Cloverfield Paradoksu: Hollywood’un Mantığa İsyanı

Sinema okullarında "bir film nasıl olmamalı" diye bir ders verilecekse eğer, öğrencilere bu filmi izletmek yeterli olacaktır.

Bu yazı filmi izlememiş olanlar için sürprizbozan (spoiler) içerir.

Bu kez değişik bir şey yaptım. Bir bilimkurgu filmini hakkında hiçbir bilgi edinmeden izledim. Filme başlamadan önce ne konusu, ne kadrosu ne de kalitesi hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Netflix uygulaması “Bu film yeni çıktı, sen Star Trek: Discovery’yi beğenmiştin, bu yüzden sana öneriyoruz,” anlamında bir tavsiye gönderince “Madem öyle diyorsun, izleyeyim bari,” dedim. Nedir, ne değildir diye hiç sorgulamadan izledim. Bunu yapmaktaki amacım herhangi bir ön yargının etkisinde kalmamaktı. İşte izlenimlerim:

Güçlü Kadro

Cloverfield Paradoksu Netflix ve Paramount işbirliğinde yapılmış olan bir film. Cloverfield serisinin üçüncü filmi olmakla beraber seriden tamamen bağımsız. Yani bu filmi izlemeden önce ilk iki filmi izlemeniz zorunlu değil. Filmde ilk dikkati çeken sadece bu iki büyük şirketin el ele vermiş olması değil. Bu film, oyuncu kadrosuyla da dikkat çekiyor. Başrolde Gugu Mbatha-Raw oynuyor. Bazı okurlarımız kendisini Black Mirror’un San Junipero adlı bölümünden tanırlar. Diğer oyuncular da bugüne kadar önemli filmlerde rol almış isimler. David Oyelowo, Daniel Brühl, John Ortiz, Aksel Hennie, Ziyi Zhang, Elizabeth Debicki de önemli oyuncular.

Yönetmen koltuğunda oturan Julius Onah ise onlar kadar tanınmış bir isim değil. Cloverfield Paradoksu onun ikinci uzun metraj filmi. Daha önce çoğunlukla kısa filmler yapmıştı. Filmin müziklerini Bear McCreary yapmış. Kendisi daha önce Battlestar Galactica, Outlander, The Walking Dead, Agents of S.H.I.E.L.D., Black Sails, Da Vinci’s Demons, Defiance, Eureka, Terminator: The Sarah Connor Chronicles gibi dizilerin müziklerini yapmıştı. Özellikle Battlestar Galactica’da muazzam bir iş çıkarmıştı. O muhteşem müzikleri yıllar geçmesine rağmen hâlâ dinliyorum. Yapımcı koltuğundaysa J.J. Abrams var. Kendisinin yaptığı dizi ve filmleri zaten bildiğinizi düşünüyorum.

Yaratıksız Yaratık Filmi

Dünyanın geleceği pek de parlak görünmüyor. Enerji kaynakları tükenmek üzeredir. Ona paralel olarak açlık da baş göstermiştir. Kaynaklar için büyük devletler arasında savaş başlamal üzeredir. İnsanlığın tek umuduysa bir uzay istasyonundaki bir avuç bilim insanıdır. Farklı ülkelerden gelen bu ekip bir çeşit parçacık hızlandırıcı deneyi yapmakta ve yepyeni, sınırsız bir enerji kaynağı bulmayı ummaktadır. Fakat ekip üyelerinin tam olarak iyi anlaştığı söylenemez. Dünyadaki uluslararası gerilim bu ekibi de etkilemektedir.

Tahmin edersiniz ki işler yolunda gitmez ve ekibimiz kendisini paralel evrende bulur. Üstelik istasyonda bir gariplik vardır. Sistemler arıza vermekte, fizik kuralları tepetaklak olmaktadır. Ekip bir yandan yaşam savaşı vermek ve bir yandan da kendi evrenine dönmek için mücadele etmek zorundadır.

Açık konuşmak gerekirse bu senaryoda birazcık bile orijinallik yok. Daha önce Alien, Pandorum ve Life gibi örneklerini izlediğimiz uzayda gerilim ve korku temasını taklit eden bir film yapmışlar ama demişler ki “Tamamen taklit yapmayalım, içinde yaratık olmasın, bir de paralel evren olsun.” Böylece Alien’ın paralel evrende yaşanan yaratıksız bir taklidi ortaya çıkmış. Sahneleri öyle bir çekmişler ki bir yerlerden yaratık çıkacakmış gibi oluyor ama hiçbir şey çıkmıyor. Bazı yaralanma sahnelerinde de Alien filmlerindeki gibi ekrana bakmakta zorlanabilirsiniz. Yine de böyle bir şeyden memnun kalmadım, çünkü bu şeyler artık klişe oldu. Üstelik konuya bir katkısı yok. Sadece taklit etme amacıyla yapılmış diye düşünüyorum.

Ayrıca solucanların olduğu sahneyi fragmanlarda görüp de bunun bir çeşit yaratık filmi olduğunu düşündüyseniz, düşünmeyin. Onlar sadece solucan ve filme herhangi bir katkısı yok. O da gereksiz bir sahne.

Bir noktaya kadar uzay istasyonundaki garipliklerin nedeni konusunda meraka düşüyoruz ama merakımız tatmin ediliyor mu? Kesinlikle hayır. Her şeyin fizik kanunlarından kaynaklandığını anlıyoruz ve gerilim unsuru bir anda tuzla buz oluyor.

Başarısız Çekim Teknikleri

Sinema okullarında, bir film çekerken yapılmaması gereken şeyler diye bir ders verilecek olsa bu filmi izletmek yeterli olurdu. Bazen bizim TV kanallarındaki her bölümü iki saat olan dizileri izliyormuş gibi hissettim. Çünkü film genel olarak onlar gibi sıkıcı. Teknik olarak da onlara benziyor.

Gerilim ve dram olsun diye yapılmış olan sahneler aslında çok sönük. Bu sahneleri olduğundan daha heyecanlı gösterebilmek için bizim yerli dizilerdeki tekniğin aynısı kullanılmış, mümkün olduğunca heyecanlı bir müzikle durumu kotarmaya çalışmışlar. Sahnede izleyiciyi heyecanlandıracak pek bir şey yok ama müzik başını alıp gidiyor.

Bir başka sorun da uzay istasyonunun paralel evrene geçmesinden sonra izleyiciyi meraklandırmaya, “Acaba nereye geldiler ya da dünya nereye gitti,” dedirtmeye çalışmaları. Bu hiç olmamış, çünkü paralel evren bir bilimkurgu seyircisinin yabancısı olduğu bir şey değil. Bu filmde sanki başka bir olasılık varmış gibi bunu sormamızı bekliyorlar. Hâlbuki izleyiciye onun kolaylıkla anlayabileceği bir şeyi bir gizemmiş gibi sunmaya çalışıyorlar.

Sorunlu Karakterler, Mantık Hataları ve Klişeler

Ortada yeterince iyi düşünülmemiş bir senaryo var. Açıkçası ben böyle bir senaryonun nasıl onaylanıp da filme dönüştürülebildiğini çok merak ediyorum. Anlamsız karakterler, mantık hataları, güldürmeyen espriler…

Chris O’Dowd’un canlandırdığı Mundy karakterinin kolunun bedeninden ayrılması ve hâlâ hareket edebilmesini de geçtim, onun buna çok çabuk alışması, hatta kolu üzerine espri yapabilmesi hiç olmamış. Espriler de zaten komik değil.

Ziyi Zhang’in canlandırdığı Tam adlı karakter ise başka bir vaka. İngilizce anlıyor ama sadece Çince konuşuyor. Ekibin kalanıysa İngilizce konuşuyor ama Çinceyi de anlıyor. Neden böyle şeyin olduğunu anlamadım. Abrams daha önce Lost’ta da benzer bir şey yapmıştı. Bana son derece amaçsız göründü.

Kendisinden ihanet beklenmeyen kişinin hain olduğu ortaya çıkarken, hain sanılan kişinin de masum çıkması bir klişe. Hamilton’ın geçmişte bazı sevdiklerini kaybetmesi ve pişmanlık hissetmesi, işte size bir klişe daha.

Paralel evrene gittiklerinde bulundukları yeri anladıkları an, bana “yok artık” dedirtti. Meğerse Güneş Sisteminin diğer tarafına gelmişler ama o an Dünya’nın yerini tespit edemeyişlerinin nedeni ne olsa beğenirsiniz? İstasyon baş aşağı durduğu içinmiş. Koskoca uzay istasyonunda bulundukları konumu tespit edecek hiçbir teknoloji yok ya da istasyon ters durduğu için bu teknolojiler işe yaramıyor. Bilimsel bir film beklemiyorum ama bu kadar da saçmalık olmamalıydı.

Bu Nasıl Son?

Klişelerle dolu bir film olduğunu düşünürsek hikâyenin devamını tahmin edersiniz. Ekip bin bir türlü badire atlatır ve kendi paralel evrenine döner. Mutlu son olmasını bekliyordum. İşte bu noktada filmi yapanlar demişler ki “Çok fazla klişeye girdik, bari sonunu değişik yapalım, hem Cloverfield serisinin ismine de uygun olur, mutlu son olmasın.” İyi düşünmüşler ama sonuç olarak hayatımda gördüğüm en kötü film sonuna imza atmışlar.

O yaratık nereden geldi, nasıl geldi, neden geldi, bunların hiçbirinin cevabı yok. O kadar şeyden sonra yaratığın bu filmde ne işi var? Sadece farklı bir son yapabilmek için filmin konusuyla alakasız bir yaratık filmin sonuna yerleştirilmiş. Üstelik yaratığı iyi yapamamışlar. Basbayağı animasyon olduğu belli oluyor.

Son Söz

Yeni bir The Space Between Us vakasıyla karşı karşıyayız. İsmi bilimkurgu olup içeriği saçmalıktan ibaret olan bir film izledim. J.J. Abrams bir kez daha yüzüne gözüne bulaştırmış. Abrams’ın hâlâ iş bulabilmesi, hatta bu kadar övülmesi bana çok garip geliyor. Lost gibi bir efsaneyi yarattı ama sonunu berbat etti. Fringe gibi bir efsaneyi yarattı ama son sezonunda çuvalladı. Üç tane iyi başlayan dizisi (Almost Human, Revolution ve Believe) aynı gece yayından kaldırıldı. Görevimiz Tehlike, Uzay Yolu ve Yıldız Savaşları gibi efsaneleri sırayla katletti. Bunlara rağmen bu adama hâlâ Hollywood’un dâhi çocuğu deniliyor. Westworld’ün senaryosu da çıkmaza girerse hiç şaşırmam. Portal ve Half-Life filmlerinden de bu adam yüzünden umutlu değilim. Kendisi bilimkurgu dünyasının yakasından düştüğü gün parti vereceğim.

Sonuç olarak şu an Cloverfield Paradoksu’na harcadığım iki saate üzülüyorum. Nice güzel senaryolar yapımcıların kapısından dönerken böyle şeyler kolaylıkla kabul ediliyor, yapılıyor ve yayımlanıyor. Üzücü.

  • 27
    Shares




1986’da Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu. 1998’den beri ailesiyle birlikte Adana’da yaşıyor. 2010’da Mustafa Kemal Üniversitesi Muhasebe Önlisans bölümünden ve 2013’te Anadolu Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu. Katı bilimkurguya bayılıyor, kendi çapında öyküler yazıyor. Şu sıralar en büyük hobisi yeni diller öğrenmek ve bir gün tüm dünyayı görebilmek istiyor.

Cloverfield Paradoksu: Hollywood’un Mantığa İsyanı için 11 yorum

  1. Bunlara rağmen bu adama hâlâ Hollywood’un dâhi çocuğu deniliyor.

    Belki de yalnızca başlangıçlar da dahidir ama filmleri sonlandırırken kötüdür. :smiley: Anlaşılan bu filmi görünce uzak durmalıyım.


  2. Bu adamın adını gördüğüm yerde uzak durmaya karar verdim ben.


  3. Marius dedi ki:

    Abrams abartılmış bir balondur. Patlasa da bitse artık.


  4. @yusufk122 ne demek istediğinizi biraz daha ayrıntılı yazarsanız bundan güzel bir tartışma çıkarabiliriz.

    @JCDenton kendisi 10 tane prodüktör içinde baş prodüktör. Yani görevi küçümsenmemeli. Hiç iyi şeyler yapmadı diyemeyiz. İyi başladığı şeyleri de sonradan batırıyor. Fringe çok güzeldi, son sezonu hariç. Lost çok güzeldi, son bölümü hariç.


  5. Merhaba Kaan Bey.

    Bazı yazar, yönetmen, oyuncu, müzisyen, ressam vs. her nedense eleştirildiğinde bu tür tepkiler geliyor. Abrams da bunlardan biri. Sinema ile ilgili bir tecrübem olmayabilir ama J.J. Abrams’ı eleştirmeye hakkım var ve kendisinin sektörde ne kadar çok iş yaptığını da biliyorum.

    Sizin mantığınıza göre düşünürsek sinema hakkında sadece sinema tecrübesi olanlar, müzik hakkında sadece müzik tecrübesi olanlar, edebiyat hakkında sadece edebiyat tecrübesi olanlar, futbol hakkında sadece futbol tecrübesi olanlar, siyaset hakkında sadece siyaset tecrübesi olanların konuşması gerekir. Böyle bir yere varamayız.

    Bir şeyin sokakta satılıyor olması o şeyin her zaman yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir şeye çok emek harcanmış olması da o şeyin kaliteli olduğu anlamına gelmez. Özellikle de bu yazıya konu olan film kelimenin tam anlamıyla facia. Abrams bilimkurguyu ileri taşımamış, aksine bilimkurgunun efsanelerini sırasıyla katletmiş bir isimdir. O, edindiği haksız şöhret sayesinde çok iyi işler başarmış bir isimmiş gibi gösteriliyor ve önüne ne konulursa onu kaliteli sanan kişiler de onu fanatikçe savunuyorlar, üstüne bir de onu eleştiren herkesi sinemadan anlamamakla itham ediyorlar.

    Teşekkürler.


Cloverfield Paradoksu: Hollywood’un Mantığa İsyanı

Sinema okullarında “bir film nasıl olmamalı” diye bir ders verilecekse eğer, öğrencilere bu filmi izletmek yeterli olacaktır.

  • 27
    Shares

 

 

Başa dönün