in ,

Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları İncelemesi – İyi Bir Film Yapmak için Neler Gerekir?

Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları incelemesi sizlerle. Fantastic Beasts serisinin üçüncü macerası neyi doğru neyi yanlış yapıyor?

Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları incelemesi yayında. Yeni Fantastic Beasts filmi öncekiler kadar kötü değil. Hatta izleyene iyi bir deneyim yaşatıyor bile diyebiliriz ama hangi şartlarda diyebiliriz? Bir Harry Potter hikâyesi ne anlatır, iyi bir Büyücülük Dünyası evreni hikâyesinde nasıl temalar ve ne tür söylemler bulunmaktadır ve filmler ne anlatamamaktadır, konulu yazımıza hoş geldiniz.

Bugüne bugün 32 yaşında bir insan olarak Harry Potter serisini 20 yılı aşkın bir süredir 40’a yakın kez okudum ve bu okumaların sadece son birkaç seferi geçen on yıl içinde gerçekleşti. Yani bu demektir ki 2000’li yıllar benim için elimden Harry Potter kitapları düşmeden geçmiş. Sahiden de, okul çantam sınıftaki herkesten ağır olurdu, içinde serinin o güne kadar çıkmış tüm kitaplarını taşıdığım için.

Bu sayılar kimilerine inanılmaz hatta manyakça gelebilir. Bense diyorum ki bazı eserlerle özel bir bağ kurabilmek için belki de o konuda biraz yaşanmışlık gerekiyordur. Herkesin hikâyesini tam olarak bilmemiz mümkün değil. Mesela yalnız bir çocukluk geçirdiyseniz, çoğu zaman kendi kendinize sahip çıkıp kendi başınızın çaresine bakmanız gerektiyse, başka insanların evlerinde kendi evinizden çok vakit geçirdiyseniz, onlara tabi olduysanız, kendi anne babanızdan çok onları gördüyseniz ve hatta kendi evinizin neresi olduğundan bile emin değilseniz, bir ihtimal Harry Potter serisi ile aranızda özel bir bağ oluşabilir. Ancak dediğim gibi herkesin hikâyesi farklıdır.

Harry Potter, 10’lu yaşların başındaki çocuklar için yazılmış bir çocuk kitapları serisi ve o yaşlarda bu seriyi çok fazla sevmiş olan arkadaşlarımda benim gözlemlediğim ortak nokta, hepsinin bulundukları yerde olmaktan çok sıkılmış olmalarıydı. 15 yıl önce internet sayesinde onlarla tanıştım ve arkadaş oldum. Bugün hâlâ hayatımdalar. Bu gözlemi yapabilirim.

Harry Potter bir kaçış edebiyatı olmasının yanında, yalnız kalmış çocuklara bu kaçışın niteliği hakkında da onların anlayacakları dilden bir şeyler söylüyordu. Yalnız olmadıklarını, birbirlerini bulmalarını, saklanmak yerine kalkıp mücadele etmeye devam etmenin önemini ve bunun yollarını sıralıyordu ama öyle bebeğin ağzına mama çalar gibi değil. Bu anlamı dramatik yönü güçlü bir hikâyeden kendilerinin çıkarsamalarını sağlayarak. Çocuk edebiyatında bunu yapmak kolay bir şey değildir ve başarıyla yapabilenler bugün zaten çok ünlüler.

Harry Potter, istismar edilerek büyüyen çok yalnız bir çocuğun büyüme hikâyesi. Çocukken Harry Potter okurken birinin sizi gördüğünü ve anlaşıldığınızı hissedersiniz. Sizin de bir yere ait olabileceğiniz hissine kapılırsınız.

Seriyi en son, Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları filmini izlemeden bir hafta önce orijinal dilinden en baştan okudum ve neden sevdiğimi bir kez daha hatırladım. Son okuyuşum üzerinden yıllar geçmiş. Bu defaki okuyuşum öncekilerden farklıydı çünkü artık kitabı tabiidir ki o dünyaya dahil olmak isteyen bir çocuk olarak değil bir ebeveyn bakış açısıyla, bir yetişkinin gözünden okuduğumu fark ettim. Seriyi hem çocuklukta hem yetişkinlikte okuyup iki farklı şekilde de algılamak gerçekten çok değişik bir etkiye sahipmiş.

harry potter kelid aynası

Bu defa aynanın öteki yanında duran, Harry’nin özlemini çektiği yetişkin dünyasından biriydim nihayet. Onların ardında durup Harry’den koparılmışlıklarını gözlemledim. Harry, aynanın öte yanındaki gerçek dünyada, kendisini koruyacak ailesinden koparılmış halde, tek başınaydı. Çocukları orada, onlarsız, tek başına kalmıştı. Onu koruyacak başka insanların merhametine muhtaçtı. Yıllar boyu çok güçlü olması gerekecekti. Harry’nin Quirrell’ın karşısına tek başına çıkmak zorunda kalması ama aklının yine de Voldemort’un vaatleriyle çelinememesi ardında yatan değerler, kitabı okuduğum ilk seferki kadar vurucuydu hâlâ.

Baştan sona hep bir çocuk için sevginin gücünü ön plana çıkaran seri, bir yetişkin için de birine sevginizi vermenin onda yaratacağı farkı vurguluyor. Sevgiyi ifade etmenin esirgenmemesi ve küçümsenmemesi Snape’in hikâyesinde, Sirius, ailesi ve ev cini Kreacher’ın hikâyesinde, Dursley ailesinde, Luna’nın yalnızlığında belirginleşiyor.

Çocukken seriyi okuyup kendini Harry, Hermione, Ron, Neville ve Luna gibi karakterlerle özdeşleştiren çocuklar için büyüdüklerinde o yıllarda özlemini çektikleri kişi olmanın önemi, anne babasız kalmış bir çocuğu bağrına basamayan Snape’in trajedisinde derinleşiyor.

Bir gün başka bir içerikte koruyucu ebeveyn figürlerinden, Harry Potter serisinin imgeleminden ve sair konulardan daha detaylı bahsetmek isterim ama bugünkü konumuz filmler ve daha ziyade onların sonuncusu. Ama konu Harry Potter’dan açılınca bunlardan bahsetme fırsatını kaçıramam, beni bağışlayın.

Filmleri izlerken hiç bu tür hislerle dolup taşanınız oldu mu merak ediyorum doğrusu. Çünkü konumuz bununla yakından ilgili.

Bir yerde Harry Potter serisinden bahsediyorsam aksini belirtmediğim takdirde mutlaka kitaplardan bahsediyorumdur, filmlerden değil ve hatta filmleri bahsimden hariç tutuyorumdur. Hepsini çıkar çıkmaz ama giderek azalan bir istek ve inançla sinemada izleyip buruşuk bir surat ifadesiyle ayrıldığım bu filmler benim ve pek çok insan için belki de sinema tarihinin en kötü, en özensiz kitap uyarlamaları arasındadır. Belki sadece ilk iki film bu sınıflandırmanın sınırında kalabilir.

Bu filmleri izledik, çünkü kitapların kapağını kapattıktan sonra hâlâ o dünyaya doyamamışken, etrafımızda o dünyaya dair başka şeyler de görmek istedik. Evlerde geniş bant internetin olmadığı ya da henüz yaygınlaşmadığı bir dönemde bu kolay değildi elbette. Çıkartma albümü ve gazetenin verdiği bardak üzerine basılmış görsel eldeki tek şeydi.

Geçen onca yıla rağmen Harry Potter filmlerinin bugün hâlâ tam olarak ne anlattığını, neyden bahsettiğini, ne söylemeye çalıştığını anlamıyorum. Bir seri olarak bütünlük oluşturmadıkları gibi kendi içlerinde de baştan sonra bir tutarlılık gözetiyor gibi değiller hiç. Çünkü serinin anlamını oluşturacak en kilit bilgileri içermiyorlar. Daha da kötüsü, filmde söylenen laflar ile yapılan hareketler birbirini karşılamıyor. Bir gün tüm Harry Potter filmlerindeki hareketleri karşılamayan saçma sapan replikleri satır satır analiz etmeyi çok isterim. Ama bugün değil, şu an o kadar yerimiz yok ve olanı da müsrifçe kullandık bile.

Kitaptan alıntıladıkları tüm cümleler bağlamından kopuk, yanlış yerde ve yanlış şekilde sarf edilmiş cümleler ve ardından yapılan hareketin de cümleyle alakası yok. Bu nitelikleriyle de sarhoş bir adamın sayıklamalarını andırıyorlar. Herhalde kitabı birinin sarhoş amcasına okutup özetlemesini istesek ağzından ancak bunlar dökülür. Senarist Steve Kloves’un kariyerindeki işlere bakınca bu konuda bir tutarlılık da göze çarpıyor, hakkını yiyemem. Filmin görünüşü kitaplardaki biçimlerin flu birer yansımalarını andırsa da kitaplarla aynı şeyden bahsetmedikleri, aynı anlamı üretmedikleri kesin.

Sayelerinde birçok insan Voldemort’u Harry’nin öldürdüğünü zannediyor mesela. Dumbledore’un böyle bir şeyin olmadığını açıklamasına kitaplarda kocaman bir bölüm hatta kitabın kendisi ayrılmışken, seriyi sadece filmlerden bilenler Harry Potter’ı ulvi bir Seçilmiş Kişi sanıyor. Çünkü kitaptaki Dumbledore Harry’ye kehanete tamamen sırtını dönebileceğini, eğer savaşırsa bunun kendi seçimi olması gerektiğini, hiçbir şeye mecbur olmadığını açıklarken, filmdeki Dumbledore isimli kişi Harry’ye “sen seçilmiş kişisin Harry, başka şansın yok, başarısız olamazsın,” diyerek onu bir mecburiyete itiyor. Aynı fena durumun muadili birazdan geleceğimiz Fantastik Canavarlar serisinde de yapıldı.

