Londra Nehirleri

Fantastik Geziler #2 – Dan Brown’ın Roma’sı

"Fantastik Geziler" başlıklı yazı dizimizin ikinci bölümünde yine çok merak edilen yerlerden birisini, Dan Brown'ın Roma'sını keşfediyoruz!

Fantastik Geziler başlıklı bu yazı, böyle mi başlamalıydı bilemiyorum. Ama ben başlangıcımı buradan, Roma fikrinin temelleri atılmadan önceki bir zamandan yapmak istiyorum. Kim bilir belki de benzer durumda olan kişilerin de ruhuna dokunmuş olurum…

2018’in başı ve ben, bu sene o sene diyerek, kız arkadaşıma evlenme teklif etmeye karar vermişim. Tabii benim kafamda bir adamın yapacağı teklif olabildiğince fantastik olmalı diyerek bu özel an için Mısır’ı seçmişim. Napolyon’un, İskender’in, Kavalalı’nın heybeti kafamda… Şöyle bir sıcak çöl rüzgârı… Arkaya güneş batarken alırım piramitleri… Bak derim işte falanca filanca kralların sonsuzluğa karıştığı, firavunların diz çöktüğü bu kutsal topraklarda… Tak çıkarırım yüzüğü… Kız tarafı bir şaşırır filan… Olmadı!

Mısır’ı görmeye dünden razı sevgilimle hemen işlemleri başlattık. Öyle Avrupa gibi çetrefilli bir ton belge istemiyor Mısır. Tek bir olmazsa olmaz belge var, İngilizce olarak kurumda çalıştığıma dair yazı. Nuh diyor, peygamber demiyor müdürüm. Ben okuyamadığım bir yazıya imza atmam… Yahu, benim dilim var, insan kaynaklarında çalışan personelin dili var, senden sonra genel müdür yardımcısı imzalayacak onun dili var… Daha önce farklı bölgelerde, genel müdürlükte bu belgeyi alanlar var… Yok diyor, bizim öyle bir uygulamamız yok. Yabancı dilde yazılmış bir kâğıda imza atmam! Geriye tek bir yol kalıyor Türkçe yazılmış belgeyi tercümanlık ofisinde çevirttirmem. Ben de bu durumu hem gururuma hem de cimriliğime yediremem… Öyle mi öyle… İnatlaştık. Dedim gitmiyorum.

Evde oturmuşum, elimde yüzük, kız telefonda… Dedim böyle böyle Mısır’a gidemiyoruz! Hatun tripli… Elimde hâla yüzük, kafamda deli düşünceler… Duvarda yazılar… Grev! İşçiler kardeş, patron kalleş… Yazı… Müdür vermez, mecbur gene Avrupa’ya gideceğiz o halde çünkü kendisinin ezberden verebildiği tek belge Avrupa belgeleri! İyi ama nereye, kızı nereye götüreceğim de o fantastik teklifi yapacağım? Televizyon… Televizyonda bir adam… Adam bağlamış el arabası gibi bir şeye papazı, atıyor bir çeşmeye… Yüzük, papaz, evlilik, Tom Hanks, çeşme, hayat öpücüğü… Âşıklar Çeşmesi!

İşte her şey böyle başladı bizim için. Dedim ki oğlum çıkart İlluminati’nin o karanlık yollarını, Roma sokaklarında koştur Dan Brown’ın peşi sıra… Finalde de Âşıklar Çeşmesi’nde patlatırım teklifi… İyi mi? İyi… Eh, hadi öyleyse yollara…

Dan Brown’ın Roma’sı

Efendim, okuyan okudu, izleyen izledi, valizler hazırlandı… Şimdi benim gibi Roma’da bu turu yapacak olan arkadaşlar için gitmeden önce halletmeleri gereken, olmazsa olmaz bazı bilgileri aktaracağım. Bunlardan birincisi otel… Zira şehirde haç şeklinde bir yolu takip edeceğimizden (ve biz tren ile başka şehirlere de gideceğimizden ötürü) kendimize konaklamak için Hotel Embassy isimli oteli seçtik. Size de konaklama için tren istasyonuna yakın bir bölgeyi seçmenizi öneririm.

Roma’da Dan Brown’ın ve haliyle esas oğlan Robert Langdon’un peşinden gideceğimiz o meşhur illuminati yolunun haritası şu şekilde:

Görüldüğü üzere Toprak, Hava, Ateş ve Su elementlerinin haç oluşturduğu o meşhur yol bu. Bizim otelimiz bu harita üzerinde “Fire” denen bölge civarında kalıyor. Fire’ın altında kalan gri çizgiler tren istasyonu. Earth ile Fire arasındaki bölgede hem uygun oteller mevcut hem de görülmesi gereken pek çok nokta (İspanyol Merdivenleri gibi) bu ikisi arasında yoğunlaşıyor.

Leonardo da Vinci Havalimanı’na gelip, şayet şehir merkezine (tren istasyonuna) havalimanı otobüsleri ile seyahat edecekseniz, yolda gözünüzü dört açın derim. Zira şehir merkezine çok yakın olmayan bir noktada karşınıza çok ilginç bir yapı çıkacak. Bu yapı aslında Dan Brown rotasında yok. Ancak kendileri İlluminati’nin sembollerinden biri olmayı başarmış ve kendisini görmeyi Roma’da değil de daha çok Mısır’da umacağınız bir yapı olduğundan kaçırmayın derim… Evet, bu bir piramit! Gaius Cestius’a ait olan (ki kendisi senatör ve bir asker olmakla birlikte bir çeşit dini örgüt kurucusuymuş) Cestius Piramidi.

ATEŞ

Otelimize yerleştikten sonra veya tren istasyonunda iner inmez keşfetmeye başlayacağımız ilk yer Ateş bölgesi. Ben yukarıda da belirttiğim gibi lokasyon ve imkânlar nedeniyle turuma buradan başladım. Ancak orijinal metinlerde takip etmemiz gereken yol ve işaret sıralaması Toprak, Hava, Ateş ve Su olmalı. Dilerseniz bu yazıyı okuduktan sonra siz kendi tur rotanızı buna göre ayarlayabilirsiniz.

İlk durağımız Santa Maria Kilisesi. Ancak bu yeri bulmak pek kolay değil! Hemen bir uyarıda bulunayım, es kaza Google Maps açıp Santa Maria Kilisesi aratayım derseniz haritanız boncuk kümesine döner. Roma’da Roma’dan çok Santa Maria kelimesine rastlarsınız. Haliyle bizim tam olarak aratmamız gereken kelime “Chiesa di Santa Maria in Portico in Campitelli” olacaktır! Ne kadarda zarif ve basit bir dil, değil mi?

Mekân dışarıdan bakıldığında oldukça sıradan (aslında tura başlarken bu mu sıradan diyebilirsiniz ama inanın Roma’da öyle şeyler var ki sıradan kalıyor) ve ufak görünse de içi hepimizi yakacak nitelikte. Yanmak mı dedim? Ateş kısmındayız malum…

GÖZ ATIN  Yeni Bir Da Vinci Şifresi Romanı Yolda

İçeri girdiğinizde Cornaro Chapel’i kısmına yönelin. Karşınıza Gian Lorenzo Bernini’ye ait o meşhur heykel “Ecstasy of Saint Teresa” çıkacak. Gian Lorenzo Bernini, Barok tarzında çalışan bir heykeltıraş, ressam ve mimardır. Kendisi bir Ninja Kaplumbağa’ya isim verememiş olmakla birlikte Roma’da ve turumuzda göreceğimiz eserlerin neredeyse tamamına yakının sahibidir. Zaten isimi de film ve kitap boyunca zikredilen bir abimiz.

“Ecstasy of Saint Teresa” ya gelince… Bu eser fazlasıyla şehvetli bulunduğu için Vatikan tarafından pek sevilmemiş. Özellikle Teresa’nın vücut şekli, parmak kıvrımları ve ağız kısmı cinsel bir hazzı sergiliyormuş! Böylece manevi bir kendinden geçiş ile cinsel hazzın birlikteliği söz konusuymuş. Melek, azize ile tanrı arasında bir aracıyken; vücuda yönelmiş olan ok bu manevi hazzın kaynağını oluşturuyormuş ve Vatikan bu tasvirden biraz rahatsızlık duymuş.

Chiesa di Santa Maria in Portico in Campitelli aynı zamanda illuminati cinayetlerinden birinin işlendiği ve kardinalin yandığı o meşhur sahnenin çekildiği yer…

Benim seyahatim sırasında şu sarkan ışıklar yoktu, arka planda kanatlarını açmış melek de yoktu!

TOPRAK

Roma çok büyük bir şehir olsa da dolaşmak bir hayli keyifli. Rota olarak benim verdiğim güzergâhı takip edecek olanlar “Toprak” bölgesine ulaşana kadar farklı güzellikleri görebilirler. Hatta görmeliler. Bu yürüyüş rotası üzerinde Hard Rock Cafe, Villa Borghese, İspanyol Merdivenleri gibi yapıları görmek mümkün. Tavsiyem hem bu yapıları görmeniz hem de fırsat bulduğunuz yerde ara sokaklara dalmanız olacak. Böylece aynı anda birçok güzelliğin farkına varacaksınız.

Rotamıza dönersek, Toprak etabı için tam olarak gitmemiz gereken yer “Piazza del Popolo”.

Piazza del Popolo’ya vardığımızda bizi kuzeyinde park olan geniş bir meydan karşılayacak. Meydanda Roma’nın kurucuları olan iki bebiş, Remus ve Romulus’un kurttan süt emdiği meşhur heykel yer alıyor. Meydanın büyük giriş kapısının solunda “Basilica Parrocchiale Santa Maria del Popolo” bazilikası bulunuyor. (Evet gene Santa Maria).

Daha nokta atış bir tarif için Leonardo da Vinci Müzesi’nin hemen yanı dersem, sanırım taşlar yerine oturur. Basilica’ya giriş yaptığınızda solunuzda küçük bir oda kalacak. Buranın adı “Capella Chigi”. Şapelin içine girdiğinizde tepeden tırnağa İlluminati’nin kucaklamasına tanık olacaksınız.

İtalya özellikle 13. yüzyıl sonlarından itibaren Medici Hanedanlığı gibi güçlü aileler çıkarmış bir ülke. Farklı bölgelerde farklı ailelerin himayesi söz konusu ama bunları mafya ailesi gibi düşünmemek lazım. Bunlar siyaset ve ticaret ile uğraşan aileler oldukları gibi özellikle Rönesans döneminde pek çok sanatçıyı ve sanat eserini himaye altına alan aileler.

Chigi ailesi de kökeni 13. yüzyıla dayanan köklü ailelerden biri. Aile tarihinde bir de papa çıkarmış; asıl adı Fabio Chigi olan Papa VII. Alexander…

Bulunduğumuz şapel, işte bu ailenin finanse etmesiyle Rafael tarafından yapımına başlanmış. Ancak Rafael öldüğünde Bernini tarafından tamamlanmış.

Şapele girdiğimizde ilk olarak dikkatimizi yerdeki büyük sembol çekiyor. Yere dikkatle bakın (ya da bakmayın zaten o sizin dikkatinizi çekecektir) kalkan tutan kanatlı bir iskelet göreceksiniz.

Resimde iskeletin tuttuğu kalkanda ailenin arması mevcut. Kırmızı zemin üstüne sarı tepe gibi olan şeyler ve yıldız ailenin logosu ama mavi zemin üzerindeki ağaç neyi sembolize ediyor bilmiyorum. Alt tarafta yazan “Mors AD Caelos” cennete ölüm yoluyla gidilir gibi bir anlam taşıyor. Ölüm meleği olan iskeletin aile kalkanı arkasına sığınması ailenin ölüm üzerindeki zaferini sembolize ediyor-muş. Bakalım ediyor mu?

Yerden kafayı kaldırıp, karşımıza bakınca ikinci dikkat çeken şey olan piramit şeklinde bir duvar kabartmasını görüyoruz. Bu şey Agostino Chigi’nin mezarı. Agostino, Rönesans döneminin ünlü bankerlerinden biri, hatta dönemin açık ara en zengin adamı. Sanatı ve sanatçıyı koruyan biri… Tüm Chigi ailesinde olduğu gibi işinde gücünde bir insan.

Tabii bu güzide ailenin bazı karanlık, gizemli yanları da var. Piramit mezarından da bu durum kolayca anlaşılabiliyor.

Ölüm ve zafer işine gelince… Şapelin yapımı henüz tamamlanmadan Agostino ölüyor. Aynı yıl yapım işine başlamış olan Rafael de ölüyor. Agostino’nun kardeşi işi üstleniyor ama 6 yıl sonra şapel daha tamamlanmamışken o da ölüyor. Rafael dâhil, kimin neden öldüğü de bugün halen belli değil…

Bu iki güzide eseri bitirdikten sonra başımızı bu defa piramidin solunda yer alan bir heykele çeviriyoruz. Eserin adı “The Habakkuk and The Angel” ve tabii ki, yine Bernini tarafından yapılmış. Roma’da antik dönem hariç bir heykel ya da anıta bakarak millete hava atacaksanız, “Abi bunu Bernini yapmış,” deyin. Yüzde doksan tutturursunuz.

The Habakkuk: “Burdan mı gardaş?”
The Angel: “Yok, aha buradan gideceksin!”

Bize gizli yolu gösterecek olan gizemli eserin karşısında gururla dikilip, “Kardeş Illuminati yolu ne tarafta?” diye soruyoruz. Malum iki yol var! Habakkuk bir yönü melek ise başka bir yönü gösteriyor bizlere… İyi ama hangisi? O esnada hemen Bay Langdon’a dönüyoruz ve Robert Langdon’ın Vatikan gizli arşivlerinden çaldığı kâğıda bir göz atıyoruz.

GÖZ ATIN  Dan Brown'dan Büyük Bağış: Yüzlerce Yıldır Saklı Kalmış 3.500 El Yazması İnternete Geliyor!

Kâğıt “Melekler sizi yüce arayışınıza yönlendirsin” dediğinden, ikinci sunak olan “Hava”ya ulaşmak için meleğin gösterdiği yoldan gideceğimizi anlıyoruz. Yön bizim için doğru yön olmuş oluyor. (Bizim rotamızda Hava üçüncü durak olacak doğru rotanın Toprak, Hava, Ateş ve Su olduğunu bir kere daha hatırlatalım)

HAVA

Hava sembolü için Piazza del Popolo’dan yola çıktığınızda iki seçenek mevcut olacak. Bunlardan biri Tiber Nehri üzerinden geçen Ponte Regina Margherita Köprüsü. Diğeri ise yine aynı nehir üzerinden geçen Sant’Angelo Köprüsü. Sant’Angelo Köprüsü direk olarak Sant’Angelo Kalesi’ne, yani kitap ve filmin düğümünün çözüldüğü, Illuminati’nin gizlice buluşmalarını yaptığı yere gidiyor. Bana kalırsa ilk köprüden geçip “Hava” bölgesine ulaşmak ve dönüşte Sant’Angelo üzerinden “Su” bölgesine gitmek daha makul bir rota olacağından bu yolu izliyoruz.

Yola koyulmadan işinize yarayacağını düşündüğüm bir itirafta bulunmak isterim. Ben ilk gün rota olarak Ateş-Toprak ve Su bölgelerine uğradım. Hava bölgesindeki sembol Vatikan’da bulunduğu için bu bölgeyi diğerlerinden bağımsız olarak başka bir gün dolaştım. Vatikan hem Dan Brown için ayrı bir yere sahip olması hem de Roma gezginleri için tahmin ediyorum ki kaçırılmaması gereken yerlerden biri. Ancak içeri girmek hayli zor. Zira tüm Vatikan’ı gezecekseniz, ki bence gezin, içeri belli sayıda adam alındığından kuyruğa giriyorsunuz. Hayatımda hiçbir yer için demedim ancak burası için özellikle tavsiye ederim, biletinizi mutlaka internetten ve geçiş öncelikli bilet olacak şekilde alın. Sabah 9 da açılan kapılar için 7 de Vatikan’a gittik.

İki tip sıra var; normal sıra ve geçiş öncelikli sıra.

Normal sırayı geçtim geçiş öncelikli sıranın bile hatırı sayılır bir kuyruğu var (Sabahın o saatinde 500 metreye varan öncelikli geçiş kuyruğundan bahsediyorum). İşte bu sebeple, öncelikli bilet artı sabah olabildiğince erken bir saatte gidilip sıraya girilmesi şiddetle tavsiye olunur.

Tabii ki size burada uzun uzun Vatikan’ı anlatıp yeterince uzun olan yazımı daha da uzatmayacağım. Ancak Vatikan’a girmişken Sistina Şapeli’ni ziyaret edip, tavanda yer alan Michelangelo’nun “Tanrının Eli” olarak bilinen Adem’in yaratılış sahnesine bakmayı unutmuyoruz. Adama enayi derler 🙂

Vatikan’da Rafel’in de pek çok eserinin olduğunu hatırlatalım…

Sistina Şapeli’ni gezdikten sonraki durağımız bir kitap kapağı… Şapelden dışarı çıktığınızda yol ikiye ayrılacak. Biz alanda fazla bir açıklama olmadığı için doğruca bazilikaya gittik. Ancak bir de heykel galerisi gibi bir yer mevcut. Şimdi siz bana ne galeriden diyebilirsiniz ama bir kez burayı es geçerseniz bir daha geri dönüp girme şansınız olmuyor. Burası adını bilmediğimiz ama kız arkadaşımın en çok görmeyi istediği yerlerden biri. Biz buranın girişini kaçırınca Vatikan’daki görevlilere yalvarmak zorunda kaldık. Neyse ki İtalyanlar anlayışlı adamlarmış ki bizi kapılardan ters geçirerek bu yeri görmemize izin verdiler. Peki, bu yer neresi?

Burası Brown’ın Origin kapağına ilham kaynağı olmuş olan o meşhur merdivenler… En aşağıda, solda kafayı kaldırmış yukarı bakan ve buraya ne kadar harç gitti ki diyen kişi ise benim…

Sıra geldi en önemli yerlerden biri olan San Pietro yani Aziz Petrus Bazilikası’na. İçerisi muhteşem! Mekânı tamamen gezdikten sonra, çatıya çıkmanızı ve manzaraya bir göz atmanızı öneririm. Her ne kadar filmdeki Papa gibi halkı selamlamıyor olsanız da ona yakın bir deneyim yaşayacağınızı garanti edebilirim. Ayrıca bulunduğunuz yerde Papa ayaklarınızın altında kalıyor. 🙂

Peki, bu kadar mı? Hayır bitmedi…

Evet, Vatikan’a girdik, şapelleri, bazilikaları gezdik, sanat eserlerine baktık ve sıra geldi rotamızın asıl hedef noktasına. Yukarıdan baktığımızda ortası yuvarlak olarak gördüğümüz o meydan St. Peter’s Square olarak geçer. Buranın tasarımı da hiç şüphesiz, kayıtsız şartsız, doğal olarak, sahiden ve tabii ki Bernini’ye ait. Aşağı indikten sonra bu meydana çıkın ve büyük obeliskin etrafında gezinmeye başlayın. Zeminin sekiz farklı alana bölündüğünü göreceksiniz.

Soru şu kaç çeşit rüzgâr var? Sekiz… Yere bakarak gezdiğiniz zaman her bir rüzgârın yani “ponte”nin bir gravürü olduğunu fark edeceksiniz. Bizim bulmamız gereken ise “West Ponte”.

West Ponte bize üçüncü yeri yani yazımın başında anlatmış olduğum “Ateş” in bulunduğu yönü gösterecek. Bizim aksimize Langdon koştur koştur o bölgeye gidecek ve ateşlerin içinden kardinali kurtarmaya çalışacak. Yapacağımız gezide rotaya ve kitaba sadık kalsaydık Ateş, Su diye gidecek Su aşamasından sonra ise tüm olayların çözüldüğü Castel Sant Angelo’ya gelecektik. Sonrasında da yeniden Vatikan’a dönüp Camerlengo’yu deşifre edip haklayacaktık. Ama zaman ve ekonomiklik açısından biz Vatikan sonrası rotamızı direkt olarak Castel Sant Angelo’ya çeviriyoruz.

Castel Sant Angelo, Dan Brown’ın “Melekler ve Şeytanlar” adlı kitabında ve filminde büyük bir rol oynayan Vittoria Vetra’nın esir tutulduğu ve Langdon’un katil Bay Gray’i (Hassasin) öldürdüğü yer. Namıdiğer Illuminati’nin gizli buluşma yeri olan “Aydınlanma Kilisesi”. Burada doğrudan Vatikan’daki papa odalarına açılan bir yeraltı tünelini gizliyor ki Langdon da buradan dönüş yapmıştı.

GÖZ ATIN  The Guardian Açıkladı: 21. Yüzyılın En İyi 100 Filmi

Castel Sant Angelo’nun en tepesinde kılıcını aşağı doğrultmuş olan bir melek yer alıyor ve önünde de ünlü Melekler Köprüsü bulunuyor. Bu köprüden geçerken kitaba ve filme ilham kaynağı olmuş melek tasarımlarını görebilirsiniz.

Melekler Köprüsü’nü geçip Pantheon’a doğru ilerlemeye başlıyoruz.

Pantheon, içerisinde Rafael’in mezarının da bulunduğu, Antik Roma döneminden kalan, devasa bir tapınak. Boyutu, yuvarlak yapısı ve çatısındaki boşluktan içeri sızan ışık ile göz kamaştırıyor. Buraya uğramışken Rafael’in mezarına bakmadan geçmeyin. Malum biz bir illuminati turundayız. İlluminati demekte efendim karanlık güçler olsun, bilim olsun, dünyayı yönetmek, doğaya hâkim olmak falan filan… Bir bakalım Rafael’in mezarında ne yazıyor?“Rafael burada yatıyor; yaşarken kendisini geçeceğinden korkan doğa da, şimdi ölmekten korkuyor.”

Aslında Pantheon bu turun en en en başlangıcını oluşturması gereken yer. Filmin daha henüz başlarında Vatikan arşivlerine ipucu arayan Robert Langdon, Galileo’nun “Diagramma della Verita” adlı eserine bakıyordu ve şu söz dikkatini çekiyordu. “Şeytan gözlü toprak Santi kabri, Roma’da ara mistik öğeyi…”

Mistik öğe… Mistik öğe… Nerede acaba bu?

Kitabın Santi’nin kabri dediği şey işte tam da bizim ziyaret etmiş olduğumuz bu mezar. Çünkü Santi, aslında oldukça tanıdık biri. Robert Langdon’un bizi aydınlattığı gibi Raffaello Sanzio da Urbino, kısaca Rafael!

Langdon olayların başlangıç yeri olarak Pantheon’u görüyor. Hatta tam tepemizde, çatıda yer alan deliğin de şeytanın gözü olduğunu düşünüyor.

SU

Pantheon’u arkamızda bırakarak güneye, gizemli yolumuzun son noktası olan “Su” bölgesine doğru yürüyoruz. Bu bölgede arayacağımız yapıyı bulmak çok kolay zira kime sorsanız size “Fontana dei Quattro Fiumi” yi gösterir. Piazza Navona’da (Navona Meydanı) yer alan bu söylemesi hayli güç esere biz Türkçede “4 Nehir Çeşmesi” diyoruz. Artık ben yazmayayım siz tahmin edin bu çeşmeyi kim yapmış? Baş harfi “B”.

Çeşmeye geldiğimiz zaman bizi yine uzunca bir obelisk ve altında yer alan türlü güzel heykelcikler karşılıyor. Obelisk’ in tepesinde bronz bir kuş var, bu kuşa iyi bakın. Ağzında küçük bir dal tutan bu kuş, başıyla Aydınlanma Kilisesi’ni işaret ediyor…

Şimdi, dananın kuyruğunun koptuğu, susadım çeşmeye inmez olsaydım diyeceğimiz kısma gelirsek… Bu çeşme aynı zamanda kitap film çatışması yaşayan “abi sinemada kitabı çarpıtıyorlar”, “kitapta böyle değildi” diyenlerin sembolü haline gelmiş yerlerden biri! Evet, burası, yani dört nehir çeşmesi, kitapta boğulan kardinalin, filmde Langdon’un hayat öpücükleriyle kurtarıldığı yer…

Sahnenin çekildiği kısım, “The river God Ganges” adlı heykelin ayaklarının altı…

4 Nehir Çeşmesi ile birlikte 4 Kutsal sembolü ve Roma’da ki illuminati yolculuğumuzu tamamlamış oluyoruz. Ancak ben halen olayı bitirmiş değilim. Zira benim tamamlamak üzere yola çıktığım ve halen tamamlamadığım bir görevim var!

Robert Langdon (esas oğlan) karizması ile Vittoria Vetra’nın (esas kız) elinden tutuyor, sokakların arasından Aşıklar Çeşmesi’ne doğru koşuyorum. Ve mutlu son…

BİTİRMEDEN ÖNCE…

Yazı dizimi noktalamadan önce Roma’ya gidecek olan ve özellikle bu turu da yapmak isteyen arkadaşlar için bir iki ilave önerim olacak.

Gördüğüm pek çok büyük başkent içerisinde Roma, tarih tutkum sebebiyle ayrı bir yere sahip oldu. Şehir gerçekten çok büyük ve gezginlere 24 saat hizmet edecek eserlere, yapılara sahip. Sadece Dan Brown turunun Vatikan ile birlikte 2 gün tuttuğunu hatırlatarak (rota üzerinde gördüğümüz yerler de vardı) planınızı buna göre yapın derim.

Bir de ufak not. Romaya gidecek olan biri 5 dakikasını internete ve arkadaş önerilerine ayırarak en lezzetli pizzacıları ve makarnacıları bulabilir… Ancak ben size evlilik teklifini kutladığım bir restoranda yediğim çok az kişi tarafından bilinen Romanın geleneksel bir lezzetini tavsiye edeceğim.

Rotanız üzerinde Pantheon ya da Dört Mevsim Çemesine doğru giderken Pasquino caddesine uğrayın. Burada yer alan mekanın adı “Cul De Sac”. Bu restoran İtalyan ev yemekleri yapıyor. Size önereceğim yemeğin adı ise “Coda” yani domates soslu ve kereviz saplı dana kuyruk sokumu… Roma’nın sıradan halkı ete para yetiştiremediği dönemlerde bu harika yemeği bulmuş.

Tadı haşlamaya benziyor ama domates sosuyla birlikte (ki Roma’da domates sosu bir onur meselesidir) inanılmaz bir lezzete dönüşüyor.

Yukarıda görmüş olduğunuz harita ise benim tur rotam.
Yeşil Ev ve Tren: Otel ve Tren İstasyonu
Mavi ve Pembe: Dan Brown rotasını ve tarihi alanlar
Mor: Restoranlar

Tabii burada isim yazmadığı için ne nerede anlamak pek mümkün değil. Bu haritayı Roma’da görülecek yerler ve restoranlar arasında nasıl bir yoğunluk var anlamanız için paylaştım. Üstelik hemen hemen her ara sokakta burada işaretlemediğim bir güzellik karşınıza çıkıyor. Düşünün ki yazıda size Kolezyumdan, Tarihi Roma harabelerinden ve Pompei’den bahsetmedim bile)

Sizlere tavsiyem bu şehir için 5 ila 7 gün ayırmanız ve gitmeden önce beni bulmanız 🙂

Herkese macera dolu iyi geziler…

* * *

Fantastik Geziler #1 – J.R.R. Tolkien’in Peşinde Oxford




1987 yılında, Ankara’da, bankacı bir anne ve mühendis bir babanın oğlu olarak doğdum. Çocukluk dönemim köy enstitüleri mezunu, öğretmen bir anneanne ve müfettiş bir dedenin ellerinde geçti. Ergenlik yıllarına kadar 90’ların televizyon kültürüyle büyüdüm. Ortaokul yıllarında Türkçe dersi öğretmenimin zorunlu olarak yaptığı okuma derslerinde J.R.R. Tolkien’in eserleriyle tanıştım. O zamandan itibaren de fantastik kurgu kitapları hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu. Bu kitapları daha sonra bilim kurgu, korku ve tarih kitapları takip etti. Özellikle J.R.R. Tolkien ve H.P. Lovecraft’ı akıl hocalarım olarak görüyorum ve hayallerimi bu iki güzel insana borçluyum.

Fantastik Geziler #2 – Dan Brown’ın Roma’sı için 5 yorum

  1. Mukkemmel bir calisma, Dan Brown’un izinden bu kadar ayrintıli gitmek cok muazzam bir sey.


  2. erce dedi ki:

    Begenmene sevindim. Tesekkur ederim.Darisi basina diyelim artik :blush:


  3. Agape dedi ki:

    Selamlar,

    Öncelikle Mısır için geçmiş olsun diyerek başlayayım ama asıl önemli olan diğer mevzu. Dan Brown bahane evlilik teklifi şahane. Hayırlı olsun efendim. Umarım mutlu ve güzel bir evliliğiniz olur.

    Roma’ya gelecek olursam bayıldım. Resimler biraz az geldi tabii. Daha çok görmek isterdim ama Roma ciddi anlamda izlediğim kadarıyla dolu dolu bir şehir. Kafanızı nereye çevirseniz hayran kalacak bir sürü şey oluyor. Çok güzel bir yazı olmuş gerçekten. Sanırım takip ettiğim en uzun başlık diyebilirim. :smiley: Sıradakini merakla bekliyorum.

    Roma’yı kim yaktı diye sormak yerine artık Roma’yı kim yaptı diye sormalı demek ki. :rofl:


  4. Bu yazıyı kopyalayıp saklayacağım. Olur da bir gün Roma’ya gidersem epeyce yararı olacaktır.


  5. erce dedi ki:

    Tesekkur ederım. Umarim yolunuz duser…


Fantastik Geziler #2 – Dan Brown’ın Roma’sı

“Fantastik Geziler” başlıklı yazı dizimizin ikinci bölümünde yine çok merak edilen yerlerden birisini, Dan Brown’ın Roma’sını keşfediyoruz!

Başa dönün