Bayan Peregrine 3 – Ruhlar Kütüphanesi : Şeytanın Arka Bahçesi’nde Bir Kurtarma Operasyonu

Ransom Riggs'in kaleminden çıkan Bayan Peregrine'nin Tuhaf Çocukları Serisi'nin son kitabı Ruhlar Kütüphanesi'ni sizler için inceledik. Şeytanın Arka Bahçesi'ne giden kayıkta hepimize yer var, bize katılmaz mısınız?

Geçtiğimiz eylül ayının sonunda vizyona giren filmiyle ününü iyice arttıran fakat bu yapımla sadık okurlarını pek tatmin edemeyen Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları Serisi için yazdığımız incelemelerde sıra son kitap olan Ruhlar Kütüphanesi‘nde. Hem seriyi tamamlayan hem de bizi yepyeni karakterlerle tanıştıran bu kitabı tek oturuşta okuyup bitirdiğimi söyleyerek başlayayım söze. Temposunu bir iki bölüm dışında neredeyse hiç kaybetmeyen ve sona doğru ilerliyor olsak bile okuyucusuna yeni sorular sorup, cevaplar vermekten çekinmeyen bir kitaptı Ruhlar Kütüphanesi. Bu yüzden hoşuma gitmeyen bir iki nokta olsa da genel anlamda kitabın başından mutlu ayrıldım. Detaylara inmeden önce bu noktadan sonrasını okumanın kitap hakkındaki pek çok büyük sürprizi bozabileceğini söylememe gerek yoktur herhalde.

Peki hikayede nerede kalmıştık? Son bıraktığımızda, Jacob, Emma ve Addison epeyce belaya bulaşmış haldelerdi. Bayan Peregrine hala kayıptı. Arkadaşları hortlaklar tarafından kaçırılmıştı ve kendilerini mideye indirme hayaliyle ağzı sulanan bir canavar karşısında güçleri tükenmiş halde kalakalmışlardı.Oldukça heyecanlı ve kahramanlarımız için umutsuz görünen bir noktadan devam eden üçüncü kitap, Jacob’un kendisiyle beraber yoldaşlarının da canı üzerine oynadığı bir kumarla başlıyor. Kitabın bize sunduğu ilk bomba gelişme de tam bu esnada gerçekleşiyor.

Gölgelere Fısıldayan Çocuk

Jacob, genelde gençlik çağına yönelik kitaplarