Hayat: Uzayda Yaşam Olduğunu Kanıtlarken Ne Ters Gidebilir Ki?

Sağlam oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bilimkurgu-gerilim filmi Hayat (Life) beyazperdede boy göstermeye başladı. Alien'ın yeni filminden önce bir ara sıcak havası veren bu yapımı bir de biz mercek altına yatırdık.

Başlarında, hepimize  kariyer planlarını gözden geçirtip birdenbire “Astronot mu olsam acaba ya?” diye düşündürten, sonlara doğru ise “Yok be bu uzayın da derdi tasası bitmiyor, ağzımızın tadı kaçmasın.” diye vazgeçirten uzay temalı bilimkurgu filmlerine bir yenisi daha eklendi. Geçtiğimiz cuma günü vizyona giren Hayat (Life),  Jake Gyllenhaal, Rebecca Ferguson ve Ryan Reynolds’ı da içeren sağlam oyuncu kadrosuyla  izleyicilerin karşısına çıktı.

Filme tamamen tesadüfi olarak gittiğimi belirterek başlayayım incelememe. İstanbul’un her otobüs durağında boy boy afişini gördüğüm Hayat’ı açıkçası pek merak etmemiştim. Çünkü benzer türdeki filmlerle dizileri defalarca izlemekten ufak ufak gına gelmeye başlamıştı. Sinema salonunda yanımda oturan amcanın da şüpheci bir yaklaşımla ele aldığı “Şu aralar böyle uzaylı muzaylı filmlerini çok oynatıyorlar, acaba bir şey buldular da bizi mi hazırlıyorlar?” sorusundaki “uzaylı muzaylı film” kategorisine girecek pek çok film gördük son zamanlarda. (İtiraf edin, siz de bunu en az bir kere düşündünüz çünkü bu toprakların insanı doğuştan septiktir.)

Hayat ise benim gözümde, bu türün son dönem ağır abileri olan Arrival, Yıldızlararası ve Marslı gibi yapımların eline su dökebilecek nitelikte olmasa da kendi içinde kaliteli efektlere sahip izlenilebilir bir filmdi. Hatta bu karşılaştırmayı yapmak bile biraz anlamsız kaçıyor. Çünkü Hayat, bilimkurgu-gerilim türlerini birleştirirken -özellikle de ikinci yarısında- gerilime daha çok yüklenmiş bir yapım. Bu yönden aslında Hayat’la aynı kulvarda karşılaştırılabilecek tek güncel film muhtemelen Alien: Conveniant olacak. Yani karşılaştırmaseverler olarak şu an elimiz kolumuz bağlı.

Hayat’ın Alien:Convenant’a (serinin genelinden ve fragmanlardan bildiğimiz kadarına en azından) ne kadar benzediğini fark etmemek elde değil. Zaten Hayat, konusunun önemli bir kısmını Alien efsanesine borçlu gibi gözüküyor.

Mars’tan Uluslararası Uzay İstasyonu’na güç bela getirilen bir toprak örneğinde mikroskobik bir canlı bulunması ve bu canlının uygun yaşam koşulları sağlanarak uyandırılması büyük bir keşif olarak tarihe geçer. Uzayda yaşam olduğuna dair ilk kanıt olan bu mikroskobik canlıya Calvin adı verilir. Son derece hızlı gelişen ve büyüyen Calvin yalnızca çığır açan bir keşfin öznesi değil, vakti zamanında Mars’daki yaşamı kurutan yırtıcı bir türün insanlarla etkileşime geçen ilk elçisi olduğundan astronot ekibimizin kapılarını çalan bu “çığır açıcı” felaket tarafından tek tek avlanmaya başlamaları uzun sürmez. Tanıdık geldi değil mi?

Filmle ilgili ufak alt başlıklar açmadan önce bu noktadan sonrasının keyif kaçırabilecek bilgiler içerdiğini de söylemiş olayım. Eğer filmi gidip izlemediyseniz ve izlemeye de niyetliyseniz köprüden önceki son çıkış burası. 

Aktörler, Senaryo ve Karakterler

Genelde yıldız oyuncu kaynayan filmler bende huzursuzluk yaratır. Çünkü o oyuncu kadrosunun hakkı verilmezse gerçekten sinir olurum. Hayat’ın sonunda ise çok sinir olmamakla birlikte yine de o oyuncu kadrosuna bir tık aşağıda kalmış bir yapım izlediğimi düşündüm. Gerildim mi? Evet yer yer epey gerildim. Fakat hem senaryonun biraz fazla tıkış tıkış olması hem de özellikle ikinci yarıdan itibaren gerilimi sürekli yukarıda tutma çabası yüzünden karakterlere pek derinlik verilmemişti.

Jake Gyllenhaal’ın canlandırdığı, astronot olmadan önce sıcak savaş bölgelerinde çalışmış ve bu tramvayı hala atlatamamış David Jordan karakteri ile Ryan Reynolds’ın kendisinden bekleneceği üzere mizah dolu bir şekilde yansıttığı Rory Adams karakteri dışında dişe dokunur bir ilgi çekici karakter göremedik desem yeridir. Zaten filme girerken de acayip bulduğum kısımlardan biri buydu. Kendi kendime soruyordum burada iki tane baskın ve popüler erkek oyuncu var nasıl dengeleyecekler acaba rollerini diye. Bu soruyu uzun süre merak etmeme gerek kalmadı sağ olsunlar. 

Muhtemelen biri dışında tüm karakterlerin sırayla harcanacakları bu kadar açıkken ilk ölenin Reynolds’un canlandırdığı David olmasını pek beklemiyordum. Gerçi şimdi düşününce etrafta dolanıp şakalar yapan bir Ryan Reynolds varken izleyiciyi gerilim havasını sokmaları biraz zor olurdu, bu konuda hak verdim senaristlere. Zaten işlerin iyice gerilmeye David’in ölümüyle başlaması da bu mantığımı doğruluyor.

Diğer oyuncuların performanslarını da kötü bulmadım. Filmin başlarında, astronotlar arası takım ruhunu iyi yansıttılar ve sonrasında gelişen korkunç olaylara karşı bireysel ve mantıklı tepkiler verdiler. Bu yönden her ne kadar arka planları boş olsa da film boyunca bizi kaçtıkları şeyden korktuklarına inandırdılar. Böylece biz de korktuk. Karakterlerin ölümlerindeyse cidden iç kaldıran sahneler vardı bu konuda ellerini korkak alıştırmamışlar.

Bu iç kaldıran sahnelerin baş aktörü Calvin ise kendi başına ayrı bir başlığı hak edecek kadar -abartılı-güçlü bir karakterdi.

 “Onu öldürmeyen acı güçlendirir” Calvin

Öldüremediler.

Gelelim Marslımıza. Marslı deyince her ne kadar aklınızca canlanan imge marsta yetiştirdiği patatesleri Vicodin’e bulayıp yiyen Matt Damon olsa da, gerçek bir yerliyle tanışmak için bunu bir kenara itiyoruz. Karşınızda Calvin: Petri kabında başlayan tek hücreli hayatını, kol kıran, fare -ve sonrasında da insan-hüpleten, milletin ağzından girip burnundan çıkan bir yırtıcı olarak sürdürmeyi başarıp bu gelişimi sırasında kendisini öldürmeye çalışan hiçbir şeyden etkilenmeyen müthiş bir gerilim unsuru.

Peki nasıl oldu da sakin sakin gelişip, minik antenleriyle insana dair ilk izlenimlerini edinen bu yaratık, gözünü kan bürümüş vahşi bir yırtıcıya dönüştü? Bu dönüşümü Calvin’in zaten içgüdüsel olarak son derece zeki bir yırtıcı olmasına bağlayabiliriz. Fakat gidip de, uykudaki ne idüğü belirsiz bir yaratığı elektrik vererek(?) uyandırmaya çalışan biyolog abimizin bunda hiç suçu yoktu derseniz kalbinizi kırarım. 

Ah be kardeşim ya. Hayatta kalmak için insanın bazı temel prensiplere sahip olması gerekiyor. Uyuyan bir ejderhayı asla gıdıklama. Uyuyan bir uzaylıya asla elektrik verme. Şahsen beni uykudan o şekilde uyandırsanız ben de size saldırırdım. Gerçekten muazzam bir çabaydı, tebrik ediyorum.

Oldukça öfkeli ve saldırgan bir şekilde tekrar uyanan Calvin’i bu kadar ciddi bir tehdit yapan şey ise müthiş gücü, zekası ve dayanıklılığıydı. Ateş silahlarına, oksijensiz ortama ve uzay boşluğuna bana mısın demeyen ve resmen “Vurursunuz eyvallah da ölmezsem sıkıntı büyük.” cümlesinin Mars temsilciliği olan Calvin, üstüne üstlük yedikçe de gelişen bir yaratıktı.

Calvin’i Alien’a gerçek anlamda benzettiğim an ise Alien’daki Facehugger‘lar gibi milletin suratına yapıştığı sahnelerdi. Kurbanın bakış açısından o kadar benziyorlardı ki, gerçekten Alien’dan bir sahne diye rahat rahat insanlara gösterebilirdiniz.

Bu yaratıklar koca Mars’ı kurutmuşlar kim bilir Dünya’ya ne yaparlar?“, “Onun Dünya’ya ulaşmasına izin veremeyiz?” gibi cümlelerin kırk defa tekrarlanmasından mütevellit aslında filmin sonuna bir şaşırtmaca koyayım derken kendi ayaklarına takılmıştı senaristler. Çünkü ben de dahil olmak üzere o sinema salonundan çıkan çoğu izleyici filmin sonunu önceden tahmin edebildiğini söylüyordu. Tabii bu, bizim yine öne çıkan şüpheci yapımızdan kaynaklanıyor da olabilir. Sonunda ne olacağını tahmin etmeye çalışmaktan huzurla film izleyemiyoruz milletçe.

İyi Geceler Dünya

Sonunu tahmin edebildik dediğime göre bilin bakalım ne oldu. Evet bildiniz. Calvin Dünya’ya ulaşamasın diye ölen onca karakter, parçalanan milyon dolarlık uzay istasyonu ve sarf edilen onlarca uyarı cümlesinden sonra yanlış roket atmosfere girdi ve Calvin Dünya’nın ocağına ateşler salmaya geldi.

Bu noktadan sonra Ryan Reynolds Deadpool olarak filme dönmezse ya da Yenilmezler olaya el atmazsa Dünya’nın pek de şansı yok gibi görünüyor. Hayat Özellikle de  Stephen Hawking‘in dünya dışı varlıkların sonumuzu getirebileceğine dair yaptığı uyarılar üzerine güzel bir bakış açısı sunuyor.

Film aslında biraz muallakta bitti. Bir ikinci film olur mu, Dünya’nın çöküşünü hep beraber izler miyiz bilinmez, ki bence bu şekilde devamsız bırakılması daha şık olur. Fakat hazır 2020’de yeni bir Godzilla vs. Kong filmi çekilecekken ve süper kuvvetli yaratıklar zirvesi tadında bir film ortaya çıkacakken en çılgın düşlerimde araya Calvin’in de kaynadığını görmek isterdim. Şimdi onlar düşünsün.

Velhasıl Hayat, Alien: Convenant’tan önce güzel bir ara sıcak olabilecek, sağlam oyuncu kadrosu ve oldukça güzel efektlerle ortalamanın biraz üstünde iş çıkarmış gittiğinize pişman olmayacağınız bir bilim kurgu-gerilim filmiydi. Daha iyi olabilir miydi? Evet, elbette ama bu haliyle de izlenmeyi hak ediyor.

Editör
1996 yılının Ekim ayında İstanbul’da doğdum. Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nde başladığım eğitim hayatımı Galatasaray üniversitesi Karşılaştırmalı Dilbilim bölümünde sürdürmekteyim. Fantastikle Harry Potter sayesinde tanışıp, okuma sevgisi kazanmış çocuklardanım. Aktif olarak Kayıp Rıhtım’da yer almaya ve irili ufaklı yazılar yazmaya devam ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hayat: Uzayda Yaşam Olduğunu Kanıtlarken Ne Ters Gidebilir Ki?

Sağlam oyuncu kadrosuyla önce çıkan Hayat (Life) beyazperdede boy göstermeye başladı. Alien’ın yeni filminden önce bir ara sıcak havası veren bu yapımı bir de biz mercek altına yatırdık.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün