Black Mirror Ekseninde İletişimin Hayatımızdaki Yeri

İletişimin hayatımızdaki yerine Black Mirror'ın tüyler ürperten bölümleri eşliğinde göz atalım.

Ütopyanın Doğuşu

Ütopya, MÖ 360-380 civarında kaleme alınan Platon’un Devlet adlı eseriyle giriyor edebiyat dünyasına. Platon’un “ütopya”sını izleyen nice eserler yazılıyor günümüze dek, her ne kadar ona adını More verecek olsa da.

More’un Utopia’sı, Bacon’ın Yeni Atlantis’i, Campanella’nın Güneş Ülke’si ve Morris’in Gelecekten Anılar’ı türün en bilindik, diğerlerine oranla daha fazla benimsenen eserlerindendir. Ütopya olgusunun hemen hemen edebiyat tarihiyle yaşıt olduğunu söylemek pekâlâ mümkün. Bu da insanoğlunun içinde barındırdığı umudun kanıtı olarak literatüre yansımıştır; zira ütopya demek, geleceğe dair iyimser bir senaryo demektir. Yaşanan türlü olumsuzluklara rağmen umudu yitirmemek ve güçlü bir şekilde ayakta kalabilmek…

Distopyanın doğuşunu izlemek içinse yalnızca 19. yüzyıla seyahat etmek yetecektir. Yüzyıllar geçtikçe dünyanın mutlak hakimi olduğunu iddia eden insanoğlu içindeki gezegene iyi davranmamaya başlayacak ve bunun sonucunda da vahim tablolar ortaya çıkacaktır. Dünyanın her yerinde yaşanan yıkımın, vahşetin doruk noktasına ulaştığı 19. ve 20. yüzyıllarda sanatın her dalına tartışmasız bir hüzün hakimdir. Yıkılmaz sanat eserlerinden biri olarak edebiyat da bundan nasibini alacak ve 1800’lü yılların sonundan başlayarak günümüze dek içinde umut barındırmayan, karanlık senaryoların yer aldığı kitaplar türemeye başlayacaktır.

utopia dstyopia

Ütopya Karşıtı Bir Tür Olarak Distopya

Distopyanın öncülerinden biri hiç kuşkusuz Herbert George Wells’tir, nam-ı diğer modern bilimkurgunun babası. Wells’in 1895 yılında kaleme aldığı Zaman Makinesi, zamanda yolculuk yapan bir gezginin, 802.701 yılına gitmesini ve orada insanlığın geldiği korkutucu seviyeyi döndükten sonra dostlarına aktarışının öyküsüdür.

Bu eserin ardından yazılmaya başlanan distopyalar, gerçekleşmesi muhtemel acı sonumuzu farklı fikirler aracılığıyla sunmaya başladı. Bunun sonucunda tarihe ve edebiyata damgasını vurmuş, “Kara Dörtleme” olarak adlandırılan eserler orta çıkmıştır ve türün en iyileri oldukları kabul edilmektedir.

Yevgeni Zamyatin’in “Biz”i, Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sı, George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ü ve Ray Bradbury’nin “Fahrenheit 451″i bu dörtleme içinde yer alan eserlerdir. Bu eserler haricinde de bu türde kalem oynatan yazarlar yok değildir. Stanislaw Lem, James Graham Ballard, Harry Harrison, William Golding, Anthony Burgess, Katherine Burdekin, Ursula Kroeber Le Guin gibi yazarların eserleri türün iyi örneklerindendir.

sinemada distopya

Sinemada Distopya İzleri

Edebiyatın ardından daha da gözde bir tür haline gelen distopya, sinemada da kendisine yer bulmaya başlamıştır. Fakat yine de, her türde olduğu gibi distopyanın da sinema perdesine edebiyattan beslenerek çıktığını söylemek mümkün. Üstte ismi geçen Kara Dörtleme’nin her birinin farklı film uyarlamaları mevcuttur. Bu filmler, kitapları kadar ilgi görmese de, bu türün daha fazla kişiye ulaşmasında başrol oynadıkları aşikardır. Metropolis’le başlayan süreç Maymunlar Gezegeni (Planet of the Apes), Soylent Green, Hayal Şehir (Logan’s Run), Bıçak Sırtı (Blade Runner) gibi filmlerle devam etmiş ve günümüzde de Matrix, Snowpiercer, Son Umut (Children of Men) gibi filmlerle daha geniş kitlelere yayılmıştır.

Sinemada da kendisini kanıtlayan distopyanın bir sonraki adımı ise “beyaz cam” olmuştur. Televizyon ekranlarında bugüne dek yayımlanan distopik diziler bir elin parmaklarını geçmeyecek denli azdır ve içlerinde kalıcı olmayı başaran pek çıkmamıştır. Black Mirror ise 2011 yılında yayın hayatına başlayarak bu açığı başarılı bir şekilde doldurmuştur.

Yüzümüze Tokat Gibi Çarpan Dizi: Black Mirror

Büyük bir hızla gelişen teknolojinin hayatımızdaki birçok olguyu kökünden değiştirdiği aşikar. Günlük ihtiyaçlarımız başta olmak üzere, kişisel zevklerimize de hitap eder niteliklere bürünen bu sihirli değnek, kimi zaman da başımızın belası olabilmekte. Fakat buna rağmen, hayatımızın birçok alanında teknolojinin kötü yanlarından ziyade, iyi yanlarından bahsedilmekte. Fakat insanlığa gerekli olan ve bakış açımızı değiştiren kısmı hiç kuşkusuz aynanın “karanlık” tarafı.