albus dumbledore yaşlı hali

13 yaşında bir çocuk olarak Azkaban Tutsağı filminden çıkmadan önce, film biterken, dünyadaki en sevdiğim şeyi kimin berbat ettiğini öğrenmek için senaristin ve yönetmenin adının çıkmasını bekleyip kendime bu adamların neden filme koymak için en gerekli bilgileri, en kritik konuları atıp kitaptan bunları seçtiklerini ve bunları da filmin son 3 dakikasında büyük bir aceleyle yanlış yanlış sıkıştırdıklarını sormuştum. Bu sorunun cevabını hiçbir zaman alamadım. İzlediğim güzel görünümlü anlamsızlıklar çorbası Harry Potter değildi. Hiçbir aşamada da diyebilecek pozisyonda olan kimse durup “biz ne yapıyoruz?” dememişti anlaşılan.

Kitapları okumamış biri için anlamsız, anlaşılmaz. Okumuş birisi için de tanıdık ama çıldırtıcı şekilde çarpıtılmış ve üstelik bunun için yüzlerce milyon dolar para harcanmış ve bu durum çok beğenilip 8-9 defa tekrarlanmıştı. Harry Potter serisi bugün hâlâ ünlüyse, filmlere rağmen ünlü. Ya da belki berbat filmleri harika bulabilen çok sayıda insan olması vesilesiyle.

“Ama ben küçükken anne babamla sinemaya gidip filmini izleyip çok beğenmiştim,” diyen arkadaşlarımız hepimizin vardır. O da sizin için çok özel bir anıdır eminim. Sizi de seviyorum.

Buraya kadar okuduysanız herhalde Harry Potter dünyasına epey aşinasınız, değilseniz de serinin şu ana kadarki durumu hakkında bir fikir vermeye çalıştım.

Bundan sonra yazacaklarım Dumbledore’un Sırları filminden SPOILER içerecektir.

Kıyaslamalar Sonrası Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları Filmine Bakış

fantastik canavarlar dumbledore'un sırları incelemesi

Fantastik Canavarlar: Dumbledore’un Sırları filmi işte bu şartlar altında, öncekilerden kötü olmayan bir film. Hatta bazı hususlarda onların önünde olan bir film. Bize bugüne kadar o kadar kötü filmler izlettiler ki ben bugün çok az güzel şeyle bu filmi beğenebilecek durumdayım.

Fantastik Canavarlar önce tek bir film olarak tasarlanıp sonradan 3 filmlik bir seriye, ardından da 5 filmlik bir seriye çevrilmişti. Serinin senaryosunu da bu defa J.K. Rowling yazacaktı ve bir kitap uyarlaması da olmayacaktı. Her şeyin yolunda gitmemesi için yönetmen David Yates dışında bir engel yok gibi görünüyordu. En azından önceki Harry Potter filmlerinden iyi olması için üç önemli sebep vardı. Steve Kloves yoktu, Rowling yazıyordu ve kitap uyarlaması değildi.

Rowling’in kendi yazdığı seriyi geriye dönük olarak bu kadar tahrip edeceği hiçbirimizin aklına gelmezdi tabii. Senaryodaki anlaşılabilir acemiliği bir yana, kendi yazdığı şeyleri unutmuş gibi görünen Rowling ilk filmle ortaya pek parlak olmayan bir iş çıkardı.

Katlanılamaz derecede kötü bir film olan Grindelwald’ın Suçları’nın ardından puanlar yere çakıldı, üçüncü film senaryosu beğenilmedi ve baştan yazılacak senaryoda Rowling’e yardım etmesi için yanına Harry Potter senaryolarında -onları berbat etmesiyle- deneyimli Steve Kloves verildi.

Ben bu noktadan sonra bu seriyi takip etmeyi bıraktım. Yeni filmin çıkış tarihi yaklaştıkça “yine ne yaptılar acaba” diye içime sıkıntı olmaya başlamıştı çünkü her yerde bu konuşulacaktı, ben de illa maruz kalacaktım. Bazen böyle olur, bir şeyi zorla devam ettirmek için ortaya çok kötü işler çıkarırlar, ben de onları sevdiğim son noktada bırakırım. Star Wars benim için Revenge of the Sith’ten çıktığım gün bitmiştir örneğin. Disney’in serisini bir devam hikâyesi olarak kabul etmem. Doctor Who, Terminator, Avatar the Last Airbender, yeni Star Trek’ler, bunların hepsini kaldıkları son güzel noktada bırakmak ve eskiyi güzel hatırlamak, tadı tuzu daha yerinde bir hayat için elzem. Kendinize eziyet etmeyin, bozdularsa salıverin gitsin.

Fantastik Canavarlar 3 İnceleme

Bundan sonra seriyi mesleki bir merakla incelemeye başladım. Bir yazarın eserini ne raddeye kadar tahrip edeceğini gözlemlemek ilginç bir deneyim. Rowling eserine sürekli geriye dönük ekleme ve çıkarmalar yaparak onu güncel olaylara karşı duyarlı tuttuğunu zannediyor olabilir ama ortaya çıkan yığın bir garabet.

İlk iki filmin ortaya attığı iki büyük problem vardı; birisi kitaplarda hiç bahsi geçmeyen, iması bile edilmeyen Credence Dumbledore adlı yeni bir karakterin geçmişteki olayların merkezinde olması, diğeri ise Albus Dumbledore’un Grindelwald’ın peşine düşmeme sebebinin değiştirilmesi. Bunlardan ikincisi, yukarıda bahsettiğim gibi Harry Potter filmlerinde Harry’yi gerçek bir seçilmiş kişi yapmakla aynı düzeyde bir hata. Çünkü bunu yaparak Dumbledore karakterini bilge dede, mentor arketipinden çıkarıp onu gerçek bir insan, bir karakter olmaya yaklaştıran, onu derinleştiren unsuru değiştiriyorsunuz. Yerine koyduğunuz şey ise ondan daha iyi bir şey değil, Kan Yemini denen naneden bahsediyorum elbette.

Şu kadarı kesin: Fantastic Beasts serisi, kitap serisinin geçmişini anlatmıyor. Çünkü Fantastik Canavarlar’da anlatılan geçmiş, Harry Potter kitap serisinde anlatılan geçmiş ile hiçbir bakımdan örtüşmüyor. Ne hikâye ne motivasyonlar ne de sihir mekanikleri aynı. Fantastik Canavarlar film serisi, olsa olsa Harry Potter film evreninde geçiyor olabilir ki o tutarsız evrende istediğiniz gibi at koşturabilirsiniz, bunda bir sorun yok. Yani Fantastik Canavarlar serisindeki Albus Dumbledore gibi benzer isimler sizi yanıltmasın, bu karakter kitaplardaki Albus Dumbledore’un gençliği değil. Onunla aynı şeyleri yaşamıyor.

Burada tadımızı kaçıran nokta elbette bu yeniden yazımın kötü bir hikâye olması. Kitaplarla uyuşmadığı halde yerine daha güzel, detaylı bir hikâye konmuş olsa pek kimsenin şikâyet edeceğini sanmıyorum. Onun yerine Rowling son Harry Potter kitabı olan Ölüm Yadigarları’nda anlattığı güzelim Dumbledore hikâyesini alıp, içinden iyi olan her şeyi çıkarıp elimize bir çöp tutuşturuyor.

Dumbledore’un kitaplarda Grindelwald’ın karşısına çıkmama sebebi, 17 yaşındayken Aberforth, Albus ve Grindelwald arasında geçen düelloda Dumbledore’ların kız kardeşi Ariana’yı öldüren laneti kimin yaptığını bilememeleridir. Albus bu bilgiden kaçar.

Albus okuldan mezun olmuş dünyayı gezmeye çıkacağı sırada annesinin ölüm haberini alır ve hasta kız kardeşini bakmak için eve kapanmak zorunda kalır. Genç ve kibirlidir. Parlamak, yükselmek isterken kendini harcanmış hisseder. O yaz büyük teyzesi Bathilda Bagshot’ı ziyarete gelen Grindelwald ile tanışır. Albus kadar yetenekli olan Grindelwald kendi okulu Durmstrang’dan, kara büyü çalışmaları nedeniyle henüz atılmıştır. Birlikte kendilerini saklanmak zorunda bırakan Muggle’lara hükmetme planları kurmaya başlarlar.

Albus kendisinin kontrollü güç kullanımı fikirlerine karşın Grindelwald’ın gaddar yapısının farkındadır ve bunu görmezden gelmektedir. Bakıma muhtaç Ariana’yı da yanlarına alıp bu maceraya çıkmaya karar verdiklerinde Aberforth buna karşı çıkar. Grindelwald ile çatışan Aberforth’a Albus da katılır. Bu üçlü düelloyu gören hasta ve ne olduğunun farkında olmayan Ariana duruma müdahale etmek isterken düellonun arasında kalır ve kendisine isabet eden bir Öldüren Lanet ile hayatını kaybeder. Annelerinin onca yıllık özenli bakımından sonra kız kardeşleri ihmal yüzünden yerde cansız bir şekilde yatmaktadır.

fantastic beasts 3 gellert grindelwald mads mikkelsen

Grindelwald cenazeye bile kalmadan kaçar. Aberforth cenazede Albus’a saldırıp onun burnunu kırar. Albus bu kırığı hiçbir zaman tamamen düzeltmeyecektir. Kitaplardaki tasvirinin iki yerden kırılmış gibi gözüken kemerli bir burna sahip olma sebebi de budur. Suçluluk hissiyle yanan Albus, kardeşini öldüren laneti kimin yaptığı cevabını almaktan korktuğu için Hogwarts’a kapanır ve kendini çalışmalarına adayıp Grindelwald’ın yükselişini görmezden gelir. İkisi bir daha hiç karşılaşmazlar.

Grindelwald Dumbledore’un gücünü bilip ondan çekindiği için aralarındaki bu mesele dolayısıyla Albus’un kendisinden uzak durmasından memnundur ve bu bilgiyi ona karşı silah olarak kullanabilir. Dumbledore ise malum cevabı bilmek istemediği için karşılaşmalarını erteleyebildiği kadar erteler. Ta ki Dumbledore onu durdurabilecek güçteki tek büyücü gibi görünürken, yardım taleplerine kulak tıkamak haddinden fazla utanç verici bir hale gelmeye başlayana kadar. Artık Grindelwald’ın karşısına çıkıp, eski meseleyle yüzleşip, elinden geleni yapmaktan başka çaresi yoktur. Grindelwald ile bir kez daha karşılaşır ve onu yener…

İkili birbirlerini 17 yaşındaki bir yaz mevsiminden daha uzun bir süre tanımamıştır ve son düellolarına kadar bir daha hiç karşılaşmadıkları, bundan özenle kaçındıkları, kitapta üstüne basa basa vurgulanır. O yaz mevsiminden sonraki yıllarda Albus’un hayata tüm bakışı değişir. Tüm ömrünü Karanlık Sanatlar ile savaşmaya ve Muggle haklarına adar. Hatta son savaşı sırasında kendini feda ederek ölür.

Fantastik Canavarlar filmlerinin ilk üçü, bize bu konunun hiçbir önemi olmadığını söylüyor. Albus bu konunun bahsini açıp biraz anlattığında, öldüren lanetin hangisine ait olduğu kısmına gelince, kitaplarda geri dönmek istemediği, yüzüne vurulmasından çekindiği o anı hakkında “Meh, kimin yaptığının ne önemi var,” deyip geçiyor. Onun yerine Kan Yeminini gösteriyor. Kitap serisi bittikten bir süre sonra Rowling’in yaptığı açıklamaya göre ikili birbirine aşıkmış. Bu filmlerde de öğreniyoruz ki ileride birbirlerine karşı çıkmayacaklarına dair Kan Yemini diye bozulmaz bir şey yapmışlar. Albus’un Grindelwald’ın karşısına çıkamama sebebi suçluluk değil de buymuş. Ayrıca bu yeni olay örgüsüyle bağlantılı olarak görüyoruz ki ikili yaşamları boyunca pek çok kere karşılaşıp konuşuyorla. Çünkü ortada bir Ariana suçluluğu yoksa neden olmasın..?

albus dumbledore kan yemini

Geriye kalan son iki filmde Ariana konusuna dönerler mi, son anda ilk üç filmde olmayan bir suçluluk duygusu uyduruverirler mi, orasını bilemem. Ama bütün bu üç filme yayılan anlamsız Credence ve Kan Yemini plotlarının sırf seriyi 5 filme çıkartmak için uyduruldukları gayet açık. Kan Yemini denen şey bu filmde bozuldu, böylece o konuyu kapattık.

Niye var olduğunu, neye hizmet ettiğini, nereye vardığını asla anlamadığımız bir konu da Credence konusu. O da bu filmde şimdilik kapanan konulardan neyse ki. Sonraki filmlerde kendini feda ederek öldüğünü ve anka kuşunun Fawkes olarak Albus’a katıldığını görmemiz muhtemeldir. Zaten bu filmin en iyi yaptığı şeylerden biri, ilk iki filmde ortaya atılan saçmalıkları yavaşça halının altına süpürüp kapatması. Anlamsız Nagini konusu da tamamen unutulmuş, bu da sevindirici. İkinci filmde yine hiçbir yere varmadan biten Leta Lestrange konusu da bu diyarı terk etmiş. Ondan geriye bir tek Yusuf Kama karakteri kalmış ama kendisinin olayını ikinci filmden o kadar hatırlamıyorum ki, boş verip yeni bir karakter gibi izledim kendisini ben.

Karakterler ve Anlaşılmaz Bazı Şeyler

Zümrüdüanka Yoldaşlığı kitabında, çok sadık bir kuş olan Fawkes’un ihtiyaç anında sahibi Dumbledore’un yardımına yetiştiğini ve Öldüren Lanet’i yutarak onun hayatını kurtardığını görmüştük. Dumbledore’un sahip olduğu egzotik bir kuş olan ankanın bu filmler için bayağı efsanevi bir şeye çevrilmesi de yine filmde hiçbir yere oturmuyor. “Dumbledore’a bir anka gelirmiş.” Hangi Dumbledore’a, niye? Neyin nesiymiş bu iş? Bir açıklaması yok. Nereden çıkmış bu anka ve neden Credence’ın etrafında uçup duruyor yerli yersiz, belirsiz.

Credence’ın şapkadan çıkar gibi bir Dumbledore kardeşi çıkması ikinci filmde en çok tepki alan konulardan biriydi. Bu filmde onu değiştirerek Aberforth’un oğlu yapıvermişler. Aberforth’un o yaz hangi ara kimden oğlu oluvermiş de neden ayrı düşmüşler anlamak mümkün olmadığı gibi bu konu da yine kitaplardaki Albus ve Aberforth arasındaki tüm dinamiği değiştiren bir konu.

Kitaplarda Aberforth yaşlılıklarında bile Albus’a Ariana yüzünden soğuk bir adamken, filmde birlikte yaşayıp, yemek yiyip, masadaki gerilimi yönetebilen karakterler olarak varlar ve Albus Aberforth’un oğlunun yaşamını kurtarıp aslında aralarındaki ilişkiye kitaplarda hiç olmayan bir boyut getiriyor. Prequel hikâyeleri sevmeyişimin bir nedeni de böyle şeylerdir işte. İlla yaparlar bunu.

Filmin konusu ancak filmin sonunda anlaşılabiliyor. Filmin sonuna kadar ne izlediğinizi pek bilemiyorsunuz. Bunu yine merak unsuru olarak yedirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Oysa ortadaki durum, karakterlerin ne yapmaya çalıştıklarını filmin bize bir türlü anlatamamasından ibaret. Ne yapmaya çalıştıklarını anlasak, bunu nasıl yapacakları bir merak unsuru olabilir belki. Ama film boyunca kafamdaki soru “bütün bunları ne için yaptıkları” ise film kendini seyirciye anlatamamış demektir. Deneysel bir David Lynch filmi izlemiyoruz burada.

Meğer filmin konusu Grindelwald’ın yaklaşan seçimlere hile karıştırma çabasıymış. Lider seçimini Qilin denen bir hayvan yapıyormuş. Bizimkiler de bu hileyi engellemeye çalışıyormuş. Geleceği görme gücü olan Grindelwald’ın hile yapmasını engellemek için ise kafasını karıştırmaları gerekiyor, çünkü Grindelwald onların yaklaşan hamlelerini önceden görmemeli, görse de anlayamamalı. Kan Yemini yüzünden eli kolu bağlı olan Dumbledore’u ise yine kimseye tamamını anlatmadığı manipülatif planlar içinde izliyoruz. Burada esas kafa karıştıran nokta, bu seçimin nasıl yapıldığı idi. Lideri hayvan mı seçiyor, oy mu veriliyor? Ya oyla seçilen adaylardan hiçbirini seçmezse bu hayvan, o zaman ne oluyor? Neyse bu konulara girersek çıkamayız çünkü pek düşünülmedikleri belli. Bugüne kadar inşa ettiklerini kullanmak yerine sürekli ortaya yeni şeyler atmanın böyle sonuçları olabilir.

Serinin adı Fantastik Canavarlar iken, bir hayvanın böyle bir işte kullanılmasına şaşırmadım. Neticede değişik tipler bu büyücüler, okul binasına konuşan şapkayla seçiliyorlar, okul şampiyonunu sihirli bir kadehe seçtiriyorlar. Seçilen kişi turnuvada yarışmayı reddederse ne olacağı hâlâ belirsiz.

Olay örgüsünü takip etmek biraz güç olsa da görselliğin güzelliği, en azından büyücülük dünyasına dair güzel manzaralar ve eğlenceli sahneler izliyor olma hali filme karşı ilginizi bir süre daha canlı tutuyor.

Tabii bu filmin çok uzun olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Filmi anlamsız, fuzuli sahnelerle çok fazla şişirmişler. Örneğin Grindelwald’ın görüsünü karıştırmak için çok sayıda çanta hilesi için harcanan süre çok gereksiz. Bir sonraki sahnede ortaya çok sayıda çanta koyup “Böyle yapacağız” deseler, hiçbirimiz bu çantalar nereden çıktı demezdik. Kitaplara göre bir cadı ya da büyücü için bir eşyanın kopyasını yaratmak zaten bir saniyelik iş. Bunun için bir Muggle dükkanına gitmeye de gerek yok, çok sayıda çanta versin diye İhtiyaç Odası’na girmeye hele hiç mi hiç gerek yok.

Üstelik yine Dumbledore’un Ateş Kadehi kitabına kadar İhtiyaç Odası’nın varlığından habersiz olduğunu kitaplardan bilirken, Dumbledore’un onlarca yıl önce İhtiyaç Odası’nı kullandığını göstermek, sırf Oda’yı gösterip önceki filmlerden orayı hatırlayan hayranları mutlu etmek için konmuş bir sahne. Kitapları okuyanlar ise bu konunun sürekli olarak Dumbledore’un Hogwarts’ın tüm sırlarına vakıf olmadığının altını çizmek için kullanıldığını bildikleri için filmde böyle sahneler gördüklerinde tam tersine mutsuz oluyorlar.

Aynı Rowling, sadece bir önceki filmde, aslında Biçim Değiştirme hocası olan Dumbledore’u Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocası yapıp üstelik anlamsız şekilde Azkaban Tutsağı filmindeki Lupin’in dersinin aynısını sahne etmişti. Birkaç dakika sonra ise 1935 yılında doğacak olan McGonagall’ı 1927 yılında okulda öğretmen olarak görmüştük.

fantastik canavarlar 3 kadro

Yani Rowling’in yazdıklarında artık bir konu bütünlüğü, akış tutarlılığı aramamak gerek. Harry Potter evreni Rowling’in ellerinde üzerine kafa yormaya değecek bir şey olmayı uzun süre önce bıraktı ne yazık ki. Buna harcadığınız enerji Rowling’in tutarsızlığı tarafından anında zayi edilebilir, evrenin en temel kuralları bile değiştirilebilir. Örneğin Mürver Asa’nın sahipliği konusu. Eğer eski güzel günler hatrına bu evren üzerine düşünmekten hâlâ keyif alıyorsanız bu yazıya da bir göz atmanızı öneririm. Ama bu konuda Rowling’den bir şey beklemeyin derim.

Neyse ki Rowling’in yazdığı yedi kitaplık orijinal seriyi sihirli bir şekilde değiştirebilme gücü yok da en azından güzel anılarımıza dokunamıyor. Yapabilseydi bunu da yapardı eminim.

Peki bu filmi niye izleyeceğiz? Nadir bir mutlu çocukluk hatırasını canlandırmak için olabilir mesela. Bu film sizi öncekiler kadar mutsuz etmeyecek en azından. Bu defa filmde arka planda akan büyücülük dünyası için çok daha sağlam bir görsellik oluşturmuşlar. Hatta belki de o evrende şu ana kadar çekilmiş tüm filmler içinde en iyi koreografiye sahip olanı, en çiçek görüntüye sahip olanı bu film. Büyücülük dünyasını güzel efektlerle bol bol gösterme şansları olmuş ve bunu kullanmışlar. David Yates’in 5. film ve sonrası folkloru silinmiş, soğuk, boş ve ruhsuz aksiyon dünyasından sonra böyle bir şey görmeyi beklemiyordum. Harry Potter filmlerinin özellikle 4 ve sonrasında en zayıf olduğu ikinci konu arka plandaki o dünyayı görselleştirmek olmuştur çünkü. Kitaplardaki renklendirilmiş orta çağ cadılık folkloruna ait imgeler tamamen terk edilir. Bu filmde ise uçan eşyalardan başka, biraz daha yaşayan bir dünya izlenimi var.

James Newton Howard’ın hazırladığı müziklerde John Williams’ın notaları yer yer geri dönüyor. Güzel görsellik üzerine konabilecek daha iyi bir şey düşünemiyorum. Bu filmi geçmişte neler olduğunu öğrenmek maksadıyla izlemeyin. Hayal kırıklığına uğrarsınız. Maksat anılarınızı canlandırmak olsun, fazlası değil.

Harry Potter filmlerinde asla yapamadıkları şık düello sahneleri var. İzlerken eski Harry Potter filmleri için bir kez daha üzüldüm. O yıllardaki hayal kırıklığım derindi çünkü. Nihayet bu filmde güzel bir görsellikle karşılaşıp mutlu oldum.

Sihirli Yaratıklar. Filme adını veren hayvanların tasarımlarını da beğenmemiştim önceki filmlerde. Hayvandan ziyade Newt’in kendisinden ayrı, her yere uzanan uzuvları gibi davranıyorlardı. Bu filmde vahşiler, kendi doğaları ve davranışları var. Çok küçük bir dokunuş belki ama filmi güzelleştirmeye yetiyor: Her ne kadar Burnuk Newt’e asasını getirmek için eğitilmiş olsa da, neticede bu bir hayvan. Burnuklar kitapta altına ve parlak nesnelere ilgi duyarlar. Hepsi havaya fırladıklarında asanın yanında ilgisini çeken parlak paralar görünce Burnuk asayı filan unutup onlara sarılıyor. Getirmesi gereken asa da fırlayıp gidiyor. Herhalde filmin en eğlenceli sahnesi bu. Üstelik hepsinin ağır çekimde uzun uzun gerçekleşmesi de olayı daha komik hale getiriyor.

Sahte asası ile büyücülük dünyasında bir Muggle: Jacob Kowalski

Başta kendisini posterlerde elinde asayla görünce acaba Rowling bir kuralı daha yıkarak kerameti asaya mı yükledi diye bozulmuştuk ama bu konunun güzel bir yere bağlanması içimizi rahatlattı.

Bir Muggle olarak bu adamın sadece bir şaka konusu olmaması, filmin mesajını da düşünecek olursak eğer, o kadar güzel ki. Jacob film boyunca dahil olduğu planın saygıdeğer bir parçası. Dünyayla zaten tanışmış olması ve sağlam karakterini ispatlamış olması sebebiyle tekrar sahneye davet ediliyor. Jacob’ı bir şaka malzemesi olarak kullanmalarına hiç gerek yok, Jacob zaten büyücülük dünyası içindeki şaşkın haliyle doğal olarak komik. Hogwarts’ın Büyük Salon’unda bir Muggle, sahte asasıyla övünüyor. Bu, çocukken kendini o dünyada hayal etmiş ama dileği gerçekleşmemiş bir nesil için o kadar eğlenceli bir sahne ki. Kendisinin küçük cadılarla büyücülere sevecen yaklaşımı da karakterinin zarafetini vurguluyor. Tıpkı diğerlerinin ve özellikle de Dumbledore’un Jacob’ın Muggle bilgisine hak ettiği saygıyla yaklaşması gibi. Sonraki filmde kendisinin bir cadıyla evlilik hayatını görmeyi iple çekiyorum.

Hikâyesi için aynı şeyi söyleyemeyecek olsak da, Dumbledore’un en azından konuşma tarzını kitaplardaki üslubuna yakın buldum ve bu da konudan bağımsız olarak, sahne sahne izlemesi tatlı bir deneyimdi. Jacob’a yaklaşımı, kitaplardan bildiğimiz ama işlevi hep gizemli kalmış saatini kullanması, şapkasından çıkardıkları ve hafif muzipliği ile izlediğimiz kişi evet Dumbledore’du diyebiliriz. Keşke hikâyesi için de aynı şeyi söyleyebilseydik. Jude Law iki film arasında Dumbledore karakterine çalışmış gibi görünüyor. İmajı role yakışıyor ve izlemesi keyifli bir performans sergiliyor.

Grindelwald rolünün Johnny Depp’ten Mads Mikkelsen’e geçmesi karaktere kesinlikle olumlu etki yapmış. Artık Peeves’e değil gerçek bir insana benzeyen bir Grindelwald var karşımızda. Çok daha sert, çok daha insani ve göz korkutucu.

fantastic beasts lally ve thesus

En sevdiğim karakteri sona bıraktım. Filme dair Jacob ile birlikte beni en mutlu eden şey Ilvermorny Cadılık ve Büyücülük Okulu’nun Tılsım hocası Eulalie “Lally” Hicks oldu. Bu düzeyde güçlü bir cadı portresini Harry Potter evreninde daha önce iş üstünde görme fırsatımız olmamıştı. Üstelik kendisi de bir öğretmen ve sert değil, neşeli, karşısındakini destekleyici ve yükseltici bir kişiliğe sahip. Bunu Jacob’la olan diyaloğunda gördüğümüz kadar, Hogwarts öğrencileri arasında dolaşıp onlara tavsiyeler verirken de görüyoruz. Derslerinin Lupin’inkiler kadar keyifli olacağını ve öğretmeniniz olsa hayranı olacağınızı hayal etmek zor değil. Jacob’a zor durumlarda mukayyet olması, durumu anında kontrol altına alması ve kendine has teknikleriyle Harry Potter evreni için perdede yaratılmış en orijinal ve izlemesi keyifli karakter oldu Lally. Kendisini yine görmek, daha çok görmek, hatta ayrı dizisini izlemek istiyorum. Hayatımızda Profesör Hicks gibi insanların olumlu etkisine daha çok ihtiyacımız var.

Kapatırken

Hikâye namına pek şey bulamadıysam da Fantastic Beasts: The Secrets of Dumbledore korktuğum gibi izlerken beni utandıran bir film olmadı. Derdini anlatamasa da en azından ikinci film gibi darmadağın değil, bir film bu. Bir Harry Potter evreni filminden gülümseyerek çıkmak çok hoş bir deneyimdi. Bunu geçmişte daha çok yaşamış olmayı isterdim. Bundan sonraki arzum, kalan iki filmi de en azından bu çıtanın altına düşürmeden seriyi dertop edip kapatmaları. Bize de geriye en azından birkaç güzel karakter ve sahne kalması.

Önceki filmde Grindelwald’ın suçlarını görmediğimiz gibi bu filmde de henüz Dumbledore’un sırlarına vakıf olmuş değiliz. Planlarından bir parça izledik, hepsi o. Karakterleri anlık olarak sizi eğlendiren, dünyası canlı, müzikleri klasik, sonu sevgiyle biten bir film var elimizde. O kadar kötülerine maruz kaldıktan sonra bu film aralarında ışıldıyor.

Ya sizler Fantastik Canavarlar’ın üçüncü filmini nasıl buldunuz? Yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum’da bizlerle paylaşabilirsiniz.

Oyla!

Atakan Uçar

1990 İstanbul doğumlu tiyatro insanı, yazar ve çizer. Hoşnutsuz kişi. Dedektiflik ve bilimkurgu sever.

Songül Öden Atatürk Dizisi Zübeyde Hanım Disney

Disney’in Emma Watson’lı Atatürk Dizisinde Zübeyde Hanım’ı Canlandıracak İsim Bulundu

Katlanılmaz Sığırtmaç - Roberto Bolano

Roberto Bolano’nun Düşünce Dünyasına Işık Tutan “Katlanılmaz Sığırtmaç” Kitabı Türkçede