1948’de Stuttgart’taki Waldorfschule’de lise eğitimini tamamladıktan sonra da Münih’te drama okuluna devam eder. 1953’te mesleki kariyerine tiyatrocu olarak başlayan Michael Ende, bazı yerel tiyatrolarda rol alır ve birkaç kabare oyunu yazar. Ne var ki asıl istediği oyuncu değil, yazar olmaktır. 1954-62 arasında da yerel bir radyoda film yorumcusu olarak çalışır ve ilk defa düzenli bir geliri olur.

Ah başlamak! Seni bulmak da zor ama sabretmek ise en zoru

Yazdığı tiyatro oyunlarıyla pek bir başarı elde edemez usta yazar. Sonunda 1950’de bir çocuk kitabı yazmak için kolları sıvar. İlk başarısını elde ettiği “Jim Düğme ve Lokomotifçi Lukas” kitabının serüvenini şöyle anlatır.

“Bir gün daktilomun başına geçtim ve şu cümleyi yazdım: Lokomotifçi Lukas’ın yaşadığı ülke çok küçüktü. Bu kitabımın ilk cümlesiydi, ne var ki ikinci cümle hakkında ise hiç bir bilgim yoktu. Bir hikaye için bir planım ve fikrim de yoktu. Sonrasında sadece yazdım… bir cümleden diğer bir cümleye… Ve en sonunda aslında yazmanın bir macera olduğunu keşfettim. Hikayem büyüdükçe kahramanlarım da çoğalmaya başladı. Kitabın ilerleyişini şaşkınlıkla izledim. Tıpkı bir iple koca bir örgü yapmaya benzedi yazdıklarım. Bu alışılmadık çalışma biçimini bir ressamın çalışma metoduna benzetirim. Çoğu zaman belirsiz bir fikir, ressamının iş süresince kullandığı materyallerle ilk olduğundan daha da güzel bir hale döner.”

On ay sonra tamamladığı kitabın taslağı, yarım yıl içinde on iki yayınevi tarafından reddedilir. Sebep olarak da hikayenin bir çoçuk kitabı olamayacak kadar uzun olması öne sürülür.

Kim demiş azmin elinden kurtulan olmuş!

Dile kolay! On koca yıl sonra, 1960’da Thienemann Yayınevi kitabı yayınlar. Sonrasında da diğer kitapları da aynı yayınevi tarafından okuyuculara sunulacaktır. Bunu takiben Michael Ende, Almanya’nın en iyi çocuk edebiyat ödülünü kazanır. Bir başarı gelir de, dikensiz olur mu? Eleştiriler de ardı sıra acımasızca gelmeye başlar. Çünkü o tarihlerde fantastik kitaplar çok dikkate değer değildir. Edebiyat dünyasındaki kimi eleştirmenler onu gerçekçilikten uzak olmakla suçlar. Yazdıklarının bu hayatla alakası olmadığını, fazla hayalperestçe olduğunu öne süren yorumlarda bulunurlar. Söylemler ve yazımsal eleştiriler ağırlaşıp yoğunlaştıkça bunalan Ende, eşiyle beraber 1970’de Roma yakınlarına taşınır. İtalya’nın Almanya gibi sert olmadığını, fikirlere fantastik dahi olsa kaliteli olduğu için değer verildiğini ve bu sebepten dolayı bu ülkeyi tercih ettiğini dile getirir. 1973 senesinde de İtalya’da kaleme aldığı “Momo” yayınlanır ve bu zamana kadar dünya çapında yedi milyon satar.

Kısa bir süre sonra tekrar kalemine sarılan usta edebiyatçı, 1979’da “Bitmeyecek Öykü” adlı genç-yetişkin kitabını yazar. On milyon satışla başarının zirvesine tırmanır Michael Ende. Eser 40 dile çevrilir. “Kitaplarımı içindeki çocuğu yaşatan herkes için de yazıyorum,” cümlesini tasdikler şekilde, yetişkinlerce de rağbet görür ve çağdaş edebiyat klasikleri arasında yerini alır. 1984 senesinde film uyarlamasıyla sinema perdelerine taşınır. Ne var ki bu durum yazarı büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Çünkü kitap ile filmi arasında uçurumlar vardır. “Kitabın verdiği mesaj yok sayılmış, geriye yapmacıklıkla ve yapaylıkla dolu bir  melodram sergilenmiş,” şeklinde dile getirir üzüntüsünü ve tepkisini. Bir çok yasal yola başvursa da filmin önüne geçememiş, sonrasında da adının filmden çekilmesini istemiştir.

Edebiyat dünyası ve okurları, bu değerli yazarı 1995’te mide kanseri teşhisiyle 65 yaşında kaybetmiştir. Geriye renkli ve geniş bir fantastik dünya ile hâlâ değerli kitaplarını biz okurlarına bırakmıştır.

Bitmeyecek Öykü, bitmeyecek soru

Yazarlara durmadan sorulan popüler suallerin tahtında, “Bu kitaptaki kahraman siz misiniz?” sorusu oturur. Her kitap, yazarının kalp kasesindeki mürekkepten akıl kalemiyle ortaya çıkar. Gönlünden kalemine akan pırıltılardır kelimeleri. Yaşanmışlığının nakışlarının sözcüklere aksidir kitapları. Yani eser sahibinin DNA’sını taşıması da pek tabiidir. İncelememizin başında amiyane de olsa yazdıklarımız, katip ile kitabını bir ele alıp, meseleye incelikleriyle vakıf olabilmek içindi. Şimdi gelelim eserin kendisine, Bitmeyecek Öykü’ye…

Şişman, gözlüklü, okuldaki arkadaşları tarafından sürekli tartaklanıp alaya alınan on yaşındaki hayalperest bir kitapseverdir Bastian Balthasar Bux. Hayat onun için zorluklarını erken göstermiştir; annesini en ihtiyaç duyacağı zamanda kaybetmiş ve babası da eşinin kaybıyla kendi dünyasına çekilmiştir. Anne şefkatinin eksikliği ve ilgisiz bir babanın duyarsızlığı Bastian’ı  özgüveni olmayan, korkak bir çocuğa dönüştürmüştür. Okurların karşısına da böyle bir atmosferde çıkıverir. Bu hallet-i ruhiyesiyle başladığı bir okul gününde sınıf arkadaşlarının onu dövmek için arkasından kovalamasıyla, küçük arkadaşımız da hikayesine koşar adımlarla giriş yapar.

O yağmurlu günde telaşla sığındığı yer antika kitaplar satan Bay Koraender’in kitapçısıdır. Can havliyle girdiği yere şaşkınlıkla bakınır Bastian. Birdenbire nereden geldiğini kestiremediği bir ses kim olduğunu sorunca da irkilir küçük arkadaşımız. Sesin sahibini bakışlarıyla ararken, her yerde üst üste yığılmış kitaplar ve tavana kadar yükselen raflar takılır bakışlarına. Kendisine hitap eden sert sesin küçük birer tepecik misali yükselen kitapların arkasından geldiğini anlar ve ürkek adımlarla o tarafa gidince bir koltukta oturan, elindeki kitaba pür dikkat gömülmüş ihtiyar dükkan sahibini görür. Kitabı o kadar şevkle karıştırıyordur ki bu durum bir kitapsever kahramanımızın da dikkatini çeker. Açık sözlü Bay Korander çocuklardan hazmetmediğini ifade ettikten sonra, şaşkın küçük muhatabıyla ufak bir sohbete başlamışken telefonun çalmasıyla bölünür sözleri. Yaşlı adam telefona bakmak için kalkarken aşkla karıştırdığı kitabı koltuğa, davetsiz misafirini de arkada bırakır. İlgi merak uyandırır kaidesince, dükkan sahibinin bıraktığı kitap Bastian’ı büyük bir merakla kendine çeker. Bu kısa boşluktan istifade edip kitabın adına bakar ufaklık; “Bitmeyecek Öykü” başlığı adeta dayanılmaz bir şekilde kitabın sahibinin kendisi olduğu fısıldar ona ve cildi kaptığı gibi hızla mekandan uzaklaşır. O kadar olumsuz sıfatlarına artık bir de hırsızlık eklenmiştir.

Arkasına bakmadan koşar sevgili Bastian ve soluğu daha önce de birkaç kez bir görevliyle birlikte çıktığı çatı katında alır ve kapıyı arkasından sıkıca kapatır. Eski, tozlu ve örümcek ağı kaplı yerde çantasındaki bir öğünlük azığıyla kendine bir köşecik yapıp kitabı okumaya başlar.

“Ne İstiyorsan Onu Yap”

Kitap zıtlıkların ve farklılıkların her köşesinde kendisini fark ettirdiği ama herkesin barış içinde yaşadığı rengarenk bir diyardan, Fantazya Ülkesi‘nden bahsetmektedir. Ne var ki bu huzurlu belde ve halkı büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Fantazya’yı adaletle yöneten çocuk imparatoriçe amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Onun günden güne erimesi, ülkede de yok oluşlara sebep olmaktadır. Doğal olarak hem çok sevdikleri imparatoriçenin ölüm tehlikesi altında olması, hem de kendi varlıklarının ve ülkelerinin sırlı kayboluşu halkı alarma geçirmiştir. Her yerden gelen şifacıların ve bilgelerin elleri kolları çaresizlikle bağlanmış, ne yapacaklarını bilemez haldedirler.

Sonrasında çözümün kendi içlerinde olmadığını, ancak Fantazya’nın dışından gelen bir çocuk kendisine yeni bir isim verirse iyileşeceğini açıklar sevgili imparatoriçe. Bu kurtarıcıyı bulma göreviyse Atreju adındaki yeşil derili ve cesur bir çocuğa verilir. Böylece biz de Fantazya’nın kahraman çocuğu Atreju ve yol arkadaşı Uğur Ejderhası Fuchur’la tanışmış oluruz. Çocuk imparatoriçe bu zorlu yolculukta Atreju’ya yol göstermesi, cesaret vermesi ve onu asıl sahibine ulaştırılması için AURYN kolyesini verir ona. Kolyenin bir yüzünde birbirinin kuyruğunu ısıran iki yılan figürü, arkasında da “Ne İstiyorsan Onu Yap” yazısı vardır.

Bastian sayfaları çevirdikçe bir yandan kendisine eşlik eden korku, açlık ve susuzluğuyla mücadele eder. Diğer yandan da kitabın sihirli ve gizemli bir şekilde verdiği hislerle dolup taşarak merak ve heyecanla okumasından ödün vermez.

Atreju ve Uğur Ejderhası beraber gökyüzünde süzülürken, bir maceradan ötekine geçerken, bizler de değerli bir amaç için başlanılan bir arkadaşlığın nasıl kopmaz bir dostluğa dönüştüğüne şahitlik ederiz. Olaylar Bastian’ı da çok heyecanlandırır ve bazen kendini tutamayıp çığlıklar atar. Bu sesleri kitabın sayfalarındaki yeşil derili arkadaşı da duyar. Yollar uzadıkça bu iki arkadaşımız aradıkları kahramanı Fantazya sınırlarının dışında bulabileceklerini öğrenirler. Fakat bu diyarlar sınırsızdır… bunu nasıl yapacaklarına dair en ufak bir bilgileri de olmayınca, Fildişi Kulesi’nde yaşayan çocuk imparatoriçenin yanına dönüp ondan yardım almak isterler. Lâkin oraya vardıklarında oldukça hasta ve yorgun bir kız çocuğuyla karşılaşırlar. Aralarında geçen konuşmada bir ara Bastian ile imparatoriçe göz göze gelir ve çatı katındaki kahramanımız ona “Ay Çocuk” diye seslenir.

Bastian’ın tek başına gelemeyeceğini anlayan çocuk imparatoriçe olaya kendisinin el atması gerektiğini anlar, Gezer Dağı ihtiyarına gider ve ondan yardım ister. İhtiyardan Fantazya’nın hikayesini okumasını ister. Şu işe bakın ki hikayede geçenler küçük tombul Bastian’ın kısa bir süre önce yaşadığı son saatlerdir aslında. Bundan sonra daha da keyifli ve sürükleyici olaylar birbirini takip ededursun, çatı katındaki aç ve susuz arkadaşımızın Fanyazya’ya nasıl gittiğini, orada neler yaşadığını siz değerli okurlarımızın keşfine havale ediyoruz.

Kitaba dair izlenimlerimiz

Okumaya başladıktan bir süre sonra (yarısına geldiğimde) Bastian’ın olaylara ne zaman aktif olarak dahil olacağını merak edip durdum. Bu gerçekleşince bu sefer de kitaptan ne zaman kopacağını bekledim. İtiraf etmem gerekir ki şimdiye dek yazdığım en zor inceleme oldu bu kitap benim için. Çünkü çok fazla olay, kahraman ve mekan olunca yazmak da giderek çetrefilli bir hal alıyordu. Michael Ende’nin izlediğim bir röportajında Bitmeyecek Öykü‘yü yazarken aynı sorunları yaşadığını, hatta yayınevini uzun bir süre beklettiğini ve şu ifadelerini kullandığını dinlemiştim:

“Uzun bir süre Bastian’ı Fantazya’dan nasıl geri getireceğimi bulamadım ve en sonunda bunu başardığımda aradan epey zaman geçmişti.”

Bu durum kitabın ruhuna işlemiş demeden edemeyeceğim.

Yazar, kahramanımız için bir kimlik arayışı niteliği taşıyan bu serüvende bir çocuğun dünyası vasıtasıyla insandaki gelgitleri, almış olduğu karaların sonuçlarının bedellerini, istekleri uğrunda kaybettiklerinin tekrar kazanımının zorluğunu olay örgüsüne başarılı şekilde yansıtmış. Michael Ende’nin hayatından da gördüğümüz gibi o da zorlu bir zamanın çocuğu olarak büyümüştür. Zorbalıkların, ayırımların ve zulmülerin olduğu bir zamana şahitlik etmiş, büyüklerin dünyasının acımasızlığını çocuk yaşıyla sindirmiştir. Hem Bitmeyecek Öykü‘de hem de Momo‘da yalnız, içine kapanık bir çocuk figürüyle karşımıza çıkan yazar, bir nevi çocukluğunun tekliğini ve iç dünyasındaki mücadeleleri bizlerle paylaşıyor aslında. Kötülüklerin ve yıkımların karşısına çocuk masumiyetinin ve dostlukların verdiği güçle çıkıyor. İnsanın hayat yolunda olan değişimini fantastik ve simgesel ögelerle işlerken her yaştan insanın okuduğunda kendinden bir parça bulacağı mesajlar veriyor kitaplarında. Ressam bir babanın çocuğu olması da ürettiği renkli dünyalarda ve karakterlerde kendini bir hayli gösteriyor.

Kitapseverler için bir kitabın bitiminde, geride belleklerinde ve yüreklerinde eserin özgül ağırlığı nispetinde bazı izler kalır. Kimi kısa soluklu kimi de hem uzun soluklu hem de silinmez olur. Bu ikinci kategoridekiler, ayrıca o yolu beraber yürüme arzusu taşıyacağınız türden olurlar. Bitmeyecek Öykü de şahsen tekrar okumak isteyeceğim ve okunmasını da tavsiye edeceklerim arasında. Azim, kararlılık, hedefe kilitlenme, dostluk, vefa vb. bir çok hasleti irdelerken, şartlar ne olursa olsun aslında tercihlerimizin sonuçlarını yaşadığımızı, ben merkezli bir hayatın bizlerden neler alıp götürdüğünü ve yalnızlaştırdığını, sınır tanımaz isteklerimizi sadece kendimize endekslediğimizde hayatı güzelleştiren dostlukları, barışı ve huzuru nasıl da elimizin tersiyle itip canavarlaştığımızın resmini çizmiş değerli yazar.

Kitabın ilk Türkçe baskısı Kabalcı Yayınevi’nden çıkmış ve çevirisi de Saadet Özkal’ın kaleminden okuyucuyla buluşmuş. Uzun bir süredir baskısı olmayan bu kitabı şimdilerde aynı çevirmenin eşliğinde Pegasus Yayınevi tekrar bizlere kazandırdı. Kapak dizaynının orijinal baskıyla aynı olması beni ayrı bir sevindirdi. Emeği geçen herkese bir kez daha teşekkür ediyor ve bu gibi güzelliklerin ardı arkası kesilmesin temennisinde bulunuyoruz. Son sözü de kitabımıza bırakıyoruz.

“Her gerçek öykü bir Bitmeyecek Öykü’dür.”

Oyla!

Çiğdem Schmidt

Zaman, boyut ve madde ile durmadan müzakere eden bir Kuantum fizikçiyim. En küçüğün arkasından koşarken, en büyük olanı anlayıp, yakalama ümidi taşıyan bir akademisyenim. Şu sıralarda da nanoteknoloji ile beraber keşiflerin peşindeyim. Almanya'da yaşıyorum. Güzel bir tesadüf sonucu Kayıp Rıhtım'ı keşfedip, seyre daldım. Karşıdan seyrederken, şimdi de bir vesileyle
Rıhtım'a geçtim. Bilimkurgu, fantastik kitaplar başta olmak üzere her kitabı okumayı seven bir okurum. Uzun bir süredir de (bencillik edip, kendime sakladığım) öykü ve denemeler yazıyorum.

10 Yorum BULUNUYOR


  1. Avatar for Agape Agape dedi ki:

    Bu incelemeye tek bir yorum bile gelmemesi ve sadece iki beğeni almış olması beni derinden üzdü. Bastian’ın hikayesini okuyup da kendinden bir parça bulamayacak bir çocukluk var mıdır acaba? Michael Ende’nin yıllarca raflarda durmuş olmasına rağmen üzerine ne kadar az konuşulduğunu görmek beni hep şaşırtmıştır.

    Ben bir kitabı elzem olmadıkça asla ikinci defa okumam. Üçüncü kez ise hiç okumam. Okunacak çok şey varken kısıtlı hayatımı aynı eserlere harcamayı sevmiyorum. Elbette istisnaları var. Ende ise bu istisnalardan birisidir. Ne zaman kendimi çaresiz, hayattan kopmuş, ötekileştirilmiş, yorgun, karamsar, mutsuz hissetsem kendimi hep Bitmeyecek Öykü’ye sarılır bulurum. Beylik laflar etmeyi sevmem, fanatiklikten de hiç haz etmem ama bu kitap kesinlikle daha fazla ilgiyi ve okumayı hak ediyor demeden de edemiyorum. Bende eski baskısı vardı çok sevdiğim bir dostuma hediye ettim. Şimdi ona emanet. Evet gerçekten o bir emanet. Bütün yalnızlığım o kitabın sayfalarında yıllarca birikti. Yeni baskısını da çok beğendim ve hemen edindim. Yine de biraz parlak geldi. İnsan alıştığını arıyor. İster istemez.

    İnceleme güzel olmuş. Kim yazmışsa ellerine sağlık. Zorlayıcı olduğundan bahsedilmiş. İnsan bir anda öyle çok şey demek istiyor ve anlatmak istiyor ki, öyle çok dolu dolu ki kitap ne deseniz hep bir seyler unutmuş gibi oluyor insan. Bunu hissettim incelemede.

    Eğer içinizden bir ses, bir gün size bu kitabın adını fısıldarsa alıp okumanızı tavsiye ederim.

  2. Avatar for erce erce dedi ki:

    Ben bunu cocukken bitmeyen hikaye olarak sinemada izlemistim. Ne guzel gunlerdi ya…iyiki tekrar ust sitaya gelmis kitabini alma sansina sahip oldum

  3. Avatar for Agape Agape dedi ki:

    O film çok kötüydü yalnız… Yazar bile bundan hiç memnun olmadı. O günün şartıyla belki kötü oldu. Yine de kitaptan sonra izlemek işkenceye dönüşüyor.

  4. Avatar for Bay_Karamsar Bay_Karamsar dedi ki:

    Hikâyelerin kökeni nedir? Neden hikâyelere yöneliriz? Yeri gelince neden hikâyelerle kavga ederiz? Hikâyelerde ne ararız, ne buluruz? Hikâye denen aynayı kim tutar, aynadan yansıyan şeylerin özü nedir?.. Hikâye ve hikâyecilik üzerine pek çok soru var. Bitmeyecek Öykü, tek bir hikâyeye bağlanmış yan hikâyecikler eşliğinde o sorulara yanıt veriyor.

    Ana karakterin gerçek dünyadaki problemlerden muzdarip, ne yapacağını bilmeyen bir okur olması her şeyin anahtarı. Bu sebeple kitabı okudukça hikâyenin devam etmesi de ana kurgunun can damarı. Sonuçta, okur okumadıkça hikâyede ne olduğunu öğrenemez. Bu yüzden okur okuyana kadar yazılı metin canlanmaz. Hikâye zihinde canlandırılana kadar yoktur, ölüdür, hiç olmamış gibidir. Olay örgüsü de bu duruma göre kurgulanıyor; okur okudukça öğrenmek istediği hikâye yazılıp canlanıyor. Hikâyeyi o yazmıyor elbette. İhtiyaç duyduğu hikâye, kendi başınabuyrukluğuyla ortaya çıkıyor. Kontrol etmiyor. Sadece dile gelmesine önayak oluyor. Ne de olsa okur öğrenmek istemezse zihinde canlandırmak, hikâyenin anlamını vs. yine okur nezdinde önemsiz demek.

    Evet, hikâyeler içinde neler olup bittiği öğrenilmek istenilen ve bu vesileyle var olan şeyler. Ancak bu öğrenme katman katman. Okur, gerçek dünyada imrendiği, arzuladığı, bulamadığını düşündüğü, yoksunluğunu çektiği imajlara ve temsillere çekiliyor, hikâyede hep onları arıyor. Okur onların peşinden sürüklenirken hikâyenin diğer katmanlarına çekiliyor. Bu katmanlarda okurun hazzetmediği, kabullenemediği, elinden gelse değiştirmek için uğraşacağı pek çok şey var. Okur, arzulanan hayaller ile arzulanmayan gerçeklikler arasında bocalıyor. Hikâye içerisinde birine ulaşmaya çalışırken diğerini kendinden uzaklaştırmaya çabalar. Burada ilginç olan şey, okur keyif verenin peşine takılırsa zihnen hikâye evreninden asla çıkamayacağı, kendi gerçekliğine dönemeyeceği ya da dönse de bunun sağlıklı bir dönüş olamayabileceği sorunu; hikâyeyi kendi gerçeklerinden kaçmak ve ait olduğu gerçeklikle yüzleşmekten kaçınmak için bir araç gibi kullanma hatasına düşmek. Okur bu tuzağa kendi kendisini güle oynaya düşürür. Çünkü insan doğası gereği olumsuzdan kaçıp olumluya yönelme eğilimindedir. Hayatta kalmak için gerekli bir güdü. Lakin hayatın karmaşasında var olabilmek, ben olabilmek için neyin gerçekten olumlu neyin gerçekten olumsuz olduğunu kestirebilmek gerek. Okur gerçek dünyada nasıl ambalajlara kanıp yanlış/hatalı mutlulukların peşine takılabiliyorsa kurmacada da hemen hemen aynı yüzeyselliğin yanılgısına düşebiliyor. Okur, yönlendirmelerle işaret edilen yolun ve yolculuğun kendisini nereye vardıracağına değil, yön tabelalarının güzelliğine takılıp kalıyor gibi. Okurun bu tuzaktan kurtulabilmesinin tek yolu kurtulmaya/uzaklaşmaya/kaçınmaya çalıştığı şeylerin kendi iç dünysında ne manaya geldiği düşünüp anlamlandırmak. Hikâyeyle çıkılan yolculuğun tüm zahmetlerini kabullenip nasıl bir yolda ne yöne doğru sürüklendiğinin farkına varmak, tek çözüm. O sayede hikâye okurun zihninde tatmin edici bir sona varabilir. Böylece okur, hikâyenin gerçekliğinde ait olduğu gerçeklitke farkına varamadığı, bildiğini bilemediği, ihtiyaç duyduğu asıl şeylerin ayırdına varabilir. Hayallerde öğrendiği kendi hakikatini gerçek dünyaya taşıyabilir.