Günümüz dünyasında teknoloji bir araç olmaktan çıkmış durumda. Tıpkı vücudumuzun bir parçasıymış da ondan kopamıyormuşuz gibi. Aslında kopmak istemediğimiz de bir gerçek. Tüm dünyanın sanal olarak içine sıkıştırıldığını düşündüğümüzde bu duruma bir açıklama getirmiş oluyoruz belki, ama bu demek değil ki yaptığımız doğru. Bir iletişim aracı olarak kullanabildiğimiz interneti hayatımızın merkezine oturtmanın hiçbir mantıklı açıklaması olmadığı gibi, birçok yönden zararları da mevcuttur. Hayatımızı kolaylaştırmasını beklediğimiz teknolojinin aslında avucuna aldığı tüm insanları kölesi olarak kullandığını görmek çok da zor değildir. Bunun önüne geçmekse yine bizlere düşmektedir.

Bunu amaçlayarak yola çıkıyor dizinin yaratıcısı Charlie Brooker ve okuduğu tüm o distopik romanların sentezi olabilecek bir yapıma imza atıyor. Distopya yazarlarına saygı duruşunda bulunuyor.

bmtYs_cK “Teknoloji iyi güzel de, bakın, kötü yanları da var!” diyor Charlie Brooker, teknoloji ve insan ilişkisini çok iyi bir şekilde çözümleyerek adeta nokta tespitleri yapıyor. İngilizler’den oluşan bir ekiple, iyi bir prodüksiyon ve sinematografi eşliğinde korkutucu gelecek kurgularını yüzümüze tokat gibi çarpıyor.

İlerleyen teknolojinin gelecekte ulaşacağı boyutlarını hayal edip, insan yaşamına ne gibi etkilerinin olabileceğini kurgulayan ve bunu gerçekten çok başarılı bir şekilde önümüze koyan İngiliz yapımı bir mini dizi Black Mirror. Dizinin bugüne dek yayımlanan toplam 7 bölümü mevcut. Tüm bu bölümlerin ortak paydası ise, hayatımızı kolaylaştırması beklenen teknolojinin ve teknolojinin getirdiği en büyük değişikliklerden biri olan iletişim araçlarının bizi nasıl avucuna aldığı ve sosyal yaşantımızı nasıl da alt üst ettiği.

Bakın Charlie Brooker diziyi kendi sözleriyle nasıl tanımlıyor:

“Eğer teknoloji bir uyuşturucuysa -ki uyuşturucu gibi hissettiriyor- peki o zaman, yan etkileri nelerdir? Bu -zevk ve rahatsızlık arasındaki- bölge, yeni drama serisi Black Mirror’ın olduğu yer. Adında belirtilen ‘Kara Ayna’yı her duvarda, masada ve avucunuzun içinde bulacaksınız: Soğuk, parlak bir tv ekranı, bir monitör, bir akıllı telefon…”

Bölüm Analizleri

2011 yılında İngiliz Channel 4 kanalında izleyicilerle buluşan 3 bölümlük Black Mirror, sessiz ve derinden ilerleyerek tüm dünyaya dalga dalga yayılmıştı. Yayımlandığı her ülkede büyük sükse yapan ve aynı zamanda internet üzerinden seyreden her bünyede kalıcı etkiler bırakan dizi, 2 yıl sonra 2013 yılında 3 yeni bölümle daha devam etmişti. 2014 yılından 2015’e geçerken 1 adet de “noel özel” bölümü eklenmişti bu mini koleksiyona. Mad Men dizisinden tanıdığımız John Hamm’ın başrolde olduğu özel bölüm, büyük kitlelerce dizinin en iyi bölümü unvanına da sahiptir aynı zamanda.

black mirror bolum

The National Anthem adlı bölümle başlayan Black Mirror, daha ilk bölümüyle sıra dışı olduğunu kanıtlamış ve izleyenlerine acımadığını göstermişti. Sosyal medyanın gücünü gözümüze sokan bu bölüm, İngiltere başbakanını merkezine oturtarak çok cesur bir yapım olduğunu kanıtlamakta da gecikmemişti.

Bir ülkenin başbakanı tüm dünyanın gözü önünde canlı yayında bir domuzla cinsel ilişkiye girebilir mi? İşte dizinin bu bölümü bizlere bu soruyu yöneltiyor ve izleyicilerini can yakan noktalardan vuruyor. Sabah uyandığında böyle bir video ile karşılaşan başbakan, videonun internetten silinmesini ve prensesi kaçıran kişiye ne kadar fidye istiyorsa verilmesini emrediyor. Ama duyduğu cümle anında soğuk terler içinde kalmasına yetiyor:

“Prensesi kaçıran kişi para değil, sizin canlı yayında bir domuzla ilişkiye girmenizi talep ediyor.”

Birkaç saniye sonra ise, bunun bir şaka olduğunu ve hiç de komik olmadığını dile getiren başbakan, etrafındakilere bu tavırlarından derhal vazgeçmeleri gerektiğini söylemektedir. Ama hayır, olay gerçektir ve yapmaması halinde prenses öldürülecektir.

O güne dek dünyanın her yerinde kaçırma eylemlerinin büyük bir bölümü yüklü miktarda para anlamına gelmektedir, bu olay ise bir istisnadır. Böyle bir istek karşısında afallayan devletin zirvesi tedirgindir zira önlerinde sadece saatler vardır.

Video birkaç dakika içerisinde Youtube’dan silinse de, yayılması için o süre yeterlidir ve silindikçe koskoca internet uzayına yenileri yüklenmektedir. Facebook ve Twitter gibi iletişim araçlarında ise konu en çok konuşulanlar arasına yükselmiştir. Tüm ülkenin hatta dünyanın gözü bu ilginç olayın üzerindedir. Kısaca, internetin gücü, insanoğlunu alt etmiştir. Hemen her gün eğlence ve başka insanlarla “etkileşim aracı” olarak kullandığımız internetin hayatımızı zora sokuşunu ve geri dönüşü olmayan bir yola girmemizin an meselesi olduğunu hatırlatmasını endişeli gözlerle takip ediyoruz ekrandan.

Öte yandan, işin politik yönüne de bakmak gerekiyor zira yaratılan algıyla birlikte başbakanın bu iğrenç olayı sergilemekten başka çaresi kalmıyor. Yapmadığı takdirde, kendi gururunu bir canın üzerinde tutacaktır, bunun sonucunda oyları düşecektir, uluslararası arenada ise karizması çizilecektir. Kendisinin ve ülkesinin geleceği adına bunu yapmak zorunda olduğunu kabullenecektir.

Başbakanın domuzla canlı yayında ilişkiye girdiği andan yarım saat önce serbest bırakılan prenses ıssız Londra caddelerinde düşe kalka ilerlemektedir. Issız evet, çünkü bu eylemi gerçekleştiren kişinin amacı ne para ne de prestijdir. Ne idüğü belirsiz bir dünyada robotlaşan insanlardan sıkılmış ve artık yaşamak istemeyen bir adamın, giderayak insanlara ders vermesinin öyküsüdür aslında bu.

Bölüm boyunca hemen her sahnede insanların ellerinde yer alan telefon, tablet gibi aletler ve her evde, ofiste bulunan televizyon, bilgisayar gibi araçların o simsiyah ekranlarını gördüğümüzde aslında dizinin ana temasını çok net anlayabilmekteyiz. “Kara ayna”larımıza hapsolduğumuz bir dünyada bir cengaverin çıkıp ülkenin en büyük ismini herkesin önünde rezil etme amacı gütmesi ve insanlığa verdiği unutulmaz ders bölümün finalinde içimizi ürpertiyor.

Bölüm başlı başına iyi bir sosyal medya eleştirisidir kısaca. İşin insanlık tarafına baktığımız zamansa, aklımıza şu soru geliyor:

İnsan hayatı, milyonlarca insanın gözü önünde ahlaksız bir davranış sergileyecek kadar değerli midir gerçekten de?

Elimizde bulunan siyah ekranlı aleti bir süreliğine uzak bir yere koyuyor ve düşünmeye başlıyoruz.

black mirror bolum 2

Fifteen Millions Merits kelimenin tam anlamıyla distopik bir düzenin hakim olduğu romanları çağrıştırıyor bize. En başta aklımıza gelen kitaplarsa yine oldukça tanıdıklar: Cesur Yeni Dünya, Biz, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Fahrenheit 451. Aldous Huxley’nin başyapıtı Cesur Yeni Dünya’dakine çok benzer bir senaryo ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün.

Ünlü romanında Huxley, insanların gelecekte doğadan kopuk bir yaşam süreceklerini, anne baba kavramlarının yok olduğunu, insanların tüplerden çıkmaya başladığını, ahlak, din gibi kavramların kökten yok edildiğini, uykuda eğitimlerle insanların robotik bir mekanizmaya dönüştürüldüğünü tasvir etmektedir. İlk bakışta duyan herkese ürkütücü gelen bu gelecek kurgusunda aslında tüm insanlar mutludur ve bunun sebebi de her duruma uygun minik hapların bulunmasıdır. O anki ruh halinin tam tersine dönüşmek için onunla ilgili hapı yutmak yeterlidir. İşte bu kadar basittir Huxley’nin dünyasında mutlu olmak.

İnsanlık bu hale nasıl gelmiştir? Nasıl olur da o kadar insan bu düzenden şikayet etmemektedir? Elbette böyle bir sistemin arkasında çok daha büyük bir mekanizma bulunmaktadır. Günümüz dünyasındaki partilerin görevini üstlenmiş olan üst yönetimler, insanlığa böyle bir geleceği reva görmüşlerdir. Hiçbir söz hakkına sahip olmayan insanlar değersizleştirilmiştir. İnsan hayatı bir nevi yok sayılmıştır ve onlar sadece nefes alması gereken organizmalardır. Hatta bazen nefes almamaları gerektiğine dahi sistem karar vermektedir.

Rus yazar Zamyatin’in Biz’inde attığı temellerin üzerine inşa edilen Cesur Yeni Dünya’da Mustafa Mond çıkar karşımıza. Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanında ise Büyük Birader her yerden bizi gözetlemektedir. Bradbury’nin kitapsız bir geleceği öngördüğü romanı Fahrenheit 451’de ise televizyon insanları etkisi altına almıştır. Kitapların okunmadığı, yakıldığı bir gelecek portresiyle yüzleşiriz. Tüm bu distopyalar günümüzde bir şekilde karşımıza çıkmaktadırlar.

Dizinin ikinci bölümü Fifteen Million Merits’te de üstte bahsi geçen kitaplardaki kurgulara çok benzer bir senaryo işlenmiştir. Katı bir sistemin içinde yer alan insanlar, belirli kurallar çerçevesinde yaşamaya endekslenmiştir. Doğayla ilişkileri kesilmiş ve kapalı binalarda yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Sanal bir dünya içerisinde yaşamakta ve topladıkları puanlar sayesinde yaşamsal ihtiyaçlarını gidermektedirler.

Teknolojinin üst düzeyde olduğu sanal bir odada uyanan Bing, bisiklet benzeri bir aracı sürmek için her gün kendine ayrılan bölüme gitmekte ve koca gününü pedal çevirerek geçirmektedir. Bu sırada önündeki ekranda ise çeşitli aktiviteler yapabilmektedir. Her şey belli bir düzen çerçevesinde ilerlemektedir ve insanlar bu durumdan şikayetçi görünmemektedir. Sistemi sorgulamayan insanlar, sistemin içerisinde yok olup gitmektedir.

Abi adlı genç kızın da kendi bölümünde pedal çevirmeye başlamasıyla birlikte Bing’in hayatı değişecektir. Aşık olduğu kadın uğruna o güne dek topladığı tüm puanları gözünden çıkaran Bing, ısrarları sonucu Abi’yi bir yetenek yarışmasına katılmaya ikna eder. Bu yarışma, günümüzde Türkiye televizyonlarda yayımlanan yarışmaların bir nevi benzeridir aslında. Bu da, anlatılan olayın bir benzerinin, içinde yaşadığımız dünyada tezahür ettiğinin bir kanıtıdır.

Abi, yetenek yarışmasına katılır ve şarkısını söyler. Şarkıyı söylemeden önce kendisine verilen içecek ile düşünme mekanizması yok edilen Abi, sistemin işlemesinde önemli rol oynayan jüri üyeleri tarafından kandırılarak kötü yola saptırılır. Bing’in yaşadığı ızdırap tarif edilemez boyutlara ulaşır ve bölümün finalinde ise Bing, zekice sergilediği bir plan ile jüri üyelerinin karşısına çıkmayı başarır. Önceden bir konuşma metni hazırlamamasına rağmen, jüri karşısında doğaçlama monoloğu muazzamdır. Belki de bu iğrenç çarkın dönmeye başladığı günden itibaren tek baş kaldıran, sistemin kölesi olmayı reddeden tek insandır Bing ve yaptığı büyük bir cesaret örneği olarak addedilir.

Sisteme karşı başkaldırmasına ve diğer insanlara umut olmasına rağmen, kısa bir an sonra Bing kendisini tekrar sitemin içerisinde bulacaktır. Karşı koyamayacağı bir teklifle yüz yüze kalan Bing sistem tarafından emilecek ve öğütülecektir. Ne yazık ki bu dünyadan çıkış yoktur. Çark dönmekte ve robotlaşan diğer insanlar için hayat devam etmektedir. Tabii o yaşadıklarına hayat denebilirse.

Bölüm içerisinde gördüğümüz her olgunun günümüz dünyasında bizlerle birlikte olan birçok şeyin metaforu olduğunu fark etmekse yine zor olmuyor. Bing, günümüz işçi sınıfını temsil ederken, jüri üyeleri ise gücü elinde bulunduran ve çarkın dönmesi için gerekli olan sistem adamlarını. Bisiklette pedal çevirmek yaşamımızı idame ettirebilmek için bir işte çalışmamızla aynı anlama gelirken, toplanılan puanlar ise, yaşamsal ihtiyaçlarımızı giderebilmek için gerekli olan paraları…

Bir “kitle iletişim aracı” olarak kabul edilen televizyonda yayımlanan showların insan yaşamına olan etkisini sorgulatan bir bölüm. Bölümün son sahnesinde Bing’in içinde bulunduğu dev “yapı”nın içinden ormanı seyrediyor oluşu bir kez daha canımızı yakıyor. “Bir aptal kutusuna hapsolmak mı yoksa doğayla barışık bir şekilde özgürce yaşamak mı?” diye düşüneduruyoruz bölüm bittiğinde.

black mirror bolum 3

Dizinin ilk sezonunun 3. bölümüne geldi sıra. The Entire History of You adlı bölümde, en yakın iki insanın dahi teknoloji yüzünden hayatlarının paramparça olabileceğini görüyoruz. Teknolojinin hissizleştirdiği insanların ve onların hayatının yıkılışına tanıklık ediyoruz.

Sevdiğimiz adamın/kadının hayatını yeterince iyi biliyor muyuz? Onunla aramızda yaşanan ilişkinin doğruluğuna ne kadar eminiz? Teknolojinin getirdiği yeniliklerin günün birinde hayatımızı alt üst edeceğine hazır mıyız peki?

Gelecekte insanların beyinlerine eklenen çipler vasıtasıyla geçmişimizin her anını kayıt altına alma ve istenildiği an gözler vasıtasıyla ya da herhangi bir video izleme aygıtı aracılığıyla yeniden izleme mümkün bir hale getirilmiştir. Liam ve Fifion adlı çift de bu teknolojiyi kullanan kişiler listesindedir.

Eşini Jonas adlı başka bir adamla aldatan Fifion, gelecekte yaşanması muhtemel bir aldatma hikayesi sunuyor bizlere. Geçmiş anları eşelemeye başlayan Liam’ın acı sonla yüzleşmesi geç olmayacaktır. O güne dek hayatlarını kolaylaştıran teknolojinin o andan sonra onları geri dönüşü olmayan bir yola sürüklediğinin farkına varacaklardır. Gerçeklerin aydınlanmasını sağlayan teknoloji, birden fazla insanın hayatını heba edecektir.

Bu bölümü izledikten sonra aklımıza hemen her anımızı kaydettiğimiz Twitter, Facebook, Instagram gibi sosyal medya hesaplarımız geliyor. Çünkü izlediğimiz şey tam olarak bu “iletişim araçlarının” bir adım ilerisi. Mevcut dünyamızda insanlar anılarını bu tür sitelerin geçmişlerine bakarak tekrar görebiliyorlar, dizide ise o anılar boynumuza takılan ve “Grain” adlı verilen bir teknoloji sayesinde eksiksiz kaydedilebilmekte.

Dizinin anlatmak istediği ise tam olarak bu. Bu bölüm, hayatımızın her anının eksiksiz kaydedilebildiği cihazlara sahip olmanın bir ilişkiyi nerelere sürükleyebileceğinin altını çiziyor. Teknolojinin gelecekte insanları nasıl yozlaştırabileceğinin somut kanıtı bu senaryoda saklı.

Teknolojinin insanı paranoyaklaştırması, duygusuzlaştırması, insanlar arası ilişkilere verdiği zarar gibi konuların ustaca işlendiği bir bölüm olan The Entire History of You, dizinin etkileyicilik dozu yüksek bölümlerinden ve aynı zamanda da ilk sezonun bittiğine dair bir uyarı.

black mirror bolum 4

Dizi, 2 yıllık bir aranın ardından Be Right Back adlı bölümle devam etmiş ve bu sefer de yine insanlığı can alıcı bir noktadan vurmayı başarmıştır: “Ölülerin farklı bir formatta diriltilmesi mümkün müdür?” sorusunu yönelten ve cevabını da bölüm içerisinde birçok bakış açısı ile birlikte sunan sarsıcı bir Black Mirror bölümü daha.

“Hemen döneceğim,” diyerek giden Ash, sevgilisi Martha tarafından beklenmekte fakat saatler ilerledikçe de geri dönmemektedir. Bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini anladığımız Ash’in ani bir şekilde dünyaya gözlerini yummasını kabullenemeyen Martha, içerisinde bulunduğu teknolojik imkanların birçok şeyi çözebildiği bir çağda farklı bir yönteme başvuracaktır.

Gelişmiş bir bilgisayar programı ile, ölen insanların tüm sosyal medya hesaplarındaki sesli, görüntülü ve yazılı tüm geçmişlerini belleğine alarak, yapay bir insan yaratılabilmektedir. Telefon veya tablet gibi ekranlardan, yani kısaca bir “kara cam” aracılığıyla, sanki Ash hiç ölmemişçesine onunlar “iletişim kurmaya” başlayan Martha, ilk zamanlarda bunu kabullenemese de, zamanla uyum sağlayacaktır.

Buraya kadar her şeyin normal olduğunu görüyoruz çünkü böyle bir programın yapılma ihtimali günümüzde çok da düşük sayılmaz. Gelecekte karşımıza çıkmasına kesin gözüyle bakılmakta olan bu ilginç programın bir üst versiyonunda ise ölen insanların, insan formunda ama bir robot seviyesinde geri dönüşümü sağlanmaktadır.

Ash’in bir kopyası ile yaşamaya başlayan Martha, adeta dış dünyaya kendisini kapatır ve o çok sevdiği eşiyle birlikte dolu dolu saatler geçirmeye başlar. O aslında ölmüştür fakat bunu kabullenemeyeceğini bilen Martha, bir robot dahi olsa sevdiği adamla hayatına devam etmektedir. İlk zamanlar her şey iyidir, hoştur, ama zamanla Martha da karşısındaki “şey”in gerçek bir insan olmadığının, Ash olamadığının farkına varacaktır. Bir süre hayatı eskisi gibi mutlu bir şekilde devam etse de, çöküş devri yakındır ve Martha, bir daha asla Ash gibi bir adama sahip olamayacağını acı bir şekilde tecrübe edecektir.

Öncekilere nazaran duygusal bir bölüm olduğunu söyleyebiliriz Be Right Back’in. Tabii ki bu etkiyi yaşatmasında güzel ve yetenekli aktris Hayley Atwell’ın payı yok değil. Gerek Ash ile yazılı bir şekilde iletişime geçtiği anlarda, gerekse robot hali ile etkileşimde bulunduğu kısımlarda olsun, bölümün başından sonuna, tatlı hatıraların getirdiği acı duyguların hissedildiğini söylemek mümkün.

Çok sevdiğimiz ve ondan kopamayacağımızı düşündüğümüz insanlar öldükten sonra da onlarla iletişimimizi devam ettirmeli miyiz? Devam eden iletişim nereye kadar sağlıklıdır? İletişime geçtiğimiz “şey” o sevdiğimiz insan mıdır gerçekten yoksa onun duygusuz, sevgisiz ve ruhsuz bir yanılsaması mı? Bu tür soruları yanıtlamamızı bekleyen serinin senaristi Charlie Brooker, unutulmaz bir deneyim daha yaşatıyor.

black mirror bolum 5

White Bear adlı bölümde ise, insanoğlunun Tanrıcılık oynamasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Suçlu bir insana verilebilecek en ağır ceza nedir? sorusu yöneltiliyor bu kez izleyicilere. Karanlık bir atmosfere sahip bölüm baştan sona dek büyük bir dikkatle takip edildiğinde kurgu ancak kavranabiliyor. Öteki bölümlere nazaran farklı bir anlatım tekniğinin kullanılmış olduğunu gözlemlemek mümkün.

Victoria adlı suçlu bir kadın çevresinde şekillenen senaryoda, çevrelerine karşı duyarsızlaşan ve yaşananları sorgulamayan bir toplum tasviri yapılmaktadır. Sorumsuz bir toplum sebebiyle daha fazla gücü kendinde bulan sıra dışı adalet örgütü ise, suçlu olduğuna kanaat getirdikleri kişiye karşı 1 ay boyunca vahşi bir şekilde oyun oynamayı sürdürmektedir. İnsanlar tepki göstermek yerine, ellerinde fotoğraf ve video çeken aletlerle, kahkahalar eşliğinde bu yaşanan insanlık dışı eylemin takipçisi olmaktadırlar.

Hafızasını kaybetmiş bir şekilde uyanan Victoria, konsolun üzerindeki fotoğraflar aracılığıyla evli ve bir de kızı olduğu sonucuna varır. Evden dışarı adım attığındaysa ellerindeki kameralarla kendisini görüntülemeye çalışan ve bunu yaparken de hiçbir açıklama yapmayan bir güruhla karşılaşır. Bu topluluk bir yandan da kendisinden kaçmaktadır. Bunun yanı sıra, bazı yüzü maskeli insanlar da, ellerinde silahlarla her şeyden bihaber olan kadını kovalamaya başlarlar.

Bu bölümü izledikten sonra bireylerin ve bireylerin bir araya gelmeleriyle oluşan toplumların yani kısaca insanlığın acımasızlığında sınır olmadığı çıkarımını yapmak mümkün. Bir insanı cezalandırmanın en katı yollarından birinin sergilendiği senaryoda en ilgi çekici noktalardan biri ise hiç kuşkusuz cezayı çekmek zorunda kalan insanı izlemekle ve hiçbir açıklama yapmamakla yükümlü olan halkın çeşitli seanslarla bu göreve hazırlanması.

Elbette halkın yanı sıra, 1 ay boyunca ortama uyum sağlayacak oyuncuların varlığını da es geçmemek gerek. İzleyicilerin bölüm sonuna kadar gerilmesini sağlayan ve finalde ise şok etkisi yaratan kısmında o kişilerin etkisi büyük. Koca bir tiyatro sahnesinde, hiçbir şeyden habersiz Victoria’nın yardım çığlıkları kulaklarımızı çınlatsa da, onun bir suçlu olduğu gerçeği de aklımızı kurcalamaya devam ediyor. Fakat işlenilen suç, böylesine ağır bir cezalandırmayı gerektirir mi peki?

Bu bölümde de çok net bir şekilde bir “iletişimsizlik” örneğinin sergilendiğini görebilmekteyiz. Suçlu insanın çok ağır bir uygulama karşısında çaresiz kalışını izlemek yeterince vahşet yansıtmıyormuş gibi, çevresindeki insanların ona bir açıklama yapmak yerine fotoğrafını ve videosunu çekerek kaçmaları da yine eşit miktarda vicdansızlık örneğidir.

White Bear’ı diğer tüm bölümlerden ayıran en önemli unsur ise, betimlenen dünyanın kimilerine göre bir distopya, kimilerine göre ise bir ütopya olmasıdır. Vahşice suç işleyenlerin vahşice bir şekilde cezalandırılması gerektiğine inanan sayısız insanın bulunduğu gezegenimizde, çıkarılan sonucun tamamen zıt kutuplarda olmasına şaşmamak gerekir.

black mirror bolum 6

The Waldo Moment ile kapanan dizinin ikinci sezonu bu sefer çok farklı bir kulvara eğiliyor ve yakın gelecekte sanal bir kahramanın insanlar tarafından nasıl sahiplenildiğini ve siyaset arenasında karizmatik liderleri geride bırakacak kadar benimsenebileceğini gözler önüne seriyor.

Bu sefer de teknolojinin insanları çok kolay manipüle edebileceğini gözlemleme fırsatı yakalıyoruz. Sanal ortamda yaratılan mavi bir ayıcık figürü sanki gerçekmişçesine siyasete atılır ve seçime adaylığını koyar. Önceleri bu durum garip karşılansa da, zamanla insanlar buna alışacak ve Waldo seçim anketlerini 1. sırada götürmeye başlayacaktır.

Waldo’nun argo bir üslupla diğer siyasetçilerle “iletişime geçmesi “halk nezdinden oldukça olumlu karşılanır ve Waldo kısa bir sürede halkın büyük çoğunluğunun takdirini kazanmayı başarır. Waldo’ya hayat veren Jamie ise aslında siyasetten nefret etmesine rağmen bu işi yapmayı sürdürür. Mutlu olmayı amaçlayan Jamie için Waldo ikinci plandadır.

Jamine’nin rakip adayın kampanyaları için çalışan kadın ile yakınlık kurması sonucu birçok şey değişecektir. Ve aralarında yaşanan birtakım olaylar sonucu kendi yarattığı karakter olan Waldo’yu elinden kaçıracaktır. Bu olay izleyenlere her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır sözünün tam tersini hatırlatmaktadır zira Jamie, elindeki büyük gücü, aşık olduğu bu kadın ve aynı zamanda hırsı yüzünden yitirmektedir.

Gelecekte hayali kahramanların argo bir dille çevrelerindeki insanlarla iletişime geçmesi ve büyük kitleleri arkasına alabilmesi konusu özgün bir şekilde işlenmiş. Waldo’nun iktidara geldiği bir gelecek portresi düşünüldüğünde oldukça sıra dışı bir olay olduğunu söylemek pekala mümkün. Fakat asıl korkutucu olansa işte tam olarak bu.

Bölümün sonunda gördüğümüz tabloda Waldo, gelecekteki düzenin hakimidir ve ona yapılan en ufak bir olumsuzluk cezalandırılır. Günümüzde her yerden fırlayan sayısız reklamlarda artık yalnızca Waldo vardır ve insanlar, arkasında bir insan olan, sanal bir kahraman tarafından yönetilmektedirler.

Bu bölümle birlikte yaklaşık 2 yıl televizyon ekranlarında görünmeyen Blak Mirror, 2014 Noel’inde özel bir bölümle bu uzun araya son verdi. Bu bölüm, uzun bekleyişi fevkalade bir şekilde telafi eder nitelikteydi.

black mirror bolum 7

Dizinin geçtiğimiz yılbaşında yayımlanan özel bölümü White Christmas ise, birden fazla olayla, birden fazla şey anlatmaya çabalayan, bunu da yine özgün yöntemlerle yapmayı başaran gerçekten de “özel” bir bölüm sıfatı taşıyor.

Dizinin önceki tüm bölümlerine nazaran bu bölümdeki senaryonun biraz daha farklı olduğu söylenebilir. Hikaye içerisinde hikaye anlatma tekniği ile kulvar farkını daha en baştan belli eden Charlie Brooker, ilmek ilmek dokuduğu senaryosunu finalde harika bir kurguyla noktalandırıyor.

İlk 6 bölümde karşımıza çıkan birçok unsurun bu bölümde tekrar bir araya getirildiğini ve senaryoyu tamamlayıcı görevler üstlendiklerini görüyoruz. İlk bölümdeki tv kanalı (UKN), ikinci bölümde hafızamıza kazınan şarkı (Findlay), üçüncü bölümdeki teknolojinin bir üst modeli (kişi engelleme), dördüncü bölümde ölen bir insanı yeniden hayata döndürme olayını andıran vücudu olmayan bir insana sanal ortamda vücut yerleştirebilme, beşinci bölümdeki suçlu insanı cezalandırma yönteminin daha ağır bir versiyonu ve son olarak 6.bölümdeki sanal kahraman ismini bu bölümdeki insanlardan birinin kullanıcı adı olarak kullanması (Waldo). Brooker, önceki bölümlerin tümüne güzel göndermeler yerleştirmiş ve kendi yarattığı şaheseri yine kendisi taçlandırmış.

Noel özel bölümünde karşımıza çıkan olaylardan kuşkusuz en farklı olanı, sosyal medya hesaplarımızdan engellediğimiz bir insanın, gerçek hayatımızdan da engelleniyor olması. Sanal bir ortamda bastığımız tuşların hayatımıza da etki ediyor oluşu yeterince ilginç. Engellediğimiz insanla geçmişimizdeki tüm anıların bir anda yok olması, engellenen kişi açısından zaman zaman ağır sonuçlar doğurabilmekte.

Engellenen insanın yüzü tüm fotoğraf ve videolarda buğulanıyor ve görünmüyor. Sokakta buğulanmış insanlar görmek, onların sizi engellediği anlamına gelmektedir. Ve o güne dek sizi engelleyen tek kişi hayatınızı birleştirdiğiniz kadınsa, dışarıda ona rastlamak ama iletişim kuramamak gerçekten de acı bir tecrübe yaşatabiliyor. Tıpkı bu bölümde karşımıza çıkan Potter ve Beth gibi.

Potter’ın hikayesi temelde ağır bir aile dramını yansıtıyor ve finali ise acı bir son ile noktalanıyor. Bu acı sonun kanıtını ortaya çıkarmak ise daha önce bir bilişim suçu işleyen ve cezalandırılan Matt’e düşüyor. İnsanlarla konuşmada usta olan Matt, Potter’ın ağzından bu itirafı duyabilmek için zamanın ileri teknolojisini kullanarak onunla sanal bir ortamda iletişime geçiyor. Biraz çabaladıktan sonra amacına ulaşan Matt, bunun karşılığında kendi suçunun sıfırlanacağını talep ediyor.

Bu talebi bir şartla yerine getiriliyor fakat Matt açısından bakıldığı taktirde belki de hapis cezasının daha iyi bir yol olduğunu anlamak zor olmuyor. Zira serbest kalma koşulu, dünyadaki tüm insanların kendisini hayatlarından engellemesine dayanıyor. Hiç kimseyi göremiyor, duyamıyor ve kimseyle iletişime geçemiyor. Kırmızı bir şeritle diğer insanlardan ayrılması sağlanıyor ve tüm dünyanın gözünde alenen suçlu konumuna düşürülüyor.

Bir insanın dünyadaki tüm insanlarla iletişiminin kesilmesi o insan için hiç kuşkusuz çok ağır sonuçlar doğuracaktır. Aristoteles’in “İnsan, sosyal bir hayvandır,” tezinden yola çıkarsak eğer, bir insanın başka insanlarla etkileşimde olmadan yaşayamayacağı sonucuna varırız. Matt için kurtuluş, bir nevi ölüm anlamına gelmektedir ve Black Mirror böylesine efsane bir finalle noktalanmaktadır.

black mirror cizim

Genel Değerlendirme

İletişim olgusunun günümüzde dahi sanal bir boyuta eriştiğini düşündüğümüzde, yakın gelecekte insanların yukarıdaki tüm örnekleri yaşaması hiç de zor görünmüyor. Teknolojinin her geçen gün büyük bir hızla gelişmeye devam ediyor oluşu, belki de gelecekteki muhtemel distopik düzenlere hizmet ediyor. Tüm o yazılan kitaplar, çekilen film ve dizilerin asıl amacı ise, insanlığı bu tür olgulara karşı uyarmak ve onları karanlık geleceklerden korumayı amaçlamak.

Fakat günümüz dünyasında sanata olan ilgiyi düşündüğümüzde, edebiyat ve sinemanın da bundan fazlasıyla nasibini aldığını görmekteyiz. İnsanların bu tür eserlere gösterdikleri ilginin çok az olmasının en büyük nedeni de yine teknolojidir zira buradan da çıkardığımız sonuç teknolojik aletlerin yavaş yavaş insanları himayesi altına aldığı gerçeğidir.

Dizinin her bir bölümünde anlatılmak istenen olguları derleyip toparladığımızda, görüldüğü üzere ortaya çok korkunç gelecek öngörüleri çıkabiliyor. Yukarıda anlatılanları bir sonuca bağlarsak eğer:

– Sosyal medyanın gücü ve iletişim araçları yüzünden bir insanın hayatı kararabilir.

– Sorgulamayarak boyun eğdiğimiz olgular kitle iletişim araçları ile bir gün bizi doğadan koparıp robotlaştırabilir.

– Hayatımızdaki tüm anların bir yerlerde kayıtlı olması, en yakın olduğumuz insanlarla aramızdaki bağı koparabilir ve çeşitli facialara yol açabilir.

– Ölüme çare bulamayan insanlık, günün birinde robotları sevdikleri insanlarla özdeşleştirip, sanki “o”ymuş gibi onunla iletişime geçebilir.

– Suçlu bir insan en ağır cezalara maruz kalırken, bu olay bir televizyon şovuna döndürülüp, teknolojinin yozlaştırdığı ve birbirleri arasındaki iletişimi kopardığı öteki insanlara çok cazip bir şekilde sunulabilir.

– İnsanlar, bir sanal karakterin boyunduruğundaki dünya düzeninin içerisinde kendisini bulabilir ve çok çabuk manipüle olan insanlar siyasetin hedeflediği gibi birbirleriyle çatışmaya girerek iletişim kopukluğu yaşayabilirler.

– Ve son olarak, diğer tüm insanlarla iletişime geçmesi engellenen biri, ölümle burun buruna kalabilir.

Black Mirror, gelecekte bunları yaşamamızı istemeyen, yol yakınken insanlığı kurtarmayı, en azından bilinçlendirmeyi hedefleyen, her bölümü sinema kalitesinde olan, gerek müzikleri gerekse de oyunculuklarıyla ön plana çıkan, Charlie Brooker’ın yarattığı bir şaheser…

İzleyip bilinçlenmekse biz izleyicilerin elinde.

  • 11
    Shares
Etiketler:  




1995, Erzurum. Küçük yaşlarımdan itibaren fantastik şeylere merakım vardı. Bunun önünü açan ve bugünkü ben olmamı sağlayan Pokemon, Digimon, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi serilere minnettarım. Zamanla bu ilgi bilimkurguya kaydı. Sinemaya ve sürpriz yumurtalara olan ilgim de azımsanmayacak boyutta. Şu sıralar amatör haberci ruhumu profesyonel boyuta taşımak uğruna çabalıyor, Kayıp Rıhtım ve Bilimkurgu Kulübü gibi platformlarda yazmaya devam ediyorum.

Black Mirror Ekseninde İletişimin Hayatımızdaki Yeri için 1 yorum

  1. Kimi izleyicice, dizinin biraz yanlış anlaşılarak beğenildiğini düşünüyorum. Bize ayna tutarak karanlık yanımızı gösterirken, sanki aynanın yansıttığını değil de yansıtma aracı aynayı tü kaka ediyormuş gibi yorumlanabiliyor. O yüzden diziyi teknofobik bir yapım olarak algılan bile oluyor.

    Bunu, dizinin kabahati olarak görmüyorum. Bu daha çok, kendi kabahatini başka birine veya bir şeye atma eğilimimizin sonucu gibi. Suçlunun, onu o eylemi yapmaya iten itkileri-sebepleri görmezden gelip suç aletini gerekçe göstererek, o alet olmasaydı suçta olmazdı, demesi gibi bir şey bu. Elbette bir nesneye veya hizmete bağımlılık derecesinde takılı kalmak zararlı mı zararlı. Fakat o bağımlılığı üreten güdülerin kaynağı çoğu kez dikkate alınmıyor. Büyük bir tembellik örneğiyle “O olmasaydı, hayatımız daha iyi olurdu.” kaçamak cevabına çokça sığınılıyor.

    Dizinin mesajlarının bazı izleyenlerce yanlış yorumlanmasını buna bağlıyorum.


Black Mirror Ekseninde İletişimin Hayatımızdaki Yeri

İletişimin hayatımızdaki yerine Black Mirror’ın tüyler ürperten bölümleri eşliğinde göz atalım.

  • 11
    Shares

 

 

Başa dönün