in , ,

Simülakrlar ve Simülasyon Çerçevesinde Günümüz Youtube Camiası

Jean Baudrillard’ın medyayı yerden yere vuran Simülakrlar ve Simülasyon eseri çerçevesinde, Youtube dünyasına ayrıntılı bir bakış sizlerle.

Jean Baudrillard Simülakrlar ve Simülasyon Youtube
Herkesin başkasını konuştuğu
Bu aynalar pazarında
Seni kimselere
Söylemeden öleceğim.
Şükrü Erbaş

Youtube videoları televizyonun yerini alalı çok vakit geçmedi. Öyle ki ilk başta ana akım medyaya alternatif oluşturması sebebiyle kendilerini göklere çıkarmaktan geri durmadık. Çünkü televizyonun meselelere hep aynı açılardan, gerçekleri yamultarak ve yanlı yorumlar yaparak yaklaştığını çok defa gördük. Kısacık ömrümüzde medyanın rezilliklerine defalarca tesadüf ettik. Bizim neslimizde belki bu sebeplerden belki de biraz batı özentiliğinden ben televizyon izlemiyorum ya da yabancı dizi dışında dizi izlemiyorum cümleleri dillere pelesenk oldu. Bundandır ki Youtube bizim için adeta bir devrimdi: Hemen herkes kendi düşüncesini açıkça belirtme özgürlüğüne sahipti. Muhalifliği, azınlık olması ya da cinsel yönelimi fark etmeksizin herkes bir biçimde kendini gösterebiliyordu. Youtube buna izin verirken aynı zamanda dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan milyonlarca şımarık insan yaratmayı da başardı. Velhasıl alternatif akım medya değil Youtube, artık bir toplum hastalığı haline geldi.

Biz bugün medyayı yerden yere vuran Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon eseri çerçevesinde, televizyon ve Youtube karşılaştırması yapacağız.

Öncelikle Baudrillard’ın tanımlamalarını temel alacağımız için terminolojiye azıcık girmek istiyorum;

Simülakr: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm

Simüle etmek: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunmak, göstermeye çalışmak.

Jean Baudrillard Simülakrlar ve Simülasyon

Korkulan Rüya Truman Show

Ayna her zaman sanat tarihinde çok değerli bir imge oldu, öyle ki aynanın bulunduğu tüm tablolara eleştirmenler yüzlerce yorum yaptı. Çünkü ayna icat edildiğinden beri kendimizin bir yansımasından fazlasını buluyoruz onda. Harry Potter serilerinden Kelid Aynasını hatırlayın ya da Narcissus’un sudaki yansımasına bakarak delirdiğini anımsayın. Kendi izlenimimize karşı hiç sakin kalamadık, sesimizin yankısı dahi büyülüdür. Kendimizi farklı bir nesnede tekrar deneyimlemek ve tecrübe ettiğimiz karşımızdaki bizi değiştirmenin mümkünlüğü bizi hep delirtti.

Bu aynalar şimdi dönüştü, sosyal medyaya, video kayıtlara, Youtube’a evrildi. “Ah bu kız da olduğu gibi kalmadı”, “bu çocuk da çok değişti” gibi cümleleri çokça duyuyor hatta kullanıyoruz. Bunun sebebi maskeler ve kendi izlenimlerimize karşı tepkimiz. Biz, ilk olduğumuz gibi kalamıyoruz. Baudrillard aynadaki, videodaki, fotoğraftaki izlenimlerimizin ölü ikizlerimiz olduğunu söylüyor. Ölü ikizlerimize de aslında bizde var olmayan meziyetleri yüklemek daha kolay geliyor. Aynı ebeveynlerimizin sürekli bizden daha fazla şey bekleyip bizi şekillendirmeye çalışması gibi biz de yansımalarımıza aynı özeni(!) göstermekten geri durmuyoruz. Bu yüzden sürekli ve sürekli ölü ikizlerimizi süsleyip püsleyip paylaşıyoruz, çünkü izlenimlerimiz bizden daha iddialı.

Baudrillard eserinde Amerikan televizyonunun 1971 yılında yaptığı Loud Ailesi deneyini anlatıyor. 7 ay boyunca çekimler yapıp 300 saatlik bir film elde ediliyor ve kayıt süreci bittiğinde aile dağılıyor. Bunun nedeni her detayın bu kadar ortada olması, izlenimlere karşı sakin duramamamız hatta video kayıtlardan korunmak amacıyla takınılan maskeler. Aynı hakikat paradoksunu şuan youtube ciddi anlamda kullanıyor. Aşırılıkları gösterme arzusu, evin içindeymişiz hissi, bu aşırı samimiyet adeta gerçekliğin kurban töreni haline gelmiştir. Bu hiper benzerlik orijinalin ölümü olmuştur.

truman show

Hayvanları da kendimize benzetmeyi es geçmedik elbette. Hayvanat bahçelerini, evcil hayvanları gözünüzün önüne getirin. Hoş, onlar bizim aksimize karakterliler, Berger’ın dediği gibi seyirlik bir nesneye dönüştüklerinden beri sakin ve kayıtsızlar. Biz seyirlik bir nesneye dönüştüğümüzden beri maymunluklar peşindeyiz.

Baudrillard konu hakkında şunları söylerken haklıydı.

“Konuşmaktan başka bir şey yapılmayan, göstergeler ve söylevin hegemonyası altındaki bir dünyada hayvanların sessizliği bizim anlam düzenimizi giderek etki etmektedir.”

Peki bu paylaşım aşkı nereden geliyor? Truman Show bizim için uzun süre bir distopya oldu, şimdiyse en büyük hayalimiz. Büyük biraderin bizi izlemesine hiç gerek yok, biz zaten her şeyimizi sunuyoruz. Ve bu aynalar dünyasında hiçbirimizin gerçekliği yok.

Televizyon Ne Aşılıyor, Youtube Ne Aşılıyor?

Ana akım medya ve yerden yere vurduğumuz kapitalizm kılık değiştirdi. Reklamlardan nefret eden bizler yıllarca reklam sürelerinin fazla olmalarından yakındık. Oysa şimdi bir Youtuber tarafından reklamı edilen ürüne koşuyoruz ve reklam videosu da olsa buna dakikalar boyunca katlanıyoruz. Oysa ne fark etti?

Bunun yanında Youtuberlar da adeta bir ürüne dönüşüyor, kendileri markalaşıyor. Günümüz kapitallerinin daha akıllı olduğu söylenebilir ya da kendilerini seyirlik bir nesneye dönüştürdükleri. Peki ürün mü yüceltiliyor, yoksa ondan daha büyük bir şey olan tüketim mi? Baudrillard oyunu tüketimden yana kullanıyor. Konu hiç nesne olmadı.

Televizyonun bunun yanında propaganda amacı güttüğünü de biliyoruz, youtuberlık bundan uzak. O daha çok kapitalizm propagandası ile meşgul. Yine televizyonun halkı kalkındırmak gibi daha anlaşılabilir gayeleri de vardı. Şu an böyle değil; şiddet, kabalık ve neredeyse serseriliğe özentilik var. Ama bir dönem tertemiz İstanbul Türkçesiyle, doğru mesajlarıyla da hayattaydı tüm yanlışlarında rağmen. Peki Youtuberlık? Biz belki şunu acı biçimde anladık: çoban berbat da olsa ona ihtiyaç duyuyormuşuz. Birbirine küfredenler, kışkırtmalar, pedofili suretler, oyun ve makyaj bağımlılıkları, taciz, şiddet. Abramoviç, Rhythm 0 performansında herkesin kendisine istediğini yapabilmesine izin vermişti, biz adeta bu performansın içinde duruyor ve bekliyoruz. İnternet, bilhassa çocuklarımıza herkesin istediği şeyi aşılamasıyla hayatını sürdürüyor.

youtube netflix

Yıllarca her şeyi yanlış yapmışçasına, donuk gözlerle değerlerin yıkımını izliyoruz. Bize ait ne var izlediğimiz suretlerde?

Kelimelerin, uğruna savaşılan mefhumların değeri yok denecek gibi. Örnekler vermek, tartışmalar açmak istiyorum. Kadın şimdiki konumunu kolay kazanmadı. Oy vermek, okula gitmek ve daha nicesi onun için bir hayaldi. Şimdi harika kadınlarımız var. Aslında hep öylelerdi ama bunu artık herkes görüyor. Peki kadın özgürlüğü ne vakit küfretme özgürlüğüne döndü? Le Guin cinselliğin ayıp olmadığı zaman küfrün yok olacağını söylüyor. Orta doğu coğrafyasında bunun çirkinliğini daha görüyoruz, dikkat edin. Küfürler yoğun olarak kadına cinselliği eziyet olarak gören hastalıklı bir zihniyetin göstergesidir. Bu ceza/fetiş ilişkisindeki çirkin kalıplar kadınlar tarafından pek sık kullanılır oldu, bunun adı da feminizm oldu. Kadınlar birbirine erkek uzuvlarıyla tehditler savursun diye mi onca acı çekildi merak ediyorum.

Baudrillard kadınların, hayvanların ve azınlıkların toplum tarafından dışlandığını söylüyor. Buna şunu eklemek istiyorum: Youtubeda bu azınlıkların hepsi aşırılıklarıyla toplanmış ve kendi seslerini çıkarmaktan ötesine dönüşmüşlerdir. Adeta toplumsallaşmamaları onların prim nesneleridir. Bunu bırakmayacakları için her zaman bu nefret/fetiş ilişkisi için başka çıkar yol kalmamıştır. Bu kavramlar hep dışlanmaya mecbur kalacaklardır ama bu defa suçlu da mağdur da kendileridir.

Medya topluma hep işine geleni istediği gibi aşıladı, siyasi olarak ya da psikolojik olarak. Youtube ise bu dertleri dahi bünyesinde taşımıyor. Onun tek derdi hep var olmak, izlenmek ve beğeni almak. Bu postmodern iletişim kanalı, Baudrillard’ın söylediği “postmodernizm bir kavram bile değildir, hiçbir şey değildir” sözüyle paralel biçimde adeta bir hiç.

Aşırılık, Saygı Duymak ve Değerlerin Yıkımı

Öğretmen kimliğimi de takınarak söylemek istiyorum ki çocuklar önce örnek aldıkları insanlardan öğrenirler. Yeni nesil örnekler bayağı, tüketici, aşırı kimselerdir. 21. Yüzyılda hiçbirimizin ülküleri ve doğruları da kalmadığından çocuklara bunu salık verecek bir otorite de kalmamıştır. Ne yazık.

Jean Baudrillard Simülakrlar ve Simülasyon

Baudrillard’ın eleştirdiği bir diğer nokta da kutuplaşmanın yok olmasıyla değerlerin bozulmasıdır. Söz gelimi yok etme ya da tersi yaratma gücü artık hiçbir ideada yoktur. Bunlarla uğraşmıyor, her şeye saygı duyuyoruz. Günümüzün vebası saygı duymak, çünkü kendi fikirlerimize yeterince inanamıyoruz. Güvenemiyoruz. Her şeyi bir saatten sonra normalleştiriyor ve kabul edilebilir seviyeye getiriyoruz. Ünlü fantastik dizilerde enseste rastlıyor, öğretmen öğrenci aşkını izliyor, filmlerde iyi insanların uyuşturucu kullandığına şahit oluyoruz. Ve saygı duyuyoruz. Kabukları tek tek kırıyoruz. Oysa Tanpınar’ın da öğütlediği gibi aslında ihtiyacımız o kabuğu kalınlaştırarak genişletmek.

‘Reality Show’lar bize ait olmadı hiç, söz gelimi bir yemek yarışmasında nimete yapılan saygısızlık sofralarımıza buyur edildi ve şakayla da karışık olsa annemize yemeğin tuzu hakkında eleştirilerde bulunduk. Ama anaokulunda hepimiz yerdeki ekmeği kaldırıp bir pencere kenarına koymadan yanından rahatça geçemiyorduk. Televizyonlar bu aşırılıkları bize olumluymuş gibi yansıttı, peki Youtube? Takip ettiğiniz kişilerin video kapak görsellerine bakmanızı istiyorum. Daha ilk bakışta var olan aşırılık, doğal olmayan yüz ifadeleri, ağlayan ya da kahkaha atan suretler. Şunu unutmayın; hiçbir şey stabil olmamalıdır, ifade bile. Kavga, kahkaha, ölüm bir reyting getirisidir. Siz bu aşırılıklara bakarken arkada geçen oyunları görmezsiniz. Samimiyete yorarsınız. Bu bir televizyon taktiğiydi, şimdi Youtube.

Başka bir taktik de her şeyin sizin elinizde olduğu yanılsamasıdır. Televizyonlar halkla ilişkisini, izleyicisini programa katarak sağladı. Telefon bağlantıları, oylamalar ya da çok eski polifonik sesler. Şimdi bu yok mu, “yorum yaparak sıradaki videoya karar verebilirsiniz.” Ünlü Youtuberla bir gün geçirebilirsiniz ve ona sorular sorabilirsiniz. Aynı taktik, kendini yeniden taklit ediyor.

Travmalar ve Otorite

Peki gücünü bizden alan bu kişiler ve kurumlar nasıl bu kadar güçlenip bize hükmedebiliyor? Çünkü kendilerini her zaman sizden daha yüksek bir konuma sokuyorlar. Sizin onları takip etmeniz bile bir süre sonra sizin için bir lütuf oluyor. Aynı devlet otoriteleri gibi, mecbur hissediyorsunuz. Aynı kapitalizm gibi, mecbur hissediyorsunuz.

Bu mecburiyet nereden geliyor? Travmalara hitap etmekten. Etrafınızda çirkin olarak anılıyorsanız makyaj videolarına ya da güzellik olarak daha mütevazı birinin videolarına başvuruyorsunuz. Maddi durumunuz kötüyse yine aynı süreç. Örnekler çoğaltılabilir. Bir siyasi partiye oy verme süreciniz nasıl işliyor, elbette vaat ettiklerinden. Bir ürünü alma süreciniz nasıl işliyor, yine vaat ettiklerinden. Sizi getireceği konumdan hoşlanıyorsunuz.

Ama söz gelimi Youtuberlığın size maddi bir dönüşü olmuyor, somut olarak göremiyorsunuz. Ama aynı vaat süreci burada da işliyor. Başkasının tecrübelerine dayanarak hayatı anlamlandırıyorsunuz. Tek sorun şu ki onun hissettiklerini empatiyle deneyimliyorsunuz ve aslında onu tekrar yaşamanıza lüzum kalmıyor. Youtube size edilgen mutluluğu vaat ediyor. Hem de kim olmak isterseniz ne yaşamak isterseniz arama çubuğunda ismini yazmanız kâfi.

Eğitimde yer alan dolaylı duyguda şu vardır: Bir öğrenciye kızarsanız ya da onu ödüllendirirseniz diğer öğrenciler bundan etkilenir. Aynı hissi kolektif biçimde yaşarlar ve sınıf kültürü de böyle ortaya çıkar.

Yeğenimde gözlemlediğim bir durumu anlatmak istiyorum. Bir çocuk oyun oynuyordu ve o da onun videosunu izliyordu. Bu süreç o kadar edilgen biçimde işliyordu ki, yeğenim ben durdurana kadar buna devam etti. Oysa onun da birçok oyuncağı vardı, kardeşi vardı. Neden oyun oynamak yerine oyunu izlemeyi tercih ediyordu? Çünkü en az çabayla o dolaylı duyguyu deneyimliyor ve zihnini dinlendiriyordu. Ve güzel bir rüyadan nasıl kalkmak istemiyorsak o da aynı istekle doluydu. Haz alıyordu ve devamını istiyordu. Sınıf ortamı gibi bir kapışma ortamı da olmadığından ve sadece otorite/izleyici olduğundan bunu kabulleniyordu.

Çocuğun yalnızlık travması onu otorite olan çocuğa bağlıyor ve mecbur kılıyordu.

Felaket Simülasyonu ve Korona

Baudrillard dediği gibi gerçeklik ilkesiyle arzu ilkesinin birbirine karıştırılması bulaşıcı bir hastalık gibidir. Neyin ihtiyaç neyin lüks olduğunu anlayabilecek bakışa medya ve onun önerdiği yaşamlar yüzünden sahip değiliz. Bizim tek derdimiz gerçeklere karşı gerçek olmayan simülasyonları kullanarak olanları yumuşatmak ve daha tahammül edilebilir kılmaktır; sürekli kavga eden ailelerin sosyal medyada sürekli mutluluk numaraları yapmaları gibi.

Bunun yanında hepimizin hissettiği ama çoğumuzun doğru kelimeler bulup da söze dökemediği bir felaket simülasyonunun içinde yaşıyoruz. Sorun çıkmasın diye her şeye saygı duymamız, acılarımızı kapitalizm nimetleriyle örtmemiz, çıkar elde edemediğimiz düşüncelere bağlı kalamamamız korkularımızdan kaynaklanıyor. Devletler, otoriteler ve medya ortaklaşıp bizleri söz söylemekten korkar hale getirir. İşte bu yüzden kurduğumuz tüm sözler anlamlı ve işe yarar değildir. İşte bu yüzden direnmek konuşmak değil susmak oluyor ilk defa.

youtube logo

Baudrillard’ın çok çarpıcı ifadesiyle:

Günümüzdeki temel strateji sonsuza dek sürdürülmeye çalışılacak bir felaket simülasyonu aracılığıyla zihinsel bir terör yaratma ve caydırma düşüncesi üzerine kuruluysa, bu senaryoyu gizleyebilmenin tek yolu bir felaket yaratmak, gerçek bir felaket üretmek ya da yeniden üretmektir. Zaman zaman doğa da böyle yapmaktadır. Zaman zaman Tanrı bu türden doğal felaketler yaratarak insanları içine kapatıldıkları bu terörist düzenden geçici bir süreliğine kurtarmaktadır.

Doğanın bizi gerçek bir felaketle sınadığı şu günlere dikkatinizi çekmek istiyorum. Sahi siz de hep tehdit altında hissetmekten, gerçek bir tehdit olan doğal felaket vesilesiyle kurtulmadınız mı? Koronavirüs günlerinde kendi içinize dönmediniz mi ya da tükettiklerinizin hiç gerçek ihtiyaçlar olmadığını fark etmediniz mi? İnsanın yine insanla var olduğunu ve gerisinin beyhude oyalanmalar olduğunu anlamadınız mı?

Siz ne düşünüyorsunuz? Kayıp Rıhtım Forum‘a gelin ve paylaşın. Bu konuşmalar dünyasına bir söz de siz bırakın.

Oyla!

Uygar Özdemir

Sanat tarihi, Türk mitolojisi ve fantastik edebiyat meraklısı; sıklıkla okur, çizer, yazar.

6 Yorum BULUNUYOR


  1. Avatar for Davram Davram dedi ki:

    Vayy! Amma da sağlam bir inceleme olmuş bu canım kardeşim. Bu seneki Kayıp Rıhtım "en"lerinde oyum kesin bu yazıya gidecek. Haarika ve teşekkürler.

  2. Avatar for EmrecanDogan EmrecanDogan dedi ki:

    Kısaca hayatımız dev bir pornoya dönüşmüş durumda. Herşey gerçekliğin çarpıtılmış hali ve konunun cahili olanlarımız bu çarpıtılmış gerçeklikleri asıl gerçekler zannediyoruz.

    Televizyonda izlediğimiz Zuhal Topal’ın saçma sapan programını ve ara sıra yemekten sonra anneme yaptığım “Masaya puanım 10 üzerinden 7” şakalarını hiç böyle düşünmemiştim.

    Ve sanırım Twitter’ı bırakacağım.

  3. Avatar for ulu.kasvet ulu.kasvet dedi ki:

    Elinize sağlık. Çok beğendim ben yazıyı. Konuyla ilişkin Guy Debord’dan Gösteri Toplumu’nu öneririm. Ve bir şarkı bırakmak istiyorum buraya. Sözlerinden yola çıkarak Seçki’de Pinokyo temasına da bir öykü yazmıştım. Yazıyla çok bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

    https://www.youtube.com/watch?v=FhjaXjcyLE8

    Elinize sağlık tekrar. Güzel yazıydı. :+1:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'a gel ve sen de yorum yap!

3 cevap daha var.

Elite 4. sezon onay netflix

Elite 4. Sezon Onayı Netflix’ten Geldi

Madame Web

Madame Web Filmi ile Spider-Man Evreni Genişliyor