    Bu denkleme hikâyeleri var eden hayalgücü eklenince durum daha da ilginçleşiyor. Hikâyeler, başkalarının (eser sahibinin) bilgi, deneyim ve görüşleri ışığında harekete geçen hayal güçlerinin ürünü. Okurlar da kendi arzu ve beklentileri doğrultusunda hayalgüçlerini çalıştırarak hikâyeleri zihinlerinde canlandırıyorlar. Bu ortak noktaya göre, hikâyeler iki kere doğuyor, denebilir. Bunlardan ilki yazılırken, ikincisi okurken. Eser sahibi kendi içinde tutarlı bir bütün tasarlayarak, okur da o tasarıdaki parçaları kendince anlamlı bir bütüne yorarak hikâyeye can verir. Hayalgücünden doğan bu yeniden üretim döngüsü Bitmeyecek Öykü’de yazar ve okuru aynı kişi yaparak temsil ediliyor. Çok aykırı bir temsil değil. Hikâyeler, başkasının da olsa bir zihnin ürünü ve yine bir başka zihnin çabalarıyla anlaşılabilirler. Hikâyeler, insan zihni tarafından yine insanlar için üretilmiş şeyler. Bir bakıma hikâyeler vasıtasıyla kendi zihinlerimize yolculuk ediyoruz. Hikâyelerde/Zihnimizde, bizi oraya hapsedecek (dış dünyaya kapanıp, iç dünyaya çekecek) ya da gerçek dünyada zorlandığımızda can havliyle oraya kaçırtacak -ayartıcı- şeyler de mevcut; dış dünya ile iç dünya arasındaki dengeyi sağlamamıza yarayacak, hayatı daha sağlıklı deneyim etmemizi sağlayacak -kavraması zor ama mühim- şeyler de mevcut. Soru, kendi hayallerimize aldanmadan/zihnin tekinsiz noktalarına takılmadan doğru sorunun peşinden doğru cevaba ulaşıp ulaşamayacağımız.

    Bitmeyecek Öykü’ün ana karakterinin çıktığu büyülü yolculuk tamı tamına bu. Ana kahramanımız aşama aşama kendi zihnine hayaller vasıtasıyla yolculuk ediyor. İlk önce imrendiği, olmak istediği kahramın macerasını takip ediyor; asıl kahraman olamamanın verdiği ıstrırapla gizli arzuları kabarıyor. İkinci aşamada kahraman kendisi oluyor, üstelik hayali dünyada arzularını gerçekleştirme fırsatı buluyor; bir önceki ıstırabının acısnı çıkarıyor. Üçüncü aşamada özendiği kahramanı onu durdurmaya çalıştığı için kötü(!) rolüne bürünüyor; bu noktada hikâyenin/zihninin sonsuzluğuna kapılıyor, hayat verdiği dünyanın kontrolüne giriyor ve bu durumu düzeltmek önce özenip sonra reddettiği kahramana düşüyor. Dördüncü aşamada daldığı hayal alemindeki hazcı kararların bedellerini ödemeye başlıyor; hikâyedeki/zihnindeki olumlu şeylere odaklanmışken bilişsel yetenekleri aşınıyor, orada olma amacından uzaklaştıkça sebep ve sonuç arasındaki bağı kaybediyor, bu da kimlik bilincini aşındırıyor. Beşinci aşamada bilinçsizce asıl arzusuna ulaşıyor, bu sayede reddettiği kahraman da kaybettiklerini geri getirebilmek için ortaya çıkıyor; yok oluşa götüren şeyler de kurtuluşa götüren şeyler de hikâyenin/zihinin temellerinde mevcut, sorun yaratan şeyler yok olmadığı gibi çözüm yaratan şeyler de yok olmuyor.

  5. Avatar for ahmedgumus ahmedgumus dedi ki:

    Kesinlikle katılıyorum. Yalnız Bitmeyecek Öykü üzerine ne kadar az konuşulduğunu görmek sizi şaşıtmamalıydı aslında. Kitap bunun cevabını veriyor zaten. Hayallleri tükenmiş, çocukluğundaki güzel şeyleri, mutlulukları unutmuş, kalbimizi içten içe çürüten hevesler peşinde koşan biz değil miyiz?

Söyleyeceklerin mi var? Forum'a gelip sohbete katıl.

2 cevap daha var.

10 Yorum

Yorum Yap
  1. Çok güzel bir inceleme olmuş. Bitmeyecek Öykü zaten Michael Ende’nin çok severek ve çok kez okuduğum eseri. Böylesine güzel hazırlanmış bir inceleme yazısını okumuş olmak çok keyifli oldu. Bu yazıdan sonra sanırım kitabımı tekrar raftan alıp okumaya başlayacağım. Ancak şöyle küçük bir düzeltme geçmek istiyorum, kitabın ilk baskısı 1986 Ren yayın evi tarafından yapıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Marvel’in En Uzun Soluklu Tuhaflığı Geliyor: Inhumans

Diskdünya 12: “Cadılar Dışarıda” Tekrar Bizlerle