Metro: Kıyamet Sonrası Ayakta Kalan Son Kaleye Hoş Geldiniz

Metro 2033'le başlayan dünyaca ünlü post-apokaliptik serinin tüm kitaplarını ve oyunlarını tek bir özel dosyada topladık. Gaz maskenizin filtrelerini ve tüfeğinizin mühimmatını kontrol edin, metroda uzun bir yolculuğa çıkıyoruz!

Kim bir ömür boyu karanlığa bakacak kadar cesur ve kararlıysa, ilk umut ışığını o fark edecektir.” – Han

Fantastika, Rusların fantezi, korku ve bilimkurgu gibi türleri tanımlamak için kullandığı bir sözcük oldu yıllar boyunca. Hatta bilimkurgu olarak bildiğimiz tür için kullanılan ve direkt olarak “bilimsel fantezi” anlamına gelen “noçnaya fantastika” sözcüğü Perestroika’ya kadar kullanılmadı dahi. Fakat bu terminolojik karmaşa, Rusları tarih boyunca bilimkurgu alanında yeni dünyalar üretmekten alıkoymadı. Mihail Bulgakov, Strugatsky Kardeşler, Sever Gansovsky, Kir Buliçev ve adını sayamadığım onlarca isim kalem oynattı bu alanda. En gençleriyse Metro Serisi’ne imza atan ve dünya çapında bir başarı yakalayan Dmitry Glukhovsky

Rusya dışında yaşayan okurların birçoğu gibi benim de bu seriyle tanışmam 4A Games‘in geliştirdiği ve serinin ilk kitabıyla aynı ismi taşıyan Metro 2033 adlı oyun sayesinde oldu. Oyunu bitirdikten sonra hiç zaman kaybetmeden kitabın bir kopyasını edindim ve bir solukta okudum. Devam kitaplarını merak etsem de bir türlü fırsatım olmadı fakat kutulu set olarak gelen bir doğum günü hediyesi sonrasında kendimi nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde umutsuzluğun ve kasvetin sonsuz çölünde buldum, yalanlar ve entrikalar da cabası. Ve artık eminim; kızım olursa Anna, oğlan olursa Artyom olacak çocuğumun ismi.

Metro 2033’ün Geçmişi

Metro 2033 sadece üçlemenin değil, aynı zamanda Dmitry Glukhovsky’nin de ilk kitabı olma özelliğini taşıyor. Karanlık tüneller, mermer işlemeleri dökülmüş istasyonlar ve yeraltının soluk benizli sakinleri, hepsiyle bu kitapta tanışıyoruz. Fakat Metro 2033’ün tarihi okurların çoğunun bildiğinden daha eskiye dayanıyor.

Underground ismiyle ilk olarak 2002 yılında ortaya çıkan bu kitap, Dmitry Glukhovksy’nin gençliğinden beri üzerine çalıştığı bir hikâye ve Metro 2033 gibi yirmi bölümden değil on üç bölümden oluşuyor, finalinde de Artyom bir kaza kurşunuyla ölüyor. Hatta son derece yenilikçi bir düşünceyle Glukhovsky, kitaba müzik referansları bile dahil etmiş; her bölüme has on üç adet şarkı. Kitap bu hâliyle yayıncılar tarafından basılmıyor ve Glukhovsky’nin belirttiğine göre final ziyadesiyle kötü bulunuyor, buna ek olarak hikâyenin genel yapısının okurun ilgisini çekeceği düşünülmüyor. Fakat yayıncıların olumsuz yorumları Gukhovsky’yi durdurmuyor ve hikâyeyi internet sitesine yükleyerek kullanıcıların erişimine açıyor. Kısa sürede binlerce okur tarafından okunduğu gibi tamamen “interaktif bir deney” hâlini alıyor ve okurlar olay örgüsünden karakterlere, atmosferden finale kadar muhtelif konularda görüşlerini belirtiyor.

Glukhovsky, internet üzerindeki okurlar tarafından büyük takdirle karşılanan ve birçok insanın nasıl olması gerektiği konusunda fikir belirttiği bu hikâyesini tekrardan gözden geçiriyor ve 2005 yılında kitap olarak bastırabiliyor. Metro 2033, kısa bir sürede Rusya çapında en çok satan kitaplar arasına giriyor. 2007 yılında Kopenhag’da düzenlenen EuroCon yarışmasında Avrupa Bilimkurgu Topluluğu tarafından Teşvik Ödülü’nü kazanıyor. 2009 yılındaysa Metro 2033 sadece Rusya dahilinde tamı tamına dört yüz bin kopya satıyor. Dijital ortamda kitabı okuyanların sayısıysa iki milyonu geçiyor. Ulusal çapta büyük bir başarı ve üne kavuşan roman, sonrasında yirmi farklı dile çevrilerek Rusya’nın dışına çıkıyor.

Gazetecilikten Yazarlığa: Dmitry Glukhovsky Kimdir?

1979 yılında Moskova’da dünyaya gelen Glukhovsky’nin CV’si epey dolu aslında. Lise yıllarında Fransızca öğrenen Glukhovsky, gazetecilik ve uluslararası ilişkiler okumak için Kudüs İbrani Üniversitesi’ne gidiyor. Mezuniyetini takip eden yıllarda Avrupa’ya geçen ve 2002’den 2005’e kadar Lyon’da EuroNews TV için muhabirlik yapan Glukhovksy’nin ilk kitabı Metro 2033 ise aynı sene yayımlanıyor. Üç yıl süren Fransa macerasından sonra memleketi Moskova’ya dönerek RussiaToday için muhabirlik yapmaya başlıyor ve burada çalıştığı üç sene boyunca neredeyse dünyayı geziyor; bu yerlerin arasında 1986 yılında patlayan nükleer reaktörden en yoğun şekilde etkilenen Pripyat ve Çernobil Nükleer Santrali ile Kuzey Kutbu da mevcut. 2007 yılında tekrar Avrupa’da çalışmaya başlayan Glukhovsky, Radio Mayak, Welle ve Sky News gibi oluşumlarda da bulunuyor. Anadili Rusçanın yanı sıra İngilizce, Fransızca, Almanca, İbranice ve Ermeniceyi akıcı bir şekilde konuşabilen Dmitry Glukhovsky, şu an Moskova’da ikâmet etmekte ve Rusya’nın politik ve sosyal yapılarını ele alan eleştirel yazılar yazmaktadır.

Şimdi gelin incelememizin asıl bölümüne, romanlara ve konularına geçelim.

Metro 2033: “Hey, Artyom!”

2013 yılında gerçekleşen Üçüncü Dünya Savaşı kısa sürede küresel bir nükleer savaşa dönüşmüştür ve dünya olarak bildiğimiz yer artık sadece bir moloz yığınından ibarettir. Savaş sırasında metroya sığınan birkaç bin “şanslı” Moskova sakini, nükleer savaş sonrası ortaya çıkan yüksek radyasyon ve mutantlar yüzünden yüzeyin artık insanlık için sadece bir hayâl olduğunu anlar ve bunun yarattığı zaruretten ötürü yavaş yavaş metroya uyum sağlamaya başlar. İstasyonlar Yunan Şehir Devletleri’ni andıran bir yapıda, küçük devletlere dönüşür ve bu devletler arasında ideolojik, dinî, siyasî ve politik ayrılıklar, hatta ve hatta savaşlar çıkar. Metrodaki yaşam her ne kadar biçimsel açıdan yüzeydeki yaşamı hatırlatsa da, burada duygulara yer yoktur, zira artık tek bir amaç vardır, hayatta kalmak. Evet, klişe dediğinizi duyar gibiyim fakat durun, çok daha fazlası var tünelin ucunda. Ama önce sabretmeniz gerekiyor, tıpkı yazımızın başında Han‘ın da dediği gibi.

Hikâye, 20 yaşındaki kahramanımız Artyom üzerinden ilerliyor. Artyom, savaş esnasında annesi tarafından getirildiği VDNKh İstasyonu’nda ikâmet etmektedir ve metroda bulunduğu süre boyunca bu istasyonu hiç terk etmemiştir. Annesi hayatını kaybedince onu aynı zamanda yaşadıkları istasyonun şefi olan üvey babası Sukhoi yetiştirir. Ve bir gün Hunter isminde bir stalker çıkagelir, beraberinde kötü haberler getirerek.

Hunter yüzeyde yaptığı araştırmalar doğrultusunda elde ettiği bilgileri Sukhoi’a sunar. Metro, öncekilerden çok farklı bir tehlikeyle karşı karşıyadır: Karaderililer. Bir süredir metroya saldıran bu yaratıklar sadece VDNKh’yi değil, metronun tamamını tehdit etmektedir.

Karaderililer: Homo Novus

İnsanlarla temas kurdukları anda onların aklî fonksiyonlarını allak bullak eden Karaderililer, Sukhoi’u umutsuzluğa düşürse de her anlamda gerçek bir savaşçı olan Hunter ve ona gıptayla bakan Artyom aynı fikirde değildir.

“Bütün metro mu dedin? Hayır, sadece metro değil, bütün medeniyetleri de tehdit ediyor, biraz daha fazla kalkınmış olan medeniyetleri. Şimdi bedelini ödemek zorundayız. Bu var olma savaşı Hunter, türümünüzün devamı için bir savaş. Onlar hayalet ve vampir değil. Onlar, Homo Novus, yani çevreye bizden çok daha iyi uyum sağlayan evrimin son basamağı. Onlar geleceği temsil ediyorlar!”- Sukhoi

Hunter, istasyonu terk etmeden evvel Artyom’a bir görev verir: Eğer olur da iki gün içerisinde dönmezse, Artyom ne pahasına olursa olsun Polis’e, metronun kâlbine giderek Melnik’i bulmak ve onu gelişmelerden haberdar etmek zorundadır. Ve ne yazık ki Hunter’dan bir daha asla haber alınmaz. Kahramanımız Artyom’un metrodaki yolculuğu da işte bu şekilde başlar.

Drezin Hızında İlerleyen Bir Hikâye

Artyom’un yola çıkmasıyla birlikte hikâye biraz hareketlense de Metro 2033 genel itibariyle ağır bir tempoya sahip, bu sebepten ötürü kıyamet sonrası bilimkurgu türünde psikolojik çözümlemeler ve felsefî içerikten ziyade vurdu kırdı bekleyen okurlar için hayâl kırıklığı yaratabilir. Yanlış anlaşılmaya mahâl vermemek açısından şimdiden uyarmakta fayda var, hikâyede böyle bölümler de mevcut, lâkin öncelikle okurun Artyom’la birlikte metronun derinliklerinde bir yolculuğa çıkması ve onunla birlikte hayatta kalması gerekiyor.

Artyom, VDNKh İstasyonu’ndan Polis’e doğru yola çıkıyor fakat alevler içerisinde yok ettiğimiz eski dünyada en fazla bir saat sürecek olan bir yolculuk, artık bambaşka bir hayatın olduğu metroda birkaç haftayı bulabiliyor. Yolculuk esnasında yaşanan aksilikler ve beklenmeyen hadiseler karşısında Artyom, tanımadığı insanlarla işbirliği yapmak zorunda kalıyor. Bunların yanı sıra, kahramanımız kendisini türlü çatışmalara sürükleyen ahlâkî ve vicdanî ikilemlere düşüyor ve bizleri de beraberinde sürüklüyor.

Hikâye boyunca sayısız insanla tanışan Artyom’un vakit geçirdiği en ilginç karakter şüphesiz ki Han. Kendisini “Cengiz Han’ın son reenkarnesi” olarak tanımlayan Han, bir yandan sahip olduğu bilgelik ve erdemle Artyom’a rehberlik ederken diğer yandan da taşıdığı soğukkanlılık ve savaşçılık özellikleriyle onu “çakal”lardan koruyor.

“Şimdi bunlara insan mı diyorsun? Hayır dostum, onlar hayvan. Bir çakal sürüsü. Bizi parçalamak istiyorlardı. Ve bunu yapacaklardı. Ama bir şeyi hesaba katmadılar. Onlar çakal olabilir ama ben de bir kurdum. Bazı istasyonlar var ki, orada beni sadece bu adla tanıyorlar.” – Han

Artyom’un Polis’e olan yolculuğu önceden de belirttiğim üzere beklendiği rotada seyretmiyor. Bu da yarattığı evreni biz okurlara tanıtmak isteyen Dmitry Glukhovsky’ye mükemmel bir fırsat sunuyor. Artyom’un yolculuğu esnasında bulunduğu her istasyon, geçmişi ve şu anki hâliyle bizlere aktarılıyor. Böylece daha önce hiç başka istasyona gitmemiş Artyom’la birlikte öğreniyoruz metroyu, ona hükmeden grupları, serserileri, fahişeleri, katilleri, mültecileri…

Rusça istasyon isimleri ve dünyanın en büyük metro ağlarından biri olan Moskova Metrosu‘nun büyüklüğü kafa karıştırabilir fakat kitapların başı ve sonundaki haritalarla birlikte Artyom’un yolculuğu daha anlaşılabilir ve somut bir hâl alıyor.

Gerçekçilik ve Mistisizm

Glukhovsky’nin hayâl gücü ve dünya inşasının yanı sıra takdiri hak eden başka bir özelliği de kalemi. Öyle ki yazar geride bıraktığımız dünyanın belki milyonda biri dahi olmayacak büyüklükteki bir metroyu bütünüyle uçsuz bucaksız bir evren hâline getiriyor bu kitapta ve Artyom ile birlikte okur da kayboluyor metronun karanlık tünellerinde. Dördüncü Reich’taki disiplin ve korku, Hansa’da hissedilen aşağılanma ve yabancılık, Kızıl Hat’tın demir yapısının sahip olduğu soğukluk Artyom üzerinden somut bir şekilde okura ulaşıyor.

Metroyu sarıp sarmalayan çember üzerine kurulu olan ve ticarî gelirden korkunç bir zenginlik yakalayan Hansa Birliği, Stalinist devlet yapısı üzerine kurulu komünist Kızıl Hat, metro dahilinde dengeyi sağlamak amacıyla hareket eden ve bünyesinde sanatçılardan entelektüellere kadar birçok farklı grubu barındıran Polis, insanlığı “anormal” genlerden kurtarmak üzere kurulmuş Dördüncü Reich ve irili ufaklı onlarca istasyon. Kimi bağımsız, kimi bu saydığım devletler kadar nüfuza sahip değil. Hatta bazı istasyonlar var ki varlıkları tamamen şehir efsanelerinden ve nöbet noktalarında anlatılan hikâyelerden ibaret.

Siyasî ayrılıklardan dolayı çizilmiş sınırların yanı sıra metroda yeni bir ticarî sistem de mevcut. Artık para olarak bildiğimiz şey mermi, buna ek olarak da takas mevcut. Domuz çiftçiliğiyle uğraşan bir istasyon, yem karşılığında domuzların dışkısını tarımla uğraşan başka bir istasyona veriyor. Aynı şekilde elektrik üreten bir istasyon, sağladığı enerji karşılığında gıda ve silah yardımı alıyor.

İnsanlık ne kadar metroya tıkılmış olursa olsun, hâlâ bir düzen mevcut. Eskisi gibi istasyonlar arasında kafanıza göre gezemiyorsunuz, belli bir pasaporta ve seyahat belgelerine ihtiyacınız var. Şayet bunlara sahip değilseniz sınır muhafızları tarafından tutuklanıp casusluk suçlamasıyla kendinizi toplama kampında kürek sallarken veya dışkı temizlerken bulmanız işten bile değil. Genel itibariyle insanoğlunun ne olursa olsun birbirini yemeyi bırakmayacağını son derece gerçekçi bir atmosferde okuyucuya sunuyor Glukhovsky. Kitabın insanın içini ürperten temel hammaddesi de bu. Sadece Rusya’da 140 milyon insanın öldüğü bir nükleer soykırım sonrasında dahi insanlar işbirliği yapmak yerine belirli amaçlar doğrultusunda birbirinin başını ezmeye çalışıyor.

Gerçekçi temeller üzerine kurulmuş Metro 2033‘te anlatılanlar bunlar değil sadece. Glukhovsky, mistik ögeleri de son derece rafine bir şekilde kullanıyor kitabında. Öyle ki metronun belirli kısımlarında kimsenin açıklayamadığı doğaüstü olaylar ve fenomenler gerçekleşiyor. Bunun yanı sıra stalkerlar gece yüzeye çıktıkları vakit, yıldızlı gökyüzünün altında onları cezbeden Kremlin‘e bakamıyorlar, çünkü oradaki bir güç onları kendine çekiyor ve sonrasında tüketiyor. Bütün bu yaşananların Tanrı’nın insanlık üzerindeki cezası olduğuna inananlar, metroyu “yaratan” Dev Solucan ve ona inanan yamyamlar. Bu ve bunun gibi tonlarca mistik etmen barındırıyor kitap ve sahip olduğu gerçekçi atmosfer dahilinde mükemmel bir kontrast oluşturuyor.

“Her şey bitti, dostum. Bu noktaya tam olarak nasıl gelindiğini bilmiyorum ama bu kez insanlık iyice zorlandı. Artık cennet yok, cehennem de. Araf da yok. Ruh bedeni terk etti mi -umarım en azından ruhun ölümsüzlüğüne inanıyorsundur- bir daha artık kendine sığınak bulamıyor. Olmayan bölgeyi toz haline getirmek için kaç megatona ihtiyaç olmuştu acaba? Oysa buradaki çaydanlık kadar gerçekti. Her zaman olduğu gibi burada da hasis davranmadık, cennetle cehennemi aynı anda yok ettik. Ve şimdi çok tuhaf bir dünyada yaşamak zorundayız, ölümden sonra ruhun artık neredeyse orada kalacağı, artık değişime uğramayacağı bir dünyada. Beni anlıyor musun? Sen ölüyorsun ama acı çeken ruhun artık değişime uğramıyor, cennet olmadığı için de bir türlü huzur bulamıyor. Bütün ömrünü nerede geçirdiysen, ruhun da orada yaşamaya mahkûm oluyor, yani metroda kalmak zorunda.”– Han

Artılar ve Eksiler

Metro 2033, içerik açısından ele alındığında son derece zengin ve başarılı bir eser. Peki neden? Öncelikle kıyamet sonrası bir dünya oluşturmak başlı başına zor bir işken, Dmitry Glukhovsky bunu metro gibi kapalı ve sınırları belli bir alanda yapıyor. Yani yaşadığımız dünyayı alabildiği en ince detaya kadar alıp metroya sıkıştırıyor. Spiritüel ve mistik ögeler, soğuk ve gerçekçi metro atmosferiyle mükemmel bir uyum içerisinde, bu karışım sırıtmıyor.

Hikâyede kapladığı yerden bağımsız olarak ilginç karakterler de mevcut kitapta. Han başta olmak üzere Şenya, Burbon, Russakov, Fyodor ve Melnik gibi karakterlerle Artyom’un girdiği diyaloglar son derece doğal ve bize yolculuk esnasında tanıştığı bu yoldaşlarını anlatıyor, yer yer derin, yer yer yüzeysel biçimde.

Okuduğu hikâyede vuruculuk bekleyen okurlar içinse mükemmel bir final mevcut. Gerek içerik ve sunum, gerekse işleniş bakımından öyle tatmin ediyor ki son, uzun bir süre etkisinden kurtulamıyorsunuz.

Önceden de belirttiğim gibi kitapta mükemmel bir dünya inşası mevcut; sistemler, devletler, bunların arasındaki ilişkiler, istasyonların durumu, şehir efsaneleri, yüzeyin ne durumda olduğu… Karşımızda yıllardır üzerinde çalışılan bir eser olduğu sadece yaratılan dünyaya bakılarak bile görülebilir.

Gel gelelim kitabın zayıf noktalarına. Bunların en başında karakter gelişimi geliyor. Evet, yazar Artyom‘u bir küre yapıyor ve bizi içine koyuyor, yaşananları onun gözünden görüyoruz, amma ve lâkin okuyucu olarak belirli bir noktadan sonra Artyom’un bazı şeylere tepki göstermesini ve gördükleri karşısında değişmesini bekliyoruz. Nasıl mı? Şu şekilde; Artyom saf bir çocuk, çocukluğundan beri aynı istasyonda, fakat Polis’e olan yolculuğu esnasında sıradan bir insanın hayatında görmeyeceği şeyleri kısa bir süre zarfında görüyor. Birkaç defa başı belâya giriyor ve kiminin mucizevî, kimininse tesadüfî diyebileceği bir şekilde kurtuluyor ya da kurtarılıyor. Fakat Artyom hep aynı; hatta çoğunlukla ölümden döndüğü, yoldaşını kaybettiği durumlarda dahi bir duygu emaresi göremiyoruz onda. Yer yer o kadar göze çarpan bir hâl alıyor ki bu durum, karakter gelişimine önem veren okur açısından sorun yaratabiliyor. Keşke Artyom’un duygu ve düşünceleri istasyonların mermer işlemelerinin onda biri kadar tasvir edilseydi yazar tarafından.

Diğer bir husussa yabancıların info-dumping olarak adlandırdığı bilgi bombardımanı hususu. İncelemeyi yaparken Dmitry Glukhovsky’nin yarattığı evreni ve atmosferi ne denli övdüğüm ortada, lâkin yer ve miktar hususunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Öyle ki Artyom daha VDNKh İstasyonu’ndan çıkmamışken Hansa’dan Kızıl Hat’a, Polis’ten Dördüncü Reich’a kadar her şey alâkasız bir şekilde bize sunuluyor, ansiklopedik bilgi kıvamında hem de. Oysa buraları Artyom ile birlikte keşfetmek, istasyonların tarihçelerini okuyucuyu boğmayacak oranda yine o istasyonun sakinlerinden dinlemek hikâyeye çok daha akıcı bir hava katardı. Çünkü hâlihazırda her grupla o veya bu şekilde temas kuruyor Artyom ve ağır bir tempoda ilerleyen hikâye de buna çok müsait, yani ilk yüz sayfa dahilinde metronun bütün devletlerinin, sisteminin vs. üzerimize yığılması yersiz. Bütün bunlar kitabın akıcılığını baltaladığı gibi bir yerden sonra okurda roman değil de tarih kitabı okuyormuş hissi uyandırabiliyor. Yine de yazarın ilk kitabı olmasından ötürü bu konuda kendisine fazla yüklenemiyorum.

Son olarak değineceğim nokta (ki kimilerinin tercihine göre görmezden gelinebilir) hikâyenin hızı. Altı yüz sayfalık bir kitap bu ve yirmi bölümden oluşuyor. On ikinci ve on üçüncü bölümde hikâyeye hâkim olan ağırlık kırılıyor ve aniden muazzam bir ivmelenme başlıyor; özellikle kütüphane ve sonrasında Artyom’un yüzeyde kaldığı bölümler sizi ensenizden tutup Moskova’nın nükleer bombalarla moloz yığınına dönmüş sokaklarına çekiyor. Oturduğunuz/yattığınız yerde hafifçe hareketlendikten sonra hikâye tekrardan yavaşlamaya başlıyor. Ve son yirmi sayfada her şey olması gerektiği hâli alıyor. Artyom’un yaşadıklarını görüyoruz böğrümüze oturmuş öküz eşliğinde. Artık geç mi dersiniz, zamansız mı dersiniz bilemem lâkin değinilmesi gereken bir nokta. İnsanlığın yok olduğu her metni zevkle olurum fakat her okuyucu aynı özelliğe sahip olmak zorunda değil ve bu yapısıyla kitap, her okuyucuyu kendi atmosferinde kalıcı kılmakta zorlanıyor. Evet, yavaş ilerleyen hikâyede bile bizleri Artyom’un yanında tutan olaylar mevcut fakat pek yeterli değil gibi.

Uzun lâfın kısası, sahip olduğu birkaç eksiğe rağmen bütün olarak bakıldığında vurucu bir eser Metro 2033. Eminim ki günlük temelde Moskova metrosunu kullanan okurlar için daha etkileyicidir hikâye, fakat şu hâliyle bile türü seven okurların gözdesi olabilecek bir kitap.

Küçücük metroda yaşananlar bizlere gösteriyor ki insan için en büyük tehlike ne mutantlar, ne de radyasyon, ama insan, insanın ta kendisi.

Sayfalar: 1 2 3 4
1991 yılında geldiğim bu dünyanın mevcut gerçekliğinden hiçbir zaman memnun olmamam hasebiyle oyunların ve kitapların sonsuz dünyasında yaşarken, her şeyi istediğim şekilde bükebildiğim öyküler yazıyorum. Tarih ve felsefenin yanı sıra insanlığın nükleer savaşlar, durdurulamayan virüsler veya kontrolden çıkan yapay zeka ile intihar ettiği veya karanlığa gömüldüğü eserlere de ilgim ve takdirim sonsuz. Son olarak, George Romero ile başlayan zombi sevdam katlanarak devam etmekte.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Metro: Kıyamet Sonrası Ayakta Kalan Son Kaleye Hoş Geldiniz

Metro 2033’le başlayan dünyaca ünlü post-apokaliptik serinin tüm kitaplarını ve oyunlarını tek bir özel dosyada topladık. Gaz maskenizin filtrelerini ve tüfeğinizin mühimmatını kontrol edin, metroda uzun bir yolculuğa çıkıyoruz!

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün