Çatıdaki Şey: Cthulhu Mitosunun Gölgesinde Dolaşan Öyküler

Kılıç ve Büyü türünün ustası, Kimmeryalı Conan ve Solomon Kane karakterlerinin yaratıcısı Robert E. Howard'tan korku-gerilim öyküleri. Laputa Kitap'ın dilimize kazandırdığı "Çatıdaki Şey"i inceledik.

Robert E. Howard (1906-1936). Kendi eliyle sonlandırdığı ömrünün professyonel yazarlık kariyeri boyunca durmadan üretti. Kısa öykü, roman ve şiir formatında kaleme aldığı western, güneyli gotiği, boks hikâyeleri, korku ve baş mimarı sayıldığı kılıç ve büyü türlerinde eserler verdi.

Howard’ın kariyeri boyunca öncüllüğünü yaptığı kılıç ve büyü o kadar sevilmişti ki, rivayete göre, Weird Tales editörü Farnsworth Wright türe tutkunluğundan ötürü seçici davranarak, günümüzde kozmik korkuyla anılan H.P. Lovecraft’ın Deliliğin Dağlarında (At the Mountains of Madness) eserine dergide yer verememişti. Ne ilginçtir, bugün birini kılıç ve büyünün diğeriniyse kozmik dehşetin ustası namıyla andığımız bu iki isim mektup arkadaşıydılar. Bazı temel hususlarda ayrılıyor olsalar da bildiğimiz dünyaya ait olmayan insan dışı kötülük ve ona hizmet eden insanlığın yüz karalarına duydukları hoşnutsuzluk ortak noktalarıydı. Birbirlerine ve işlerine övgüyle yaklaşan ikiliden Howard, Lovecraft’ı takdir etmekle yetinmeyip bazen doğrudan bazen de dolaylıca, Cthulhu mitosuna ilişkin hikâyeler kaleme almıştı.

İncelemenin konusu Laputa Kitap’tan çıkan Çatıdaki Şey, Robert E. Howard’ın Lovecraft ile etkileşimi sonucu ortaya çıkmış üç kısa öyküsünü de içeren, toplamda sekiz korku hikâyesinden oluşuyor. Öyküler, yazıldıkları dönemin korku-gerilim anlayışının ve Howard’ın kaleminin karakteristik özelliklerinin belli oranlarda dağılımından nasiplerini almış. Örneğin, bir öykü Lovecraftvari ve klasik korku hikâyesi niteliğini taşırken, başka bir öykü, Howardçı serüven ve gizem hikâyesi niteliğinde. Hatta bazısı, en azından ilk okuyuşta yazarının karakteristik yönlerini açığa vurmayan, döneminin klasik korku hikâyelerinden biri gibi algılanmaya fazlaca müsait. Öykülerin ortak noktası, dergilerde yayınlanacak biçimde tasarlanmanın getirdiği zanaatsal kısıtlamalara tabi oluşları ve Howard’ın bu kısıtlamalara inat, onları kolaya kaçmayan atmosferik hikâye anlatıcılığıyla kaleme almışlığı.

Robert E. Howard’ın kaleminin gücü, hikâyeyi okurun zihninde canlandırma kudretindeki tek kişinin, yani anlatıcının rolünü dikkate almasında yatar. Zanaatsal temelde yazar, anlatıcı, anlatılan, anlatım (anlatıcı tarafından anlatılanın aktarımlanması) ve anlatıma maruz kalan okur tek tek ele alınması gereken öğelerdir. Yazın sanatında kendi kendini eğitmiş Howard, içgüdüsel bilinçlilikle bunları gözeterek hikâyelerini kaleme almıştır. Muhtemelen, gençken uydurduğu hikâyeleri arkadaşlarına zorla dinlettirmesi ve profesyonel kariyeri boyunca, komşularının bile işitebileceği gür sesiyle kendi kendine hikâyelerini okumasının ardında bu zanaatsal itki vardı. Hikâyelerini sesli okuması, yazarı anlatıcısının rolüne büründürterek, yazınının başkaları üzerindeki tesirini kendi üzerinde ölçebilme fırsatı verdiren bir tekniktir bu. Aralarında zanaatsal ve tüketimsel bazı farklar bulunan sözlü anlatım ile yazınsal anlatımın paslaştırıldığı bu yöntem, Howard’ın, okuru anlatıcının şahitliğine ve duygularına ortak ettirecek edebi ritmi bulmasını sağlamıştır.

Howard’ın bunu yaparak hikâyelerini, denizcileri büyülü şarkılarıyla kendilerine çeken sirenlere dönüştürdüğü söylenebilir. Yanlış anlaşılmasın; ortada, sirenlerin denizcilere yaptığı gibi, okurunu aldatmak söz konusu bile değil. Yakalanmaya çalışılan şey edebi ritim; okuru hikâyenin içine çekecek ideal atmosferi oluşturma tekniği.

Howard’ın ustalığı da burada kendini gösteriyor işte. Derlemedeki öyküler, kaleme alındıkları dönemin korku-gerilim anlayışını temsilen, günümüz okurlarınca alışıla gelmiş şok edici dehşeti sunmasa bile atmosferleriyle kendilerini sonuna kadar okutturmayı başarıyor. Hepsi, doğal olarak sonunda bir yere bağlanacak, nihayete erecek beklentisi yaratarak başlayıp ilerliyor. O süreç boyunca biriken beklenti ve yükselen tansiyon, süreci başlatan etkenin/sorunun ortadan kalkması/cevaba kavuşmasıyla neticeleniyor. Ki bu da hikâyenin bitiş bölümüne tekabül ediyor.

Bir de derleme kapsamına alınmış bazı öykülerde daha da öne çıkan ve durumuna göre özelleşen bir şey var. Bazı öykülerde klasik serüvenlere has iyi-kötü çatışması mevcut. Howard’ın bakış açısından iyi-kötü karşıtlığı, gücün ve hünerin neyden alındığı ve ne amaçla kullanıldığı olmak üzere iki aşamalı bir denkleme bağlı. Bu denklemde de ister kas ister sosyal statü ister bilgi isterse büyüden isterse başka bir şeyden kaynaklı olsun, gücün neye hizmeten kullanıldığı önemli. Gücü sadece ve sadece kendi doymak bilmez uğursuz hazlarını beslemek için kullananlar kötüdür. Aksine, orada bulunma sebebi ne olursa olsun ve kim olursa olsun, ahlaken o anda yapılması gereken doğru her neyse onu yapanlar iyidir. Bu ayrım dikkate alınırsa, Howard’ın kullandığı bazı tanımlara aldanarak, kendisinin Batı harici toplumlara karşı bakış açısı hakkında peşin hükümlere varmamak gerek. Amacı, ana karakterin bilgi seviyesine, dünyayı algılayışına, kelime dağarcığına vb. şahsi sınırlarına ters düşmeyecek bir anlatım tutturarak, hikâye gerçekliğini tahsis ettirmek. Bu, günümüz yazarlarının bile yer yer hatırında çıkabilen zanaatsal bir kural.

GÖZ ATIN  Dracula'nın Hiç Basılmamış Bölümünü İçeren "Dracul" Romanı Raflarda!

Howard yazını hakkında saydığım bu iki konu bağlamında öyküler kabaca değerlendirilirse:

Çatıdaki Şey: Ahbabının ricası üzerine, dünyayı karış karış dolaşırken akıl sağlığını yitirmiş yazarın nadir bulunan kitabını aranmaya koyulan kahraman, bu arada kitabın tuhaf tarihçesiyle karşılaşır.

Çıldırmış yazarın nadir bulunan kitabı? Evet, Lovecraft’ın deli Arap’ının Necronomicon’ının bir benzerini Howard kendine uyarlamış. Zaten uğursuz gizler yazılı kitabın içeriği Cthulhu mitosuyla ilintili.

Cthulhu mitosuna, Howard külliyatından giriş mahiyetindeki öykünün bunun dışında öne çıkan bir özelliği yok. Hikâye tamamen kitabın elde edilme süreci üzerine kurulu. Ana var oluş sebebine bianen, hikâyenin sonu da, “Pekala, bu kitabı ve uğursuzluğundan haberdar olduğunuza göre, perdeyi kapatma vakti.” biçiminde noktalanıyor. Son tatmin ediyor mu? Öykü boyunca kitabın tarihine ve uğursuzluğuna atıfta bulunulduktan ve daha fazlasını öğrenmeye heveslendirmediği için tatmin edici. Aslında bu açıklamaya göre yeterli demek daha doğru olur. Evet, sorudaki “tatmin”i “yeterli”ye çevirirsem, öyle. Söz konusu uğursuz bir nesneyse, uğursuzluğunun altını çizen son yeterli olmayacak da ne olacak? Kadim kötülüğü merak etmemek; biz ölümlülerin, kendimize bahşedebileceği en büyük merhamet.

Asurbanipal’in Ateşi: Afgan dostuyla çölde kaybolan maceracı, eski bir hesabı kapatmak için peşlerine düşmüş bedevi çetesinden kaçarlarken kadim uğursuzluğun kucağına ilerler.

Öykü saf Howard serüveni olarak başlayıp Cthulhu mitosuna bağlanarak serüven gerilime dönüşüyor. Yine de büyük kısmı tamamen Howard serüveni. Serüvenciye serüven yaşatabilen o pek imrenilecek şansı ile olay örgüsündeki sebep-sonuç ilişkisi güzelce kavuşturuluyor öykü boyunca. Öykü, prototip Howard kahramanının doğası ve Howard’ın o kahramanı yabancı diyarlardaki yabancılarla iştirak ettirirken iyi ile kötü arasındaki ayrımı nasıl yaptığı hakkında ön fikir verecektir. Özellikle ikincisi, daha sonraki öykülerinde kaşlarınızı hemen çatmamanızı sağlatacak. İncelemenin başlarında bunlara değindiğim için tekrar etmeye gerek duymuyorum.

Kara Taş: Hakkında türlü söylenti bulunan kara taş ve gizemlerinin peşindeki araştırmacı, adım adım efsanelerdekinden daha uğursuz gerçeklerle yüzleşmeye başlar.

Cthulhu mitosuyla ilişkili son öykü. Doku olarak, Howard ve Lovecraft öğeleri tam ölçüsünde kavuşturulmuş. Hatırlanırsa Cthulhu mitosuna bağlı ilk öykü Howard’ın kaleminden çıkan bir iş için fazlaca Lovecraft, ikinci öykü de Lovecraft mitosunu içeren bir öykü için fazlaca Howard’tı. Bu öyküde ikisinden de kararınca var.

Öyküyü genel hatlarıyla tarih dedektifçilik tanımlamak pek de yanlış olmaz. İçerdiği korku-gerilim temasınınsa gerçeği bilmemenin getirebileceği huzurla ilişkili. Öyküdeki her şey, “Tarihte ne oldu?” sorusuna cevap arayışıyla ilintili ve kahraman da yolculuğu buna göre çiziyor. Kara Taş’ın ve çevresinin efsaneler ve teorilerle dolu tarihçesi, hikâyeye zaman, konum ve yaşanmışlık bahşederken, o tarihçenin içerisinde yerine oturmayan şeyler ve belirsizlikler, hikâyenin tekinsiz atmosferini besliyor. Klasik rüya mıydı gerçek miydi sahnelerinden biriyle başlayan çözüm bölümündeki iki ufak mantık sorunsalı sayılmazsa, öykü sorunsuz biçimde sona kavuşuyor.

Sırtlan: Yolu Afrika’ya düşen serüvenci ile yerel halk arasında da adı hayırla anılmayan yerli adam arasında gerilim baş gösterir.

Öykünün esası, yetenekleri ve cesaretleri bakımından üstün sayılabilecek iki erkeğin çatışmasına dayanıyor. Bir tarafta, usta avcı ve dövüşçü, diğer tarafta, gücü kuvveti yerinde büyücü var. İkisi arasındaki adı konulmamış liderlik çekişmesi, hikâyenin her şeyi. Öykünün genel atmosferi, kim kimi avlayabilecek gerilimi taşıyan bir maceraya göre şekillenmiş. İyi ile kötü arasındaki fark hemen belli olduğundan, iki taraftan hangisinin kazanacağını tahmin etmesi pek güç değil. Ama aralarındaki mücadeleyi ve nerede, nasıl biteceğini takip etmek yine de sürükleyici.

GÖZ ATIN  Laputa'dan Yeni Bir H.G. Wells Derlemesi: Geçmiş Günlerin Hikâyesi

Deniz Laneti: Haklı bir öfkeyle sarf edilen lanet kurbanının peşini bırakmaz.

Öykü, “Rivayet odur ki…”yle başlayan, rastlantı mıdır yoksa insanüstü akılların oyunu mu bilinmez hadiselerden birine tanıklık etmek gibi. Lanetin yüzünü göstereceğinden kuşku duyulmuyor; asıl soru, o yüzün kendini hangi tezahürde göstereceği. “Bir şey olacağı kesin, ama nasıl olacağı kesin değil.” teması tansiyonu belirliyor. “Nasıl olacak?” sorusu merak ettirirken, gerilim namına pek bir şey olmadığı söylenebilir. Bu, korkutmaktan çok ahlaki ders vermeyi amaçlayan “Rivayet odur ki…”ci kısa lanet öykülerinin doğasına mahsus bir durum. Günah, onun sonucu lanet ve lanet sonucu yaşanan odak noktası. Böyleyken, geri kalanlar ikinci plana düşüyor. Ama bunda da bir hikmet var. Çünkü bu öykülerdeki korku ve/veya gerilim, kendinizi bir anlığına bile lanetlenen günahkârın yerine koyunca hissedilebilinecek türden. Eh, ürkmek için empati kurulması gerekilen günahkâr olunca öykünün kulaklara küpelik nasihat niteliği de o an gün yüzüne çıkıyor. Günahkârla özdeşleşmek, günahla da özdeşleşmek gibi hissettirir ne de olsa. Bu yüzden günahkâr ve günahı, bir de okur tarafınca lanetlenir; çünkü okurun masumane dehşete düşme talebi, ahlak dışı suçun lekesiyle tadına varılamaz oluyor. Okura yapılacak şey değil bu! Çifte günah!

Düşteki Yılan: Devamlı aynı korkunç düşü gören düş sahibi, giderek paranoyaklaşmaya başlar.

Dehşet, geldiğini haber vererek yaklaşabilir. Ürkütücü bir fikir. Özellikle tekrar eden korkunç düşler görmüşlerimiz için bu öykü, eski huzursuzluklarını hatırlatabilir (ben kendiminkinden, kalbine tahta kazık çakarak kurtulmuştum, ya siz?). Ve sonuyla da hem sinir bozup hem de kendi adına “Oh!” çektirtebilir. Bu, öyküyü okuruna göre kıymetli yapabilecek yönü. Bir de öykünün, kurmacada sebep-sonuç-anlam ilişkisi talep edenlere ne sunduğu var. O yönden okurunu tatmin etmesi güç olabilir.

Howard’ın, “Öyle rüyalar gören biri vardı…” bilincinde, hikâyeyi bir topluluğa ithafen anlatan anlatıcısıysa, öykünün okuruna göre değişen yorum farkından ayrı değerlendirilmeli. Geçmiş zamanı vurgulayan “Zamanında…”yla anlatarak hikâyenin geçtiği zaman ve mekân okurunkinden ayrılıyor. Bu da, öykünün rüya temasına paralel olarak, geçmişte yaşanmışlık -ya da olabilirlik- ve rivayetçilik karışımıyla çekicileşen bir atmosfer yaratılmasına katkı sağlıyor. Elbette amaç hikâyeyi gerçek diye yutturmak değil. Başka birinin de o türden kabuslar görebileceği ya da birilerinin o türden rüyalar görebildiği gerçeği üzerinden okuru yakalamak asıl mesele. Atmosferik Howard anlatısı, o gerçeklikten bir korku-gerilim hikâyesi çıkarttırıyor.

Villefére Ormanında: Geceleyin uğursuz ormanda karşılaşan iki yabancı birlikte yol almaya karar verir. Lakin çok geçmeden ormanı uğursuzlukla dolduran güç kendini göstermeye başlar.

Kanımca derlemenin en zayıf öyküsü. Bunda, Howard’ın bileği bükülmez ve insan dışı dehşetin karşısında güç bela da olsa durabilen kahraman şablonunun payı büyük. Evet, derlemedeki bazı öykülerde, korkması gerekirken ürkmekle yetinen serüvenciler var. Ama o öykülerin bir ayağı zaten serüven üzerindeydi. Bu öyküdeys, ne öncesinde ne de sonrasında serüven hissi yaratacak olaylar mevcut. Anlatım da “Zamanında böyle bir şey başıma geldi.” bakış açısına sahip olunca, gerilim hissiyatını besleyecek kıvam bile tutturulamamış.

Minik ipuçları, öyküdeki tehlike hakkında biraz bilgisi olan okurlara, neyle karşı karşıya olunduğu hakkında fikir verebiliyor. Evet, Howard hikâyeyi gerektiği kadar öğeyle yükleyip atmosfere çekiyor. Ama bazen, ya alışkanlık ya da anlık hatayla yapılan en az bir tercih, ortaya hedeflenilenden farklı sonuçlar çıkartabiliyor.

GÖZ ATIN  Cenevre'nin Kalbinde Dönen Karanlık İşler

Ölümün Korkunç Dokunuşu: Adet olduğu üzere, cenaze kalkana kadar ölünün evinde bir gece geçirilmesi gerekir. Merhumun kimi kimsesi olmadığı için görevi üstlenen kahramanıysa oldukça zorlu bir gece beklemektedir.

İşte bu! Robert E. Howard, sadece ve sadece en büyük korkumuza odaklanarak, korkunun kökenlerini en saf haliyle kaleme almış. Ölüm kavramı, genel yazın itibarıyla temsili dehşetlerin suretinde hikâyelerde yer bulur. Bu genel hikâyelerin bazılarında, ölüm sopa, yaydığı korkuysa havuç misalidir. Ya kurmaca vasıtasıyla temsili deneyimler yaşatarak okuru rahatlatmak için ya da artık ölüm ve onunla özleşik korkudan uzakta seyreden her ne amaç güdüldüyse, o sebeple. Howard öyküsünde, bu ikiliyi ne ayrı ayrı ele alıyor ne de def edilebilinecek/görmezden gelinebilecek surete büründürtülmüş; korku ve sebebi, en saf haliyle kahramanın burnunun dibinde bitivermiş. Barındırdıkları dehşetlerin ömrü, hikâyelerinin süresi kadarlık korku-gerilimlerin aksine, Howard’ın öyküsü, okunmaya başlandığı andan itibaren ve bitiminden sonra da tesirini sürdürmeye muktedir saflıkta. Öykünün sonundaki kara mizaha yorulabilecek durum bile bu saflığı bozmuyor; aksine, korkunun kökeni, üreticisi ve hedefine işaret eden tabela gibi çakılı vaziyette bir ikaz.

Bazı hikâyeler bittikten, yani okurun ziyaret ettiği kurmaca gerçeklikten dönüşü sonrasında da zihinde yaşamayı sürdürür. Howard’ın bu kısa öyküsü, etkisi haklılığıyla birlikte sürmeye devam edecek o hikâyelerden.

Kapak, Çeviri ve Basım

Kapak tasarımı konusunda Laputa Kitap genel olarak zayıf kalan bir yayınevi. Bunda, diğer yayınevlerine kıyasla küçük kalmalarının payı da büyük. Seçilen görsel, farklı tonlarda öyküler içeren derlemeyi ister istemez tam yansıtamasa da hoşuma gitti. Ama o tip şeytani-ilah tasvirleri Lovecraftçı kozmik korku hikâylerine daha uygun. Kapağa fazla takılmayan, güzeline methiye düzüp, güzel bulmadığıma da, “Önemli olan kapağın ardındaki güzellik.” diyenlerdenim.

Öykülerin çevirisini Toprak Deniz Odabaşı üstlenmiş. Okunmaz derecede rahatsızlık verecek bir işle karşılaşmadım. Huzurunuzda çeviri kısmına geçer not veriyorum.

Basıma gelirsem, sekiz öykülük mini derlemenin mini kitabı var karşımızda. Kâğıt ve basım kalitesi, yayınevinin imkânları dikkate alındığında yeterli geldi. Övgüye geçebilmek için bunu hatırlatmaktan en az sizin kadar rahatsızlık duyuyorum, ama zaten şu zamanki basım yayın alanındaki ekonomik dalgalanmada Robert E. Howard öykülerinin basılabilmesi bile takdir edilesi. Lafı açılmışken, zamanında Robert E. Howard’tan Solomon Kane – Dehşetengiz Serüvenler’i basmış Minima’yı, Kimmeryalı Conan’ın Yükselişi için Hyperion Kitap’ı, Almuric romanı için MonoKL’yi ve bir şekilde Howard öykülerini Türkçeye kazandırmış herkesi minnetle anayım.

Bitirirken

Anlaşılacağı üzere, bu atmosferik korku-gerilimler ne eksik ne fazla, tam olması gerektiği ölçüde. Çoğunlukla zanaatinden şüphe duyulmayan yazarların kısa öyküleri tüketildiğinden, o ölçülülüğün kıymeti fark edilmeyebilir; amatörce kaleme alınmış kısa öyküleri incelendiğindeyse, o ölçülülüğün kıymeti anlaşılacaktır. Okurun dikkatini canlı tutmak için hikâyeye devamlı yeni şeyler sokuşturmak ve hikâyede ne olduğuna ve neler olabileceğine dair tahminlere ve beklentilere fırsat verdirmeden alıp başını giden bir anlatım tutturmak, aklıma ilk gelen “anlatım sorunsalları” arasında. Bu ikisine ve daha fazlasına Howard’ın öykülerinde rastlamaksa güç. Derlemenin zayıf halkası Villefére Ormanında bile zanaat açısından eleştirilemez; sadece ilgili öğeler arasında kimyasal uyuşmazlıktan dert yanılabilir.

Eh, Robert E. Howard’ın adını tekrar ve tekrar bizlere andırtan, sadece tasarladığı karakterler değildi ne de olsa. Kahramanlarını ister ürkütücü isterse yüreklere saf coşku pompalayan hikâyeler bahşederken, o ürkünç veya coşkulu anların atmosferine okurunu çekebilmekti yeteneği.

Bu bakımdan Çatıdaki Şey’deki öyküler, Howard’ın atmosfer yaratma ustalığının ve yeri geldiğinde saf serüveni de saf korkuyu da kaleme alabilmesinin ufak kataloğu gibi.

  • 73
    Shares

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Çatıdaki Şey: Cthulhu Mitosunun Gölgesinde Dolaşan Öyküler için 2 yorum

  1. Güzel bir inceleme olmuş. Bir Howard hayranı olarak bu kitabı oldukça zevkle okumuş ve tadı damağımda kalmıştı. Laputa Kitap güzel işler yapıyor. En azından korku türünü sevenler için bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.


  2. Leingrad dedi ki:

    Kitabı mutlaka alıp okuyacağım fakat LaputaKitap’ın acilen Google Görseller’den görsel arayıp, Paint’te kapak hazırlamayı bırakması gerekli.

    Ortaokul çocuklarının bilgisayar dersinde ödev diye yapmayacakları işi kitabın kapağına basmışlar. Cthulhu Mitosu temeli üzerine yazılmış bir kitabın kapağında iki yandan sıkıştırılmış, oryantasyonu bozuk, İlahi Komedya’dan Dante, Virgil ve Şeytan’ın resmedildiği Gustave Dore illustrasyonu var. “Villefére Ormanında” hikayesini andırdığı için mi bu görseli kullanmışlar bilmiyorum ama malesef onu bile düzgün kullanmamışlar.

    Açıkçası ben bu kapağı gördüğümde, kitapevinin kendi yaptığı işe saygısı olmadığını düşünürüm (bkz. 6.45) Aklıma ilk gelen şey “böyle özensiz ve yamuk kapağı olan kitabın çevirisi ve editörlüğü kimbilir nasıldır?” olur… Düz siyah zemin üstüne beyaz Arial Fontu ile kapak yapsınlar eyvallah derim ama şu kapak okuyucuda tahmin edebileceklerinden çok daha fazla negatif etki bırakıyor.


Çatıdaki Şey: Cthulhu Mitosunun Gölgesinde Dolaşan Öyküler

Kılıç ve Büyü türünün ustası, Kimmeryalı Conan ve Solomon Kane karakterlerinin yaratıcısı Robert E. Howard’tan korku-gerilim öyküleri. Laputa Kitap’ın dilimize kazandırdığı “Çatıdaki Şey”i inceledik.

  • 73
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Edebiyat, İnceleme
Sevin Okyay’dan Yeni Kitap: “Ara Sıra ve Daima”

Hem çevirmenliği hem de yazarlığıyla tanıdığımız Sevin Okyay'ın keyifli anı kitabı "Ara Sıra ve Daima"...

Kapat