Ursula K. Le Guin Anısına: Bu Dünyanın Odo’su

Geçtiğimiz yıl ocak ayında kaybettiğimiz büyük usta Ursula K. Le Guin'i, vefatının birinci senesine sayılı günler kala 11. Yıl Şenliklerimize özel bir yazıyla anıyoruz.

“Yaşayan bir beden acı duyar Kuğu; yaşayan bir beden yaşlanır: ölür. Ölüm, yaşamımızın ve tüm yaşamın bedelidir.” – En Uzak Sahil (çev. Çiğdem Erkal İpek, Metis Yayınları, 2013)

Ursula K. Le Guin’i kaybetmemizin üzerinden bir sene geçti. 88 yıllık ömrüne sığdırdığı 22 roman, onlarca öykü, denemeler, şiirler, çocuk kitapları, konuşmalar, atölyelerin ardından 22 Ocak 2018’de Oregon’daki evinde hayata göz yuman Le Guin arkasında yalnızca eserlerini değil; 55 yıllık eşi Charles’ı, çocukları Theodore, Caroline ve Elisabeth’i, 4 torununu, kedisi Pard’ı ve tabii bizleri, yüzbinlerce okuru bıraktı.

Anma yazısı yazmak kolay iş değilmiş. Bir haftadan uzun süredir bilgisayarın başına geçip ne yazacağımı düşünüyorum. Hiç görmediğim, bizden binlerce kilometre ötede yaşamış bir insan hakkında şimdiye dek söylenmemiş bir şey söylememin imkânı var mı? Ursula K. Le Guin’in hayatımdaki etkisini hakkıyla açıklayabilir miyim gerçekten?

Önce hayatıyla başlayalım: Ursula Kroeber 21 Ekim 1929’da Kaliforniya’da doğdu. Babası Alfred L. Kroeber özellikle Amerikan yerlileri üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen oldukça ünlü bir antropolog, annesi Theodora Kroeber ise psikoloji mezunu olmasına rağmen daha sonra antropolojiye merak salıp çoğu Amerikan yerlileri üzerine olan birçok eser vermiş bir yazardı. Ursula, üç erkek çocuğun ardından ailenin ilk kızıydı.

Böyle bir ailede yetişip de okumayı sevmemek mümkün olmasa gerek. Zaten Le Guin de ailenin yazlığının yer aldığı ve çocukluğunun önemli kısmını geçirdiği Napa Vadisi’nden, “Dünyada en sevdiğim yer,” diye bahsediyor, “Gerçek ütopyam,” dediği Hep Yuvaya Dönmek’i de bu yüzden burada kurguladığını söylüyordu. [1]

GÖZ ATIN  Ursula K. Le Guin'den Yazarlık ve Anneliği Bir Arada Yürütmek Üzerine

Üniversitede Rönesans Dönemi Fransız ve İtalyan Edebiyatı okudu, akademik kariyerini Fransızca üzerine ilerletti. Bir öğretmen olacaktı ancak asıl amacı her zaman yazar olmaktı. Babasının verdiği, “Bir yazar olmak istiyorsan başka bir işten geçinmeye yeterli ücret kazan ya da böyle bir ücret kazanan birisiyle evlen,” [2] öğüdünü dinlemekle kalmadı, tüm genç yazarlara da aynı şeyi tavsiye etti. Hatta ekledi: “…para sahibi biriyle evlenemiyorsanız, hiç değilse yeteneklerinizi kıskanacak biriyle de evlenmeyin.” [3]

1953’te Fransa’dayken tarihçi Charles Le Guin ile tanıştı, aynı sene Paris’te evlendiler. Kızı Elisabeth doğana kadar Fransızca öğretmenliği ve sekreterlik yaptı. Tabii bir yandan da yazıyordu. Kendine Orsinya adında bir ülke yaratmış, ilk romanını da burada kurgulamıştı. Ancak çalışmasını gönderdiği editör bu romanı fazla çılgınca bulup reddetti. İkinci kızı Caroline de doğduktan sonra, 1959’da eşi ve iki kızıyla birlikte Portland, Oregon’a taşındılar. Oğlu Theodore burada doğdu ve Le Guin de hayatının geri kalanını burada geçirdi.

1959’da ilk şiiri, bundan 2 sene sonra ise ilk öyküsü yayınlandı. Okurlarla buluşan ilk romanı, 1966’da, 37 yaşındayken Ace Books’un yayınladığı Rocannon’un Dünyası oldu. Hemen ardından da Sürgün Gezegeni ve Yanılsamalar Kenti geldi. Ancak dikkatleri asıl 1968’de yayınlanan Yerdeniz Büyücüsü ile çekti. 1969’da Karanlığın Sol Eli ile Hugo ve Nebula’yı aldı. Artık herkes tarafından bilinen bir yazardı. 1974’te Mülksüzler ile Hugo ve Nebula ile beraber Locus Ödülü de kendisinin oldu. Sadece romanlarıyla 5 Locus, 4 Nebula, 2 Hugo Ödülü aldı; öykülerinin, çocuk kitaplarının ve kurgu dışı derlemelerinin aldığı sayısız ödülün yanı sıra birçok hayat boyu başarı ödülü de kendisine takdim edildi.

Benim Ursula K. Le Guin ile tanışmam ise nispeten kısa bir zaman önce, 2015’in başlarında oldu. Bilimkurgu ve fantazyaya oldukça meraklıyım diye geçinsem de nasıl olduysa adını sık sık duyduğum bu hanımefendinin bir kitabını okumak kısmet olmamıştı. Sonra Mülksüzler bir şekilde önce kitap siparişlerimden birinin içinde, hemen sonrasında ise ellerimde kendine yer buldu.

“Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiç bir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiç bir şeyiniz yok. Hiç bir şeye sahip değilsiniz. Hiç bir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.” – Mülksüzler (çev. Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yayınları, 2013)

Bilimkurgu denince aklına ilk olarak Asimov ve Douglas Adams gelen, anarşizmi hep devlet dilinden dinlemiş benim gibi birinin yaşadığı şaşkınlığı düşünün. Le Guin’in ikircikli ütopyası başka bir zamanda, başka bir gezegende kurgulanmış olsa da bir şey çok tanıdıktı: İnsanlar. Shevek, Bedap, Tirin, Sabul, Takver… İsimleri hala aklımda. Tutkularıyla, zaaflarıyla, istekleriyle o kadar bizdendiler ki hikâye Anarres ve Urras isimli uzak dünyalarda değil de Türkiye’de geçiyor olsa şaşırmayacaktım. Le Guin’in okuduğum sonraki eserlerinde de, ister bir buz gezegeninde geçsin ister ejderhaların kol gezdiği takımadalarda, beni en çok şaşırtan hep karakterleri oldu.

“Hepimiz farklı düzeylerde zorluyuz, çirkefiz. Hepimiz farklı düzeylerde benciliz. Bununla ilgili bir yasa yapamazsınız. Çoğu ütopyayı öylesine sıkıcı yapan şey insanların o kadar iyi olmasıdır… Hepsi iyi kalpli, tatlı, kibar, soylu ve benden daha iyi. Hiç kimse kendisinden daha iyi insanları sevmez. Romancı için de bu böyledir.” – Jane Salughter ile yaptığı röportajdan(çev. M. Tila Sadık, Notos Öykü, sayı 66)

GÖZ ATIN  İsmi Olmayan Şeyleri Yazmak: Bir Ursula K. Le Guin Söyleşisi

Ursula K. Le Guin anlatılmaya değer bir hikâyenin insanlarla ilgili olması gerektiğini biliyordu. Bilimkurgu onun için bize geleceği göstereceği bir ayna değildi; kendi koyduğu koşullar altında bizi, bugünü yeniden yorumlayabileceği boş bir kara tahtaydı. Zaten bir seferinde, yazarın işinin kehanette bulunmak değil de yalan söylemek olduğunu söylemişti. Yeni dünyalar yarattı, çok güzel yalanlar söyledi. Ama biz her seferinde ona inandık ve onu takip ettik.

“Diğer dünyaların, uzay yolculuğunun, geleceğin, hayali teknolojilerin, toplumların veya varlıkların imgelerini ve mecazlarını kullandığı için bilimkurgunun yaşamlarımızla insani bir bağ kurmaktan kaçtığı şeklindeki yargıyı kabul etmiyorum. Ciddiyet sahibi yazarlar tarafından kullanılmış olan bu imgeler ve mecazlar bizim yaşamlarımızın imgeleri ve mecazlarıdır; bizim hakkımızda, varlığımız ve seçimlerimiz hakkında şimdi ve burada başka türlü söylenemeyecek şeylerin meşru bir şekilde kurgu yoluyla simgesel söylenişidir. Bilimkurgunun yaptığı şey şimdiyi ve burayı genişletmektir.” – İçdeniz Balıkçısı (çev. Çiğdem Erkal İpek, Metis Yayınları, 2016)

Le Guin’in anlattıkları anarşizmle sınırlı değildi tabii. Gerçek feminizmin ne olduğunu da onun kaleminden okuduk. Karanlığın Sol Eli’nde çift cinsiyetli bir toplumda aşkın, arkadaşlığın, hiyerarşinin nasıl olabileceğini anlatıyordu. Gerçi Ursula Le Guin’in bütün hayatı, erkek egemen toplumda kadın bir yazar olmanın zorluklarıyla geçti. Ve yaşadıklarını dile getirmekten, sesini çıkarmaktan da geri durmadı hiç.

“İşte istediğin bu benim: Sizin muhakemelerinizi duymak istiyorum. Kadınların sessizliğinden gına geldi. Tüm dilleri konuştuğunuzu, deneyimlerinizi hakikatleriniz, insan hakikati olarak sunduğunuzu, çalışmak üzerine konuştuğunuzu, yaratmak, bozmak, yemek, pişirmek, beslemek, tohumu alıp hayat vermek, öldürmek, hissetmek, düşünmek üzerine konuştuğunuzu; kadınların ne iş yaptıkları; erkeklerin ne yaptıkları üzerine; savaş üzerine, barış üzerine; düğmeye kimin bastığı, hangi düğmelere basıldığı, düğmeye basmanın uzun vadede insan için uygun bir uğraş olup olmadığı üzerine konuştuğunuzu duymak istiyorum. Sizi hakkında konuşurken duymak istediğim pek çok şey var.” – Dünyanın Kıyısında Dans (çev. Seda Ersavcı, İthaki Yayınları, 2018)

Yerdeniz Büyücüsü’nde Çevik Atmaca ile beraber isimlerin gücünü, ejderhalarla nasıl konuşacağımızı, gölgemizle nasıl bir olacağımızı öğrendik. Gölgemiz bizim karanlık tarafımızdı; korkularımız, kızgınlıklarımız, kendimizde sevmediğimiz her şeydi. Le Guin bunları kucaklamamız gerektiğini, kendimizi ancak bir bütün olarak kabul edersek huzura ereceğimizi gösterdi bize.

GÖZ ATIN  Ursula K. Le Guin’in Electronica Albümünü Dinlemiş miydiniz?

Atuan Mezarları’nda kadın olmayı Tenar’ın gözlerinden gördük, En Uzak Sahil’de Ged’in eşlik ettiği Lebannen ile ölümün ötesine seyahat ettik. Omelas’ı gerçekten bırakıp gidebilir miydik, diye sorduk birbirimize. Ursula Le Guin’in bize anlattığı her bir hikaye ayrı bir yolculuk, ayrı bir hayat dersi oldu bizim için. Şimdiye kadar kapağını kapattığımda aklımda soruların olmadığı, bir şeyleri sorgulamadığım bir Le Guin kitabı okumadım. Okuyabileceğimi de zannetmiyorum.

“Bir roman, herhangi bir roman okurken, içindeki her şeyin uydurma olduğunu gayet iyi bilmeli; ama okuma sırasında her kelimesine inanmalıyız. Nihayet kitabı bitirdiğimizde —iyi bir romansa eğer— onu okumadan önceki halimizden birazcık farklı olduğumuzu, sanki yeni bir yüz görmüş, sanki daha önce hiç geçmediğimiz bir sokaktan geçmiş gibi biraz değiştiğimizi görebiliriz. Ama tam olarak ne öğrendiğimizi, nasıl değiştiğimizi söylemek; bu çok zordur işte.” – Karanlığın Sol Eli (çev. Ümit Altuğ, Ayrıntı Yayınları, 2015)

Ursula K. Le Guin’e bir yıl önce veda ettik. Artık yaşayan bir beden değil o. Ama aramızda olmadığını söyleyebilir miyim? Mülksüzler’in başlarında öğreniriz ki toplumun yarısını etkileyip anarşist bir dünya kurmaya iten Laia Odo yüz altmış sene önce ölmüştür aslında, kendisi sayesinde kurulan bu yeni dünyaya ayak bile basmamıştır. Ancak sayfalar ilerledikçe fark ederiz ki Odo’nun bedeni olmasa da düşünceleri Mülksüzler’in her sayfasındadır, kitabın belkemiğidir.

Le Guin de her zaman bizlerle olacak; kütüphanelerimizde, konuşmalarımızda, aklımızın bir köşesinde. Eğer bir kez yazdıklarını okuduysanız, dünyaya bakarken gözlerinizde beliren ışıltıda onun da payı olduğunu bileceksiniz.


[1] Jane Salughter ile yaptığı röportajdan (çev. M. Tila Sadık, Notos Öykü sayı 66)

[2] Steven Robert Allen ile yaptığı röportajdan (çev. ?, https://www.metiskitap.com/catalog/interview/2913)

[3] Kendi sitesindeki Sıkça Sorulan Sorular bölümünden (çev. Sevin Okyay, Notos Öykü sayı 66, http://www.ursulakleguin.com/FAQ_Questionnaire5_01.html)

Son Savaş




1993’te Sivas'ta doğdu. Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği mezunu, ODTÜ Bilim ve Teknoloji Politikası Çalışmaları'nda yüksek lisans öğrencisi. Edebiyatı, sinemayı ve bilgisayar oyunlarını çok sever. Hayatın anlamının Radiohead şarkılarında gizli olduğuna inanmakta, başka dünyalara duyduğu tutku sayesinde yaşamayı sürdürmektedir.

Ursula K. Le Guin Anısına: Bu Dünyanın Odo’su için 2 yorum

  1. Davram dedi ki:

    Aaaah ah. Shevek’e mi yanayım, Ged’e, Tenar’a, o en yaşlı Kalessin’e mi. Yoksa Genli Ai ile Therem Harth Rem Ir Estraven’a mı. Sen ki uzaktan uzağa aşık olduğum tek kadın; gerçekten de Odo’sun ve ben de ayak izlerinden yürüyen Odocu. Ne güzel bir iz bıraktın dünyada. Okuyanın kafasını nasıl da incelik ve zarafetle değiştirdin. Ey kadın! Sana sevgimi, minnettarlığımı ve şapkam elimde, saygımı sunuyorum bir kez daha. Özgürce uçasın bilge ejder…


  2. mit dedi ki:

    Ellerine sağlık Burak, cidden güzel ve okuması keyifli bir yazı olmuş. Bu sabah şöyle bir kontrol edeyim derken bir de baktım ki kendimi kaptırmışım, hepsini bir çırpıda okuyuvermişim :slight_smile: Araya Le Guin’in kendi sözlerinden alıntılar koyman da yazının kalitesini birkaç tık daha arttırmış.

    Alıntılarıyla, hatıralarınla ve kraliçeyi anlatış biçiminle çok sevdiğim, keyifle okuduğum bir yazı oldu. Ellerin dert görmesin.

    Le Guin’i de bu vesileyle saygıyla anıyorum. Ne yazık ki çok kitabını ve öyküsünü okuyabildim. Bu eksiğimi bu yıl kapatabilirim inşallah.


Ursula K. Le Guin Anısına: Bu Dünyanın Odo’su

Geçtiğimiz yıl ocak ayında kaybettiğimiz büyük usta Ursula K. Le Guin’i, vefatının birinci senesine sayılı günler kala 11. Yıl Şenliklerimize özel bir yazıyla anıyoruz.

Başa dönün