Vincent’ten Sevgilerle: Sanat Taklit Edilebilir mi?

Dünyanın tamamı yağlı boya tablolardan oluşan ilk uzun metraj filmi "Vincent'ten Sevgilerle"yi inceledik.

Çok yakın bir süre içinde sinemalarda oynayan, bulunduğunuz mevkiye göre izleme şansınızın düşük olduğunu sandığım, bir film olan Vincent’ten Sevgilerle’yi teknik ve kurgusal açılardan ele alacağız ama ağırlıklı olarak teknik diyeceğiz; zira sinema dünyasının tamamen yağlı boya tablolardan oluşan uzun filmi ünvanına sahip. Kurgusal anlamdaysa, yağlı boya tablo film olmasından ziyade sadece bir film olarak tartacağız. Ama öncelikle konusunu kısaca anımsayalım.

Eğer bulunduğunuz yerleşimdeki bir sinemada film hâlâ oynuyorsa bu kısmı sürprizbozan (spoiler) etkisiyle keyfinizi bozabilir.

Sinopsis

Postacı Joseph Roulin, Vincent Van Gogh’un sadık bir dostudur ve Van Gogh’un erkek kardeşi Theo’ya yolladığı mektup elindedir. Fakat bu mektubu yolladığı zaman “yollanamaz” olarak damgalanır ve gerisingeri kendisine döner. Tabii Vincent’in başına gelenleri duyunca duygusallaşır ve ne olursa olsun mektubun Theo’ya varmasına karar verir ve deli dolu oğlu Armand Roulin’u görevlendirir. Oğlu ilk başta, “Ben postacı mıyım, beni ne ilgilendirir,” diyerek kabul etmez, babası da, “Aynısı bana olsaydı o mektubu isterdim ve senin başına, evlerden ırak, böyle bir şey gelseydi kesinlikle isterdim,” diyerek oğlunun yumuşak karnını buluyor. Armand da Vincent’e ne olduğunu araştırma göreviyle gönülsüz, biçare hafiyeliğe soyunur, fakat bu arada hâlâ, babasının aksine, Vincent’in intihar ettiğini düşünür.

İlk durağı Vincent’in boyalarını satın aldığı Pere Tanguy. Burada Theo’nun öldüğünü öğrenir ve Vincent’e hem tımarhanede hem de dışında destek olan, ölürken Vincent’in yanında duran doktor Gachet’ye mektubu verebileceğini söyler.

Gachet’nin evine gider fakat orada kendisini bulamaz. Doktor Gachet gelene kadar Vincent’in kaldığı ve de öldüğü hana yerleşir ve orada kaldığı süreden doktorla buluşmasına kadar birçok görgü tanığıyla karşılaşır ve Vincent’le ilgili ipuçları elde eder. Bu kişiler; hanın sahibinin kızı, doktorun kızıyla onun dadısı, sandalcı, evinin çatısındaki sazlıkları yenileyen bir ihtiyar, doktor mu yoksa balistik uzmanı mı belli olmayan bir başka ihtiyar, kasabanın jandarması ve nihai kaynağımız Gachet.

İlkin Günahı…

Olmazmış derler de acaba öyle mi? Öncelikle senaryoyu konuşalım, çünkü yeni de olsa filmdeki yağlı boya tekniğine zamanla alışırsınız ya da siyah-beyaz dönem filmlerinin kalitesine katlanamayacağınızı düşünseniz bile senaryosu sizi bağlayabilir.

Film, hikâyesini işlerken Citizen Kane ve Rashomon’un izlediği yolu takip ediyor: Ölmüş birini başkalarının ağzından tanımak. Her biri farklı bir kayıt tutuyor; anlatıcılar güvenilmez, her birince kırpılmış hakikat, kırıntı kadar doğruluk sunuyor bize. Fakat Rashomon üzerinden gidecek olursak, orada acemi bir hafiyemiz yok, her bir karakter kendi savunmasını hakim önünde yapıyor ve son söz biz izleyiciye bırakılıyor; bizim filmimizdeyse kararı veren kişi başlarda kabadayılık taslayıp postacılık oynamak istemeyen fakat ne olduysa bir anda yumuşayıveren Armand var.

Vincent’ten Sevgilerle’de fevri bir tavırla babasına karşı çıkan Armand’ın karakter gelişimi ansızın ve yok yere gelişiyor. Vincent’e karşı sempati besliyor ama bunu yapması, yani bir anda “Vincent’e mektup mu verilecek baba, ben postacı mıyım!” gibi laflar ederken, insanların Vincent’i umursamamaları ya da ona eziyet ederlerken dur dememeleri çok gücüne gidiyor, hatta üç kişiyi karşısına alıp bir bir yere serecek kadar bile ileri gidiyor. Biz bu karakteri tanımıyoruz ama tanımamız lazım; çünkü film bu karakterin insan sarrafı yetilerine bırakılmış ve o da önüne kim çıkarsa, ne derse inanıveren bir saf. Bu adam yeni tanıştığı uç iyimser, hatta Pollyanna bile denebilir, hancı kızının dediğine de inanıyor resim malzemecisine de, zalim jandarmaya da inanıyor prenses edalarındaki kaprisli şımarık kıza da, sanatkâr ruhlu doktora da balistikçi çılgın doktora da. Kime güvendiğini ve hangi etik kuralları kendine dayanak aldığını bilmemiz bu karakterlerden hangisine inanacağımızı kolaylaştırırdı.

Normalde sadece öykünün içinde birkaç laf ederek geçip gidecek kadar basmakalıplaşmış, sıradan karakterlerden Vincent’in hikâyesini dinliyoruz, hâliyle bu durumda da herhangi birine güvenmek içinizden gelmiyor. Motivasyonları eksik, Vincent’le yakınlıklarını bilmiyoruz. Bir handa çalışan Pollyannacı genç bir kıza mı güveneceğiz? Evinin sazlıklarını restore eden bir köylüye mi? Ayyaş bir sandalcıya mı? Evet Rashomon gibi dedim ama orada her bir karakterin suçu neden işlediğine dair ikna edici haklı sebebleri vardı ve bunlar mantığa dayalıydı, fakat Vincent’ten Sevgilerle’de karakterlerin motivasyonu tamamen duygusal; hiçbiri Van Gogh’u neredeyse tanımasa da her biri onun hakkında fikir yürütüyor. Örneğin, evin dadısı Vincent’e karşı kindar konuşuyor ve hemen önyargılı cümlelerini Armand’a aktarıyor, fakat bu kadın Vincent’i adamakıllı tanıyamaz bile ama diğer herkes kadar çok konuşuyor.

Ayyaş, evsiz sandalcı tiplemesiyse karakter yaratımındaki farklı bir sorun. Bu adam olduğu yerden kıpırdamadan hancının sattığı silahı, doktor Gachet’nin dadısının ne kadar fettan olduğunu ve öğleden sonraları ne yaptığını bilebiliyor, ama nasıl? Bu mümkün mü, akla yatkın mı? Daha önce verdiğim basmakalıp, ya da artık klişeleşmeye başlayan, karaktere örnek.

Gelgelelim Armand karakteri önüne gelen bu insanların hepsine ama hepsine inanıyor ve duyduklarını hemen benimsiyor. Film ilerledikçe ve herkese inanmaya başlayınca Vincent’in deli olmadığına ve hâliyle kendini vurmadığına sıkı sıkıya inanıyor, öyle ki arkasına balistikçi doktoru da alınca sarsılmaz temellere dayandırdığı olayı çözmüş oluyor: Vincent aslında bir ergenin silah şakasına kurban gitmiştir. Veya çözmüş olurdu diyelim, zira Vincent ölürken yanı başındaki doktor, Vincent’in itirafını söyleyinceye kadar olay böyleydi. Tam bu noktada Armand doktora da inanacak diye düşünürken ona karşı çıkıyor. İşin ironik kısmı da tam burası, çünkü duygusal yan karakterlerin her bir sözüne inananan işbu karakter, Vincent’i diğerlerinden daha çok seven birinin dediğine inanmayacak da kime inanacak. Birkaç günde kulaktan dolma bilgileri benimseyen derinliksiz Armand elbette çok uğraştırmıyor eğitimli doktoru ve ikna oluveriyor son kez daha.

Sunuş

Aleksandır Petrov’un Yaşlı Adam ve Deniz’i cam boyama tekniğiyle iki buçuk yıldan fazla sürede yapınca sinema dünyasınca “sanat eseri” denmişti, çünkü çizgi film tekniğinin stop-motion ile birleştiğine şahitlik etmişti sinema yazını. Elbette En İyi Kısa Film dalında Oscar’ı alması da çok şaşırtıcı olmamıştı o hususta. Daha sonra sesini Petrov kadar duyurabilen olmadığı gibi böylesine meşakkatli ve kazancı az olan bir teknikle uğraşılmadı. Ne var ki yine onun kadar uğraştıran stop-motion tekniği yükselişe geçti, ki Tim Burton’dan çıkan Frankenweenie, Ölü Gelin, Vincent; Neil Gaiman’ın aynı isimli kitabından uyarlanan Koralin; yine aynı stüdyodan çıkan ParaNorman ve Kutu Cüceleri gibi eserlerin bunda rolü çok büyük. Ama bu filmler gişede en fazla bütçelerinin iki katı kazanabiliyorlar; öte yandan tamamen animasyon filmler milyarlarca dolar kazanıyor (Karlar Ülkesi). Gidişat böyle olunca yeni teknikler şöyle dursun yönetmenler geleneksel yöntemleri bile bırakacak raddeye gelmişti. Sonra aranan kan bulundu: Vincent’ten Sevgilerle.

Vincent’ten Sevgilerle her bir karesi Van Gogh tarzında çizilmiş yağlı boya tablolardan oluşuyor. Saniye başına on iki tablo düşecek biçimde neredeyse 67,000 yağlı boya tablo var. Van Gogh’un doksan dört tablosu baz alınarak karakterler ve mekânlar yeniden yaratılmış ve yapımcı stüdyo filmin yönetmenlerinden biri olan Oscar ödüllü animatör Hugh Welchman’a sadece 5,5 milyon dolar bütçe sağlamış! Dünyanın her yerinden binlerce başvuru yapıldıysa da sadece aralarından en yetenekli sekseni seçilmiş ve üç haftada birer Van Gogh kopyacıları, altı haftada animatörleri hâline gelmişler.

Yönetmenler filmi çekerken animasyon yerine neden bu acılı tekniği kullandıklarına dair, “Van Gogh hayatını resmetseydi nasıl olurdu diye düşündük, böylece animasyon yerine bu farklı yolu seçtik ki insanlar Van Gogh’un ruhunu yakalayabilsinler. Bu hissi animasyonla veremezsiniz,” diyorlar.

Elbette böyle deyince kusursuz duruyor fakat laflar ile icraatlar birleşemeyince göz yoran bir film ortaya çıkıyor. Filmdeki sanatın estetik yanını hissedemedim; bilakis bir yapaylık söz konusu. Film animasyon olmayacak deseler de çoğu sahnede insan yüzündeki kaslara varana kadar detayları görebiliyorsunuz. Van Gogh’un ruhundan eser kalmamış, sanki o altmış yedi bin tablo başka bir animasyon programına maruz kalmış ve hatalar düzeltilmiş ve ortaya kusursuz çizimler çıkmış. Asıl rahatsız edici kısımsa fazla kusursuz olması, bilgisayar destekli çizimleri çok andırdı bana. Hatta filmin kamera arkasına bakarsanız oyuncular yeşil stüdyodaki çekimleriyle filmdeki tablolardaki arasında hiçbir farkı yok. Van Gogh’un tablolarına bakınca mükemmeliyet ve kusursuz portreler yokken filmde her çizgi kusursuz oval ya da düz.

Başka bir göz yoran durumsa hareketler. Durağan sahneler gerçekten sanat eseriyken hareketli sahneler için aynısını söyleyemiyoruz. Plan çekimlerinde iyi ama kameranın hareket edip perspektifin içinde ilerlediğimiz vakit sanki eski DOOM oyunlarının içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz, perspektif üzerinize hücum ediyor. Âdeta zaman tüneli etkisindeymişizcesine hızlı bir şekilde açılıyor fakat karakter o hıza ayak uyduramıyor.

Ve sanırım en çok şikayet ettiğim konu filmin hızlı akması; çünkü bazı sahnelerin güzelliğini takdir etmek, detaylarını yutmak, içinde boğulmak istiyorsunuz ama buna izniniz yok. O görüntüler bu teknikle çekilmeyen filmlerde olsaydı yönetmen size bir mühlet tanırdı o güzel anı yakalamanız için.

Tekniğin dışındaki bir başka sorunsa kurguda gözle görülür şekilde bir kesilme: Armand Roulin, ilk durağı olan Vincent’in malzemecisine mektup vermek için cebine uzanıyor ve sahne orada kesiliyor, birkaç saniye sonra mektubu geri alıyor, vermediği mektubu. Bunu gördüğümde fazlasıyla dikkat çekici bir devamlılık sorunu olduğunu düşündüm, zira siz her bir sahnesine özene bezene hazırlanıyorsunuz fakat amatörce bir kurgu hazırlıyorsunuz.

Fakat hep olumsuz değilim filme karşı. Örneğin geçişleri harika ve zekice tasarlanmış, ellerindeki tekniği hakkını vererek kullanmışlar.

Ayrıca filmdeki geriye dönüş sahnelerindeki kamera hareketliliği göz yoran rahatsız edicilikten uzak ve daha animasyona yakın. Tabii bu iyi mi kötü mü tartışılır, ne de olsa yönetmenlerin kaçındığı mesele bu.

Filmde günümüzle geçmişin harmanı tüylerimi diken diken edecek kadar başarılı olmuş. Bir yerde Armand yatarken aynı odada bir yıl önce kalan Vincent’in odanın içinde gezinmesi çok başarılı bir sentez olmuş. Elbette çalan müzikler de Vincent’in zaten dramatik olan hayatına pek uygun olmuş.

Nihayet

Cesur bir teknikle çıkagelen birileri başkalarının da önünü açacaktır elbette. Bu yöntemi kendi filmlerine aktaracak daha yaratıcı ve başarılı yönetmenler mutlaka olacaktır. Bu ilk filmdi, belki yönetmenler ortaya çıkandan memnundur, belki film olmuştur fakat eksik olan yerleri de kendilerinden sonrakilerce zımparalanacaktır. Elbette senaryosal olarak da tatmin olmadığım bir film oldu. Kimseye inanmayıp en sonunda birine korkunç kısa sürede inanması senaryoda kolaycılığa kaçmak olmuş. “Ölümünü öğrenmek istiyorsun ama hayatıyla ilgili ne biliyorsun?” sorusunun altı doldurulamadığı için eksiktir belki. Belki de ölümü böylesine muğlak bir sanatçının filmi de resmedilemez ya da resmedilse bile tatmin edemez.

  • 1
    Share




Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. İyi ki blues, elektrogitar, kamera, 1970 yılı, bilimkurgu, "Kuzgun" ve turuncu var. Bolca okurum çünkü kitaplar olmadan hayat zaten sıkıcı. Dante'nin "Komedyası"yla girdiğim dünyada Samuel T. Coleridge'ın "Yaşlı Denizcinin Ezgisi"yle devam ettim. Uzak doğu sinemasına, genel olarak da sinemaya aşığım. Zaman makinesi bulup önce İngiltere'ye gidip H. G. Wells’le, oradan da Japonya'ya gidip Akira Kurosawa'yla tanışabileceğime inancım tam. Ölmeden önce Japonya’yı görmek istiyorum. Şu an yaptıklarımın çoğunu ileride Japonya'da yaşamak için yapıyorum, çünkü -önceki hayatımda feodal lord olmamdan kaynaklı da olabilir- bir şekilde ruhum oraya bağlı.

Vincent’ten Sevgilerle: Sanat Taklit Edilebilir mi? için 1 yorum

  1. Filmde beni rahatsız eden ama nedenini çözemediğim meseleleri açıklığa kavuşturmuşsun resmen. Ayrıca “doktor mu yoksa balistik uzmanı mı belli olmayan bir başka ihtiyar” betimlemene de hala gülüyorum. Çok başarılı bir inceleme olmuş, emeğine sağlık :krs:


Vincent’ten Sevgilerle: Sanat Taklit Edilebilir mi?

Dünyanın tamamı yağlı boya tablolardan oluşan ilk uzun metraj filmi “Vincent’ten Sevgilerle”yi inceledik.

  • 1
    Share

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün