Jessica Jones 2. Sezon: Geçmişin Peşinde Gerçeklere Takılmak

Geçmişinin peşinde, kendini bulma yolunda süper güçlü dedektifimiz Jessica Jones’un serüvenine ikinci defa konuk oluyoruz. İnceleme sırası bizde.

Yazıya başlarken, şunu söyleyerek giriş yapmak istiyorum: Ben Jessica Jones 2. sezonun ilk sezondan çok daha iyi olmasını diliyordum.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü Netflix’te ikinci sezonu izleyici ile buluşan Jessica Jones’un ilk sezonu hakkındaki düşüncelerimi kısaca hatırlamakta fayda var. İlk sezonun çok yanlışı vardı. Dengesiz temposu, gereksiz yan karakterleri, fazla uzatılmış senaryo ve dizinin karman çorman ilerlemesi gibi çok fazla sorunla çıkmıştı karşımıza. Bütün bunlara rağmen, hakkı verilmiş bir şekilde hayat bulmuş bir Jessica Jones ve karşısında Killgrave’i canlandıran David Tennant’ı izlemek keyif vermişti. Oyunculuklar sayesinde beni ekran başında tutmayı başarmıştı. İlk sezon böyleyken ilk sezonda görmek isteyip de göremediğim her şeyi ikinci sezondan bekledim. Yeni sezon yayınlanır yayınlanmaz oturdum izledim. Bütün pazar günümü feda ederek bir oturuşta bitirdim. Helali hoş olsun. Yine olsa yine izlerim. Ama beklentilerimin altında kalan bir sezondu.

Jessica Jones’u kendi ilk sezonu dışında herhangi bir süper kahraman dizisi ile kıyaslamayı düşünmüyorum. Bana göre Jessica Jones, diğer süper kahraman dizilerinden farklı bir yerde duruyor. Diğer kahramanların aksine Jessica, kolay para getiren basit ve sıradan işler yaparak hayatını geçirmeyi tercih eden, aslında güçlerinin olmasını istemeyen, sahip olmaktan memnun olmayan bir karakter. Baktığımız zaman herhangi bir yeteneği, kendini geliştirdiği alan yok. Süper güçleri olmasa aşırı sıradan bir insana dönüşecek. Aldatılan insanların eşlerini takip edip araştıran bir dedektiften fazlası değil aslında.

Yeni sezonda, Jessica Jones’un Killgrave’den kurtulması ile birlikte normal hayatına geri döndüğünü ve sıradan davalar peşinde olduğunu görüyoruz. Alias Investigations’a daha çok ağırlık vererek yaşamını sürdüren Jessica, aynı zamanda en yakın arkadaşı Trish’in sayesinde geçmişini, yani IGH’i araştırmaya başlıyor. Bundan sonrası sürprizleriyle, iyi ve kötü yanlarıyla dedektiflik dram dizi olmuş.

Nasıl Bir Sezon İzliyoruz?

İlk bölümleri çok durağan ve sıradan geçen dizi, maalesef herhangi bir heyecan uyandırmayı başaramıyor. Killgrave ile sahip olduğu şöhretinden sonra alanında popülerliği iyice artan süper güçlü dedektifimiz, Pryce Cheng‘un (Terry Chen) odak noktası haline geliyor. Büyük bir şirketi olan Cheng, dedektiflik piyasasını elinde tutmak için en büyük rakibi olan Jessica’yı kendi bünyesine katmaya veya oyunlarla bu rakibi ortadan kaldırmaya odaklanıyor ve ilk beş bölüm bunula geçiyor. Saatlerce Jessica ve Cheng’in zorlama ve sıkıcı hikâyesini izlerken gerçekten zorladım. Bu karakterin kesinlikle boş bir karakter olduğunu düşünmüyorum ama bu kadar uzatılması seyir keyfimi kesinlikle kaçırdı.

GÖZ ATIN  Netflix'in İptal Ettiği Marvel Kahramanlarını İki Yıldan Önce Göremeyeceğiz

Hatırlarsınız, ilk sezonda, ilk bölümle birlikte damdan düşer gibi Killgrave ana odak haline gelmişti ve o noktadan sonra yan karakterler ve olayların hepsi önemini yitiren ve zaman kaybettiren sahnelere dönüşmüştü. Bu konudan tamam şikâyetçiydim ama bu sezonun hatası bunun tam tersi. Bu sezonda da dizi ana noktasına gelene kadar hikâye uzadıkça uzamış.

Dizinin ortalarına doğru asıl hikâyeye giriş yapıyoruz ve sonunda izlemek istediğimiz noktaya varıyoruz. Jessica’nın gelişimi bu noktadan sonra başlıyor. Yavaş yavaş geçmişindeki bilinmeyenlere doğru ilerleyen Jessica, kapılar ardındaki sırlarla karşılaştıkça, öğrendiği gerçekler karşısında ne yapacağını bilemiyor ve bir türlü istediği sonuca ulaşamıyor. Her konuda çıkış yolu ararken, kendi içinde kaybolmaya başlıyor. Bu kısımlarda sezon ilk kısımlardaki sıkıcılığından ve yavaşlığın kurtulmayı başarıyor.

Yazının bundan sonraki bölümlerinde izlemeden öğrenmek istemeyeceğiniz bilgiler olabilir. Sonra uyarmadınız demeyin.

Sezonun Geneline Yayılan Kötü Taraflar

Jessica Jones’un süper güçleri var ve izleyemiyoruz. Konumuzun süper güçlerin kullanımı ve kötülerle dövüşmek olmadığının farkındayım. Ama Jessica normal insan değil. Özel güçleri olan biri. Örneğin, son bölüm olan “Playland” bölümünde, dönme dolabın tepesinden mükemmel bir atlayış sergileyebilen Jessica, aynı bölümde kamyondan atlarken sıradan bir insandan hiçbir fark göstermiyor. Birçok insan daha güzel bir performans bile sergileyebilir. Sahne sahne değişen, tutarsız süper güç izlemek istemiyorum. Bunun sonucunda zaten yeteri kadar göremediğimiz süper güçleri kamyondan atlarken dahi göstermeyince, diziyi izlerken aldığım zevk fazlasıyla azaldı.

Diğer bir konu Kilgrave. Bu konu tamamen benim kişisel beklentimden kaynaklı. 2. sezon fragmanı geldiğinde Kilgrave karakterini tekrar göreceğim için aşırı heyecanlanmıştım. Bunun en büyük sebebi, benim David Tennant‘ı gerçekten çok sevmem ve izlemekten aşırı keyif duymam. Ayrıca kendisinin Killgrave’i çok iyi canlandırdığını düşünüyordum. İlk sezonu izlettiren en büyük etken de kendisiydi zaten. Ne kadar ilk sezon sonunda saçma aşk motivasyonu ile karakteri gözümde düşürseler de genel anlamda çok beğenmiştim. Ama bu sezon için konuşursak, heyecanım ve hevesim kursağımda kaldı. Killgrave’i Jessica’nın hayalî ve psikolojik sorunu olarak sadece bir bölümde görmek gerçekten hayal kırıklığıydı. Jessica Jones’un bu kadar derinlere indiği, iç hesaplaşmalar yaşadığı sezonda, Killgrave gibi Jessica’nın hayatında çok ciddi etkilere sahip bir kötü karakteri bu kadar az ve yetersiz görmek üzücüydü.

Ayrıca ilk sezonda gördüğümüz tempo problemini bu sezonda da karşımıza çıkıyor. Tekrar aynı hataya düşülmüş. Şöyle akıcı, doya doya izleyebileceğim bir sezon göremedim karşımda. Aslında bunun üstesinden gelmek çok zor olmasa gerek. Bence bölüm sayısı azaltılarak ve olaylar yerli yerine oturtularak rahatça çözülebilir bir sorundu bu. Sezonu bitirdikten sonra ilk aklıma gelen “Keşke on bölümlük bir sezon olsaymış” cümlesi oldu.

GÖZ ATIN  Söylenti: Diablo Dizisi Yolda

Karakterler, Oyunculuklar ve Verilen Mesajlar

Biraz da oyunculuklardan bahsetmekte fayda. Genel olarak dizinin en güçlü tarafının oyunculuklar olduğunu düşünüyorum. Ana karakterlerden tek tek bahsetmeye başlayabiliriz.

Krysten Ritter‘in Jessica Jones’u muazzam bir şekilde canlandırmaya devam ettiğini görüyorum. Bir süper kahraman olmanın dışında, yaşadığı duyguları, hissettiklerini, nefretini, mutsuzluğunu ve daha ne yaşıyorsa, o kadar insani bir şekilde hissettirdi ki bana beğenmemem elde değil. Süper kahraman olamamanın, iyi veya kötü öldürdüğü insanların vicdanını sızlatmasının karşısında verdiği mücadeleyi hissettim izlerken. Geçmişinin peşinde gezerken, kısa bir rüya olan geleceğine ulaşan Jessica’yı ilk sezondaki aynı etkiyle izlemek dizinin belki de en beğendiğim taraflarının başını çekiyor. Başkahramanımızı derinleştirirken, geçmişini kurcalarken ve trajedileriyle bizi yüz yüze bırakırken, Jessica Jones ilk sezondaki gördüğüm Jessica’dan başkası değil. Bu önemli bir nokta, çünkü çok fazla örneğini gördüğümüz bir durum bu. Karakteri geliştireyim, derinleştireyim derken aslında farklı bir karakterin sunulması. Bunun altından kalkmayı çok iyi başarmışlar.

İşte Hellcat‘ın doğuşu! Bildiğimiz Patsy ‘Trish’ Walker, yani Hellcat rolüne can veren Rachael Taylor‘ı bu sezonda çok başarılı buldum. İlk sezonda karakterinin güzel işlenmesi, bir yan karakterden fazlası olan ve oyunculuğu ile kendisini gösteren Trish Walker, bu sezonda bir önceki sezonun üstüne koyarak çıkmış karşımıza. Jessica’nın en yakın arkadaşının çok daha fazlası var. Hellcat’in motivasyonunu ve nasıl meydana geldiğini izliyoruz. Taylor’ın performansında bir sorun olmasa da senaryodaki yeri biraz rahatsız etti. Sürekli verdiği kötü kararlarla “yeter artık” dedirtmeyi ve belli noktalarda sıkmayı başardı. Öte yandan, Trish süper güçlere sahip olmak için çok fazla çaba sarf ederken, bu güçlere sahip olmak istemesi dizide ezilmekten bıkmış ve onun da özel olmak istemesi olarak düşünülebilir. Ancak Jessica’nın annesinin Walker tarafından öldürülmesi, kendisinin asıl önceliğinin iyilik yapmak ve insanlara yardım etmek olduğunu, hatta bu uğurda en yakın arkadaşını kurtarmak için onun annesini dahi öldürebilmesi, içindeki potansiyeli ve dizide yansıtılan hırsı kanıtlar nitelikteydi.

İyi oyunculuklardan bahsederken Carrie-Anne Moss’un canlandırdığı Jeri Hogarth‘ı anmazsam haksızlık etmiş olurum. ALS hastalığı ile büyük bir yıkıntı yaşayan haşin avukatımız, ilk sezonda olduğu gibi bu sezonda da etkileyici, minimal ve kendini kabul ettiren performansıyla seyir zevkini artırmayı çok iyi başardı. Kendisini tebrik etmek lazım. Çünkü bu kadar sade ve sıradan oynayıp, bu kadar etkisini hissettirebilmesi büyük başarı. Gerçekten çok başarılı üç kadın oyuncuyu izlemek önemli ve güzeldi.

GÖZ ATIN  Ortaçağ Kore'sinde Geçen Zombi Dizisi "Kingdom"dan Yeni Fragman

Jessica’nın annesi rolünde Janet McTeer‘ın canlandırdığı Alisa Jones‘tan bahsetmek en önemlisi herhalde. Dizinin kötü karakteri diyebileceğimiz Alisa Jones, tatmin edici bir kötü değildi. Zaten tam bir kötü olarak da bahsedemeyiz Alisa’dan. Kendisi öfke sorunları olan süper güçlü bir anne. Janet’in oyunculuğuna ve performansına bakarsak eğer, pek memnun değilim. Satırlarca övdüğüm yukarıdaki üç oyunun çok altında kalmış bir performans sergilemiş. İzlerken, bazı noktalarca ciddi ciddi rahatsız olduğumu söyleyebilirim. Maalesef, sezon boyunca gözlerim kötü karakter olarak David Tennant’ı aradı.

Oyunculukları övdükten sonra, diğer bir güzel nokta yan karakterler. Hatırlıyorsanız ilk sezonda Kilgrave destek grubu, üst kattaki aşırı geri kafalı abla Robin ve Malcolm gibi gereksiz, sıkıcı ve izleyici bıktıran karakter doluydu. Bu sezonda gereksiz karakter bolluğundan kurtulduğumuzu gördüm. İlk sezondan çok daha anlamlı bir role sahip Malcolm, Karl Malus (Callum Keith Rennie) isimli hem Jessica’yı hem annesini tedavi eden ve güçlerini veren bilim adamı, yazının başında bahsettiğim ve biraz zorlama yazılmış Pryce Cheng ve son olarak Jessica’nın sevgiye ve bir aileye duyduğu ihtiyacı kanıtlayan Oscar (J.R. Ramirez) gibi yan karakterleri izlerken herhangi birinin gereksiz olduğu hissiyatına kapılmadım.

Verdiği mesajları gözer alırsak, Jessica Jones’un ikinci sezonu pek çok açıdan politik bir sezondu. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü izleyici karşına geçen dizi, başlangıçta Hogarth’ın konuşmayla, yayınlandığı güne yakışır mesajlar verdi. Kadınlara dair mesajların ağırlıklı olduğu sezon ayrıca aile dramı, evsizlik, uyuşturucu, homofobi ve bunun gibi birçok konuya değiniyor. Tabii ki hepsine tam anlamıyla odaklanıp vakit ayıramıyor ama tadında dokunuşlarla güzel bir şekilde mesajını vermeyi başarıyor.

Sonuç Olarak

Sonuç olarak Jessica’nın geçmişine, kendisi ile yüzleşmesine, bulunduğu durumu tetikleyici olaylara ve geçmişindeki kapıların ardında bulduklarının hayatına ve düşüncelerine etkilerini izlediğimiz bir sezondu. Genel anlamı ile beklentilerimin çok altında kalan, aynı hataları tekrar eden ve seyir zevki sunmayan bir sezondu. Jessica Jones 2. sezon tam anlamı ile çerezlik bir sezon olmuş. Artık bu saatten sonra gözlerimi, sevdiğim Punisher ve Daredevil dizilerine çevirmenin vakti geldi. Şimdi onları bekleme zamanı.

  • 19
    Shares


94 yılında hayata gözlerini açan ben, yaşamanın amacını farklı dünyaları keşfetmede buldum. Halihazırda uzatmalı üniversite öğrenciliğine devam ederken, günlük yaşamın rutininden büyülü dünyalarda geçirdiğim zamanlarla kurtulmayı başardım. Çocukluğumda bilgisayar oyunları ve çizgi dizilerle başlayan serüvenim, şu zamanki hayatımın temelini oluşurdu. Keşfettiğim dünyaların büyüsüne kapıldığımdan, bu dünyayı pek sevmiyorum.

Jessica Jones 2. Sezon: Geçmişin Peşinde Gerçeklere Takılmak

Geçmişinin peşinde, kendini bulma yolunda süper güçlü dedektifimiz Jessica Jones’un serüvenine ikinci defa konuk oluyoruz. İnceleme sırası bizde.

  • 19
    Shares

 

 

Başa dönün
Daha fazla Dizi, İnceleme
Devilman Crybaby: Düşenin Dostu Olmaz

İblisler yeniden uyandı ve kaos her yerde. Netflix'in ses getiren animelerinden Devilman: Crybaby'yi sizler için...

Kapat