in ,

Vicdani Okuma Reddi: Okumak ya da Okumamak, Yeni Meselemiz Bu

Edebiyat dünyamızda yerli bir MeToo Hareketi’ne dönüşen taciz ifşaları, okura yeni bir kavram tanıttı: Vicdani okuma reddi. Eser ve yazarı birbirinden ayırmak mümkün mü?

Vicdani Okuma Reddi

Eser mi yazardan çıkar, yazar mı eserden? Kalem bir kez sırrını kâğıtla paylaştı mı artık yazılan kelimeler üzerinde hak iddia edebilir mi bir daha? Özellikle 20. yüzyıl edebiyat teorileri kulağınıza biraz olsun çalınmışsa bu sorularına aslında yeni meseleler olmadığını fark edeceksinizdir. Yeni olan, yakın gündemimizde patlak veren ve sayısı gün geçtikçe artan, yazarlarımızla ilgili sansasyonel haberler. Ne yazık ki haberlerin içeriğinin ve konusunun da ülke gündemimizde çoktandır manşet olduğunun pekâlâ farkındayız: Taciz, karşı cinse saldırı; cinsiyet boyutunun da ötesinde, bir başka insanın vücut bütünlüğüne kasıt veya saldırı.

Maalesef son on yılda bu suçun örneğine sayısız kez rastladık ve bu sıklık, artık benzeri olayların sansasyonel olma eşiğini de sarsmaya başladı. Taciz suçlarının başına “yine” ifadesinin gelmesi, durumu normalleştirmese de toplumun bakış açısında “zaten beklenen bir potansiyel” hâline getirdi. Tüm bu sosyal yaralar bir yana; kimi zaman toplumun kimi zamansa saf estetiğin sesi olan sanatçılarımızın adı bu kez fail sahnesinde anılmaya başlayınca durumun farklı bir boyutu da ortaya çıktı. Yazarlarımız hakkında sesi gittikçe yükselen iddiaların sayısı artadursun, okuyucular da aynı hızla ikiye ayrılmaya başladı: Yazarcılar ve Eserciler. Bu ayrımı gündem çerçevesinde değerlendirmeden önce iki kavramın da edebiyat teorisinde nasıl tanımlandıklarını açıklamak gerekir.

Yazarcılar ve Eserciler

Eserin sanatsal değerini yazarcı temelli bir bakış açısıyla değerlendirmeyi tercih eden okuyucular, eser doğduktan sonra -yani yazar son noktayı koyup cümlelerini tamamladıktan sonra- dahi yazar ve eser arasındaki plasentayı hiç koparmaz. Onlara göre yazarla eseri arasındaki bu organik bağ, eseri değerlendirmede temel alınmalıdır. Çünkü her eser; yazarın yegâne kişiliğinin, tarihinin, yazım aşamasında yaşadığı tüm psikolojik, zihinsel, ruhsal sürecin ürünüdür. Bu anlamda hiçbir zaman yazardan bağımsız, salt bir metin olarak değerlendirilemez. Metinsel özerkliğini aldıktan sonra bile yazarın sonraki hayatından, tarihsel değişiminden etkilenir; bir bakıma yazarla bütünleşmiş ve ancak onunla anılabilen bir varlıktır.

Eserci temelli bakış açısında ise, tıpkı Fransız felsefeci ve edebiyat eleştirmeni Roland Barthes’ın meşhur makalesinin başlığında olduğu gibi “Yazarın Ölümü” gerçekleşir. Yani eserle yazar arsındaki bağ organik değil, yalnızca yazım sürecinde ortaya çıkıp eserin tamamlanmasıyla birlikte son bulan bir bağdır. Yazar, noktasını koyduğu bir eser üzerinde hak iddia edemez artık; eser, metinsel özerkliğini kazanmıştır bir kere. Yazarın yaptıklarından, kişiliğinden, tarihinden bağımsız, salt bir metin olarak değerlendirilmeli ve eleştirilmelidir. 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan bu görüş, yapısalcılık adıyla edebiyat teorileri arasında yerini almıştır.

Yapısalcı yaklaşıma göre eserin değeri, yazarın olumlu veya olumsuz davranışlarından ve dinamik kişiliğinden etkilenmez. Ancak sonraki yüzyıl, doğrudan “metni” bir ürün ve biricik özne olarak ele alan yapısalcı görüşü yıkmaya başlamıştır. Post-yapısalcılık adını alan yeni görüş, eserin anlamlandırılmasında ve değerlendirilmesinde hem yazarın hem de okuyucunun eserle girdiği diyaloğu, ikili bağı temel alır. Bu bakımdan anlam, metnin okuyucudan veya yazardan bağımsız olarak haiz olduğu bir töz değil, ancak okuyucunun dimağında tanınırlığı ve geçerliliği olan, buna göre şekillenen ve öznel anlamlar kazanabilen değişken bir oyun sürecidir. Bu nedenle her eser, bir merkeze bağımlı olmaksızın okuyucunun o anki ruhsal-zihinsel yapısına göre yeniden ve defalarca anlamlandırılabilen bir yapıdır. Gelgelelim bu iki görüş çerçevesinde eseri değerlendirmedeki farklılıklar, eser etiği konusunu gündeme getirir. Eser hakkında hükmü verecek olan kimdir?  Yan yana gelen kelimelerin estetik değeri mi, onları oldukları biçimde yan yana getiren yazarın kendisi mi?

Yazarın Eserleri, Eserin Yazarları  

Elbette edebi eserleri daha sistematik ve teorik temellerle değerlendirmek eleştirmenlerin uğraş alanı. Dolayısıyla biz okuyucuların değerlendirmelerinde eserle veya yazarıyla girilen duygusal bağın etkisi yadsınamaz. Kişiliği sevilen bir yazarın eserleri de objektif değerlendirmelerden bir nevi muaf sayılır okuyucunun gözünde. O “ne yazsa okunur” ve estetik ölçüleri dikkate alınmaksızın her eseri kıymetlidir. Kişisel hayatında okuyucunun dünya görüşüne ters düşen bir yazarsa kalemiyle kuş tutsa dahi “okunurluğu yoktur”. Eseri bu anlamda yüceltme veya öldürme kudretini kendinde gören okuyucu, bir bakıma eserin kaderini tayin eden bir yazar hâline gelmiştir. Okuma sürecine kaçınılmaz olarak dâhil olan okuyucu psikolojisi nedeniyle böylesi bir dinamik ilişki elbette yadsınamaz.

Öte yandan pek çok eser, sırf okuyucunun nesnel değerlendirmesi uğruna yok görülmüş, değeri düşürülmüş yahut hiç okunmamıştır. Yazarın kişisel yaşantısı, toplumsal değerlerle veya okuyucunun bizatihi görüşleriyle uyum sağlayamadığı anda eserleri de yazarın etiketine hapsolmuş, metinsel değerleri tartışılmamıştır bile. Bir bakıma kurunun yanında nice yaş da yanmıştır. Bunun yanı sıra hemen her ülkenin tarihinde siyasi suçlu kabul edilen yazarların eserlerinin yasaklandığı dönemler yaşanmış, yaşanmaktadır. Bu noktada yazarın eserleri, eserin yeni yazarları tarafından yargılanmış ve bir zamanların çok sevilen metinleri, yazarlarının tarihiyle damgalanarak ele alınmaz hâle gelmiştir. Yazarların giydiği hükümlerin bedelini eserler ödemiştir. Yazarın kişisel tarihinde “kötü” olarak nitelendirilen her olay, yazara yöneltilen tüm suçlamalar, eserlerini okumayı da aynı nitelikte bir suç kılmıştır. Eseri okumakla yazara destek olunduğu görüşü, suçlu kabul edilen yazarların eserlerini okuyanları da suç yancısı ilan etmiştir.

Elbette bu durum değerlendirilirken eserlerde yazılanların, insanları başka bir kimsenin vücut bütünlüğüne zarar vermeye teşvik edici nitelikte olup olmadığı muhakkak göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak bu yargılamadan aklanan eserler, yazarlarından bağımsız olarak yaşatılmalı mıdır? Yoksa vicdanen eseri okumayı reddetmek, etik anlamda daha mı kabul edilebilir?

Vicdani Okuma Reddi

Gerek ülke gündemine gerekse evrensel sanat ve edebiyat gündemine baktığımızda yazarlar hakkında gittikçe artan siyasi veya toplumsal suç iddiaları, bizlere vicdani okuma reddi kavramını getirmiş oldu. Başta da değindiğimiz üzere, okuyucularımızın bir kısmı vicdani temellerle yaklaşarak bu iddialara konu olan yazarlarımızın eserlerini de onlarla beraber silme kararı aldı. “Böyle birinin eserini okumak”, onlar için etik anlamda kabul edilebilir bir şey değil, aksine bahsi geçen suça verilen bir destek olarak görüldü. Vicdani okuma reddi ile eserleri bundan böyle değerlendirmeye almak istemeyen yazarcı okurlar, bu davranışlarıyla etik değerlerin estetikten üstün olduğunu savundu. Ayrıca iki farklı değer alanının, birbirinden bağımsız olamayacağını da ortaya koydu.

Duruma eserci yaklaşan diğer okur kesimi ise haklarında suç iddiası bulunan yazarları tasvip etmemekle beraber eserlerin estetik değerlerinin, bu iddialardan etkilenmeyecek bir alanda olduğunu ifade etti. Onlara göre yazarın yaptığı ile yazdığı arasında duygusal bir bağ kurmak, eserin metinsel değerini öznelliğe indirgemek ve gerçek değerine ulaşamamak anlamına geliyordu. Dolayısıyla eseri metinselliğiyle, yazarı kişiselliğiyle, fakat her iki durumu birbirinde karıştırmadan kendi alanında değerlendirmek gerektiğini söylediler.

Bu bağlamda vicdani okuma reddi hem esere yapılan bir haksızlık hem de toplum ve insan değerlerini her şeyden üstün tutan bir erdemdir. Birbirine tamamen uzak iki ayrı kutupta yer alan bu değerlendirme, pek çok okuyucunun da bugün içinde bulunduğu ikilemi anlatıyor. Bir zamanların en çok sevilen eserleri, yazarın suçunu üstlendikleri anda okuyucuya yabancılaşıyor. “Aynı satırları bir daha nasıl okuyabilirim?” ve “Yazarın suçlu zihni/niyeti, bu satırlarda da dolaşmış mıdır?” endişeleri, okuyucunun değerlendirme ve eleştirilerini de hepten değiştiriyor. Eseri sevmek ve yaşatmak ile yazara düşman olmak arasında bocalayan okur, sağlıklı bir eleştiri ve yargıya da ulaşamıyor. Peki, bu çıkmazın içinde nasıl bir okuma yolu bulmalı?

Okumak ya da okumamak, işte yeni meselemiz bu. Sizler edebiyat gündemimize art arda düşen haber sonrasında nasıl bir okur yolu izliyorsunuz? Görüşlerinizi Kayıp Rıhtım Forum’da bizimle paylaşabilirsiniz.

Oyla!

Rabia Elif Özcan

1995 yılında, dünyaya ilk defa dokunduğundan bu yana okuyor gözlerim, ellerim, kulaklarım ve hislerim. En çok doğayı okuyorum, sonra müziği, renkleri; ve edebiyat okuyup çeviriler yapıyorum, başka gözlerin bakışlarına dokunabilmek için. Dimağımın heybesinde biriktirdiğim kelimelerden masallar fısıldıyorum. Hayatı satır aralarına katık ediyorum; yağmurlu gökte vicdanı arıyor, mum ışığında güneşi buluyorum. Sabah günümü aydın eden kahve kokuları gece gözüme uyku sürüyor. Küçücük bir kutuda azıcık yaşıyorum, yetinmekle doyuyorum.

2 Yorum BULUNUYOR


  1. Avatar for galeme galeme dedi ki:

    Bu tarz şeylere takılan okuyucuların bence net bir çizgisi olmalı. Ya tamamen karşı çıkılmalı ya da bütün eserleri, eser sahiplerinden ayrı düşünmeli.

    Aksi halde “Bu adam tacizciymiş öyleyse kitaplarını okumayayım ama katil ve tacizci olmasına rağmen Yılmaz Güney’i okuyabilirim çünkü geçmişte oldu. :blush:” gibi oluyor.

    Hasan Ali Toptaş ve Yılmaz Güney sadece bir örnek bu arada.

    Ben eserleri biraz bağımsız değerlendiriyorum. Alfred Hitchcock filmlerini izlemeyi bırakmam yani.

  2. Avatar for asfgdjh asfgdjh dedi ki:

    Açıkçası yazar ve eser bağımsız değerlendirilemez kanaatindeyim ben. Bir yazarın ırkçı, cinsiyetçi, tacizci vb olduğunu öğrenince istemsizce benim gözümde değeri düşüyor. Okurken eski aldığım tadı alamıyorum.

    Tabi yine de beni daha az etkileyecek durumlar var. Mesela çoktan ölmüş bir yazarın gösterdiği ırkçılık -ki bunun hiçbir türlü izahı olmasa ve yazarı sevmemem için yetse bile- eserini okumaktan ya da bu eserden zevk almaktan aşırı derecede alıkoymaz beni. Çünkü vicdanım daha rahat sonuçta ben bu adama/kadına para kazandırmıyorum. Fikirleri yanlış ve insanlık dışı olsa dahi kimseye zarar vermemiş ise bu bir nebze rahatlama oluyor ve eseri okutabiliyor.

    Ama cinayet, taciz, zorbalık daha farklı bir şey. Bile isteye birine fiziksel ya da psikolojik şiddet uygulamış biri duruyorsa karşında bunun hiçbir şekilde izahı olamaz. O yazar ister yüzler isterse de binlerce yıl önce yaşamış olsun bir şeyi değiştirmez bu benim için. Hele ki yaşıyorsa kabul edelim durum daha da kötü. Resmen bir suçluya, iğrenç bir insana para kazandırıyorum demektir bu. Bunun en sağlam örneklerinden biri Roman Polonski’dir benim gözümde. Son filmi ile Fransa’da ödüller toplamıştı bu adam. Bir pedofili, bir tecavüz suçlusu ve hapis bile yatmadı. Ancak bu sinema dünyasından kimsenin umrunda değil gibi duruyor.

Hasan Ali Toptaş Taciz Kadınlar

Hasan Ali Toptaş’ın Tacizlerini Açıklayan Kadınlar Yargıya Hazır: “Kanıtlar Derimin Altında”

Crunchyroll sony anime

Crunchyroll, 1 Milyar Dolara Sony’nin Oldu: Anime Yayın Servisi Yeni Evinde