Bir Yeniçeri Masalı: Alternatif Tarihle Fantastiğin Kesişimi

Alternatif tarih kurgusuyla fantastik öğelerin buluştuğu Bir Yeniçeri Masalı'nı sizler için inceledik.

Baştan itiraf edeyim, sevgili Hazal Çamur olmasa Bir Yeniçeri Masalı radarıma takılmazdı. Genelde kitapların konusunu ve tarzını bilmeden okumaya pek hevesli değilimdir. Bazı istisnai durumlar haricinde benim için süreç hep öyle işlemiştir. Bir Yeniçeri Masalı da bu istisnalardan biri oldu. Türünü ve ne vadettiğini, kitabı okuyarak keşfetmek bu sebeple daha eğlenceli geldi. Kitabın anlatıcısı ve anlatım tarzı da bunda etkili oldu tabii ki. Son özelliğinden dolayı, bazı yönlerini nasıl bir değerlendirme süzgecinden geçireceğim konusuysa birazcık kafamı kurcalamadı değil. Ha tabii, bu kendisini zevkle okumama kati suretle engel olmadı.

Sonda belirteceğimi en baştan açıklayayım; yazar Hamit Çağlar Özdağ ayarında bir tarihi-fantastik örneğine imza atmış. Eh, deneyimsiz biri de değil ne de olsa. Kendisini Kan Muskaları serisiyle ve İsyan Öyküleri kitabıyla tanıyanlar olacaktır. Hatta çoktan kitabı okuyup bitirmişleriniz bile vardır. Ne yapalım, ben geç kaldım. Ama bu severek okuduğum bir kitaba inceleme yazmama engel değil kesinlikle. O zaman hadi başlayalım!

Kadın Yeniçeri mi?

Hikâyemiz, çevresi tarafınca Yosma Hatun diye anılan, devşirme bir kadın yeniçerinin başından geçen olaylara odaklanıyor. “Kadın yeniçeri mi?” sorunuzu duyar gibi oldum. Evet, kadın yeniçeri. Ve bunun romanın hikâyesi, tarzı ve türü açısından gayet mantıklı açıklaması var.

Romanın geçtiği dönem 1500’lü yılların sonları. Ama bildiğimiz dünyanın 1500’lü yıllarının sonları değil. Tarih kitaplarından bildiğimiz Osmanlı ve onun dönemindeki dünya, alternatif tarih ve spekülatif kurgu dokunuşlarıyla yeniden yorumlanmış. Öyle alacalı bulacalı, büyük değişikliklerle de değil. Ufak ama kritik noktalar farklı yorumlanarak alternatif bir evren oluşturulmuş. Devlet-i Âliyye Yeniçeri ocağıyla, çarşısıyla, esnafıyla, Sultanıyla yani hemen hemen her bir şeyiyle yerli yerinde. Tarihi süreç biraz farklı işlemiş sadece. Ek olarak, sihirli iksirleri, mehter marşının düşmanı şaşkına çevirdiği, kem gözlerin feci nazar eylediği, büyü denilenin göz bağı edip insanı şaşırtabileceği, alternatif bir dünya oluşturulmuş.

Bu dünyanın farklılığını romanın geneline yayılmış ufak bilgilerin vasıtasıyla alıyoruz. Kavramları önce sezip sonra ayrıntısına varıyoruz. Romanın başında kahramanımızın kadın bir yeniçeri olması şüphelerin başlangıcı oluyor. Yosma Hatun vasıtasıyla verilen ayrıntılar “Yok be! Kurgusal eklemeleri de olsa, bizim tarihimizdeki Osmanlı dönemi işte,” diye düşündürürken, bazı isimler dikkatinizi çekiyor. Tellalların duyurusundaki tanımlarsa şüpheleri daha da arttırıyor. Alternatif dönemin kendine has yanlarını, bunlar gibi hikâyeye ve örnek alınan tarihin içerisine güzelce yedirilmiş ayrıntılardan ulaşıyoruz. Sıra sıra dizilen ipuçları belli bir yerden sonra açıklığa kavuşturularak, romanın alternatif evreni okurun zihninde pekiştiriliyor.

Yosma Hatun’a geri dönelim. Roman, başından sonuna kadar, feleğin çemberinden geçerek büyümüş yeniçerimizin çıktığı ilk seferi konu ediniyor. Macerasında onunla sürükleniyoruz demek daha doğru olur. Kendisi olayların başından sonuna kadar zihnindeki dilsiz konukla muhatap oluyor çünkü. İçtiği iksirin yan etkisi neticesinde Yosma Hatun’un zihnine yerleşen bir varlık o. Biz de dolaylı olarak, Yosma Hatunca tek taraflı yapılan bir konuşmaya tanıklık ediyoruz. Romanda anlatılan her şey baş karakterin süzgecinden geçerek o varlığa, yani dolaylı olarak bize anlatılıyor. Karakter yaşadığı anla paralel olarak, hissettiği tüm duygu ve fikirleri en saf haliyle bizimle paylaşıyor. Bu varlığa ve dolaylı olarak da bize taktığı bir ad bile var; “Yancı”.

“Yancılık” tabiri, okur ile okuduğu hikâyelerdeki karakterlerle olan ilişkisini çok iyi özetliyor doğrusu. Romanın kendisini bu tanımdan ele alalım. Yosma Hatun olmasa, bu hikâyeden haberimiz olmazdı. O işitip gördüklerini aktarmadıkça, olaylar kafamızda canlanmazdı. Onun bundan kazancı yok. Bizlerin de onun anlattıklarına müdahale şansımız yok. Dolaylı yolla belirttiği gibi, okur dediğimiz bizler hikâye kahramanlarının “Yancılarıyız” işte.

Okuru dolaylı yolla yancı olarak konumlandırmak güzel ve eğlenceli bir fikir. Romanın akıcılığı ana karakterin ağzı bozukluğu, ani ruh değişiklikleri ve anılara dalma süreçleriyle sağlanıyor. Dolaylı yoldan da olsa muhatap alındığımızı bilmek hoş. Anlatımdaki sırdaşlık ve dertleşme yanılsaması, romana duyduğunuz dikkati ve merakı otomatik olarak canlı tutmuş. Eh, kabul edelim, kurgu da olsa birinin en derin arzu ve duygularını sansürsüz biçimde öğrenmenin cazibesi karşı konulamaz.

Tabii bir süre sonra, akıcılık kaybolmasa da, “Yancı”nın varlığının sunuluşunda bazı tutarsızlıklar sezdim. Ana karakterin duymadığı, görünüşünü bilmediği ve keyfine göre temasa geçebildiği varlığın zihnine yerleştiğinden emin olması tuhaf gelmeye başladı. Olayın heyecanıyla “Gel Yancı!” çağrılarında bulunması problem değil. Mesele, zihnindeki varlığın sesini duymadığından bahsetmesine rağmen arada bir “Gülme be!” gibi buna tezat çıkışmalarından kaynaklanıyor. Bunu nasıl anladığı ya da anladığını iddia etmesi soru işareti yaratmıyor değil.

Yosma Hatun’un arada bir zihnindeki varlığa takılmaları başlarda eğlenceliyken ileride bu etkiyi birazcık kaybediyor. Hikâye ilerledikçe, anlatıcı-karakterin dağılan zihnini toparlamak için kendi kendine verdiği ihtarlara dönüşüyor. Bu ikazlar, okurun düşünebilecekleri önceden tahmin edilerek yerleştirilmeye çalışılmış. Verilen ayrıntıya göre, bir yazarın benim o an ne düşüneceğimi kestirmesi haliyle güç bir şey. Her zaman hedefi tutturması zaten düşünülemez. Mesela, Yosma Hatun’un şehvete düştüğü anlarda kendisini ayıplamadığımdan –ve bunun tersi hesaplandığı için haline gülmem planlandığından– verilmek istenen anlık etkiyi görece az hissettim. Bu da romanın farklı bir tarafını fark etmemi sağladı; ana karakterin utandığı yönlerini kapatmadaki beceriksizliği onu daha insani kılıyor. Zihnimizdeyken, olmadık zamanda olmadık şeyler düşünüp, coşku ve hüzne boğulmak gayet olağan. Yosma Hatun gibi düşünce akışına tanıklık eden birisi varken, kendi öz saygısını korumak için beceriksiz müdahalelerde bulunması da haliyle normal geldi.

Tabii karakterin ait olduğu dünyanın dilini kullanmasına da değinilmeli.

Anlatım Dili

Yancısı olduğumuz kahramanımız alternatif de olsa Osmanlı döneminde yaşıyor demiştik. Kendisi, zihnindeki varlıkla Osmanlıca dil dağarcığına dayanarak muhatap oluyor. Endişelenmeyin, anlaşılmayacak veya okunurluğu ağırlaştıracak kadar eski kelime kullanılmamış. Osmanlıca sözcükler, ne anlatılmak istendiği anlaşılacak biçimde kullanılmış. Kelimelerin manasını bilmeseniz bile, cümle içindeki kullanılışları sayesinde ne anlama geldiklerini sezebiliyorsunuz. Yosma Hatun’un karakterini ve onun kavrayış sınırları dâhilinde, yaşadığı tecrübeleri anlayıp o dünyanın tarihi çehresini hissedebiliyoruz.

Yazar müdahaleleri kurgu esnasında arada bir kendini hissettirebiliyor. Bunlar, romanı daha anlaşılır kılmak için parazit-varlık-okur mantığıyla hafiften uyuşmadığını düşündüğüm müdahaleler. Ana karakterin, hitap ettiği varlığın (dolayısıyla biz okurların) neyi bilip bilmediğine göre açıklamalarda bulunması söz konusu. Mesel, Yosma Hatun’un “yatağan”ı tanımlama girişimi. Zihnindeki varlığın ve dolayısıyla okurun, yatağanın ne olduğu bilemeyebileceği düşünüldüğü için açıklamayla karışık övgü yapıyor. Zihnindekinin neyi bilip bilmediğini kestirerek açıklamalarda bulunması da, o varlığın ne olup olmadığı hakkında bir başka tutarsızlık oluşturuyor. Bunlar gerekli müdahaleler. Lakin yazarın da hünerini dikkate alarak, bunu daha hissedilmez hale getirebileceğini düşünüyorum. Mesela, açıklamaya gidildiğini daha da görünmez kılmak için karakterin övünç ve coşkulu anlatım tarzı arttırılarak perdeleme de arttırılabilirdi. Romanın anlaşılırlığını arttırmak için yapılan dokunuşlar, ana karakterin konumuyla çakışınca ufak pürüzlere sebep olmuş. Romanın akıcılığına ve sürükleyiciliğine zarar vermiyorlar tabii ki. Anlatım tekniğiyle alakalı kafama takılan bir soru işareti oldu. Yoksa belirttiğim gibi bu tip müdahaleler, romanı anlayabilmek açısından gerekliler.

Geleyim anlatıcı-kahramanımız Yosma Hatun’un kişiliğine. İçinde yaşadığı sistemin parçası olsa da, Yosma Hatun için Devlet-i Âliyye, görkemli efsanelerin sis perdesi içerisindeki bir masal diyarı. Hayatın çirkin gerçeklerinin farkında olsa da, yaşadığı masalı bozacak her şeyden itinayla sakınıyor. Babasının “korktuğundan kaç” felsefesine dayanarak, “Bana zarar veren düşmandır. Onun karşısında olan en haklı olandır,” mantığında düşünüyor.

Yosma Hatun, güvenilmez anlatıcı türünün “özü sözü birken, bilgi ve idraki zayıf” olan anlatıcı-kahramanlardan biri. İnsani yönü bu sayede daha belirginleşiyor. Bu, zihnindeki varlıkla muhataplığı sayesinde fark ediliyor. Patavatsızlık ve utangaçlık arasında gelip giden insani özelliklerinin üzerine, hatalı düşünce kalıplarına sahip olduğunu anlayabilme fırsatı yakalanmış olunuyor. Zihninde hissettiği o ikinci kişiyle etkileşime geçilmemiş olsa, fikir ve hissiyat hayatındaki bocalama ve çelişkilerinin fark edilmesi güçleşebilirdi. Kahramanımız, zihninin içindeki bir yerlere seslendiğinden, okurla karakter arasında çizgiler devamlı hatırlatılıyor. Bu sayede okur, anlatıcı-karakterin bakış açısıyla, içinde yaşadığı dünyayı ayrı tutabiliyor. Karakterin kusurlarını örten özdeşleşme ve yanlı tutum yerine; karakteri ve yaşadığı dünyayı yargılamadan algılayabilmenin ayırdına varılıyor.

Karakterin bilincine giriş yapmışken,  Yosma Hatun’un başından geçen trajik olayla alakalı bir buçuk sayfacığa değinmek istiyorum. Olayı anlatan yetişkin karakterin bilinci dolayısıyla seçilen kelimelerin uygunsuzluğu, sanki başka birinin başından geçenleri anlatıyormuş hissi uyandırıyor. Anın korkunçluğunu bahsetmek isterken onun parçası olmanın eşiğine gelinmiş. Nasıl demeli? Sinemadan örnek vereyim. Şiddeti eleştiren bir filmde, şiddet sahnelerinin açık seçik gösterilmesi gibi düşünün. O bir buçuk sayfaya dair hoşnutsuzluğumun temelinde bu yatıyor. Okuru öfkelendirip, ana karaktere hak verdireyim derken, onaylanamayacak bir şeyin farklı versiyonu olmaktan dönülmüş.  Anlatıcı bakış açısından sorun görülmese de okur tarafından sorgulanmaya müsait bir buçuk sayfacık var.

Buna benzer bir an tekrar yaşandığındaysa aynı durumu hissetmedim. Sonraki seferdeki Yosma Hatun’un yorumlarının içeriği, bilişsel çelişkilerini fark etmemizi sağlıyordu. Hatta cahilliği ve tek taraflılığı için kendisine kızmama vesile olmuştu. Bunu sağlayan da, önceden bahsettiğim gibi “Yancılık” oldu.

Olayları Yosma Hatun’a kıyasla daha tarafsız biçimde algılayıp yorumlayabilmenin anahtarı yine “Yancılık”tan geçiyor. Saf iyi kötü anlayışıyla örülmüş kişisel masalını yıkayım derken, eleştirinin hedefinin sapmasının önüne geçen şey, Yosma Hatunla olan dolaylı ilişkimiz. Şahsının Devlet-i Âliyye’ye olan sadakati sebebiyle yaşadığı tarafgirlik, memleketler derecesinde genişlemiş. Hangi memlekete ve tarafa karşılarsa, o kötüdür fikriyatı üzerinden değerlendirmeler yapıyor; çevresinin böyle ayrımlara gitmediği anlaşılmasına rağmen hem de. Sırf bu sebeple, hikâyenin belli dönüm noktalarında şok ve şaşkınlıklar geçirebiliyor. Ondan bir adım önde olmak, verdiği tepkilerin, karakterinden ve bilinç düzeyinden kaynaklandığını anlamamıza yardımcı oluyor. Romandaki dünyayı, Yosma Hatun gibi saf iyilik ve kötülük süzgecinden değerlendirmek yerine, daha tarafsızca inceleyebilmemize olanak sağlıyor.

Okura sağlanan tarafsız bakış açısı sayesinde, fantastiğe hafiften göz kırpan alternatif tarih romanının bakış açısı fark ediliyor. Kendi yarattığı masallara inanan ana karakterle, öyle iddiaları olmayan dünyasının zıtlığı içerisinden; devletlerin sistemler oldukları, savaşın haklısı haksızı olmayacağı ve her taraftan iyi, kötü veya tarafsız, haklı veya haksız insanlar bulunabileceği, büyük laflar edilmeden yansıtılıyor.

Son Olarak…

Bir Yeniçeri Masalı, kendi yağında kavrulan, tadında bir macera. Çok da basitinden değil elbet. Günümüzde bile olduğu gibi değerlendirilemeyen tarihi, arka planına alıyor. Özünü değiştirmiyor. Sadece kendi kurgusu için bir iki değişikliğe gidiliyor.

Yazar Hamit Çağlar Özdağ, alternatif tarihi ve fantastik dokunuşları eklese de hikâyesini gerçekçi ve anlaşılabilecek temellere dayandırmış. Romandaki tüm taraflara eşit mesafede yaklaşılmış. Osmanlı’yı övmek için karşı tarafı yermek ya da tam tersi durumlar söz konusu değil. Devletler kendi varoluşları açısından iyi-kötü ayrımının dışında seyrediyorlar. Hakeza tarafgirleri olan insanlar da öyle. İşin ilginci, okuru, tarafgir bir kişiliğin zihin dünyasına konuk edip, her şeyi onun penceresinden anlattırarak bu bakış açısı sağlanıyor. Ve anlaşılıyor ki, bu daha başlangıç. Romanın sonu tatmin etse de, verilen bazı ayrıntılardan, o dünyanın geçmiş ve geleceği nezdinde genişletilebileceğinin emareleri var. Cevaplanmasa da olur diyebildiğim ama ileride cevaplanması için bırakılan yan hikâyeler bunlar. Devam kitapları için zemin şimdiden hazır.

Devam kitabı gelir mi gelmez mi bilinmez, ama alternatif tarihin fantastikle kesiştiği kitapları seviyorsanız Bir Yeniçeri Masalı’na mutlaka göz atmalısınız.

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir Yeniçeri Masalı: Alternatif Tarihle Fantastiğin Kesişimi

Alternatif tarih kurgusuyla fantastik öğelerin buluştuğu Bir Yeniçeri Masalı’nı sizler için inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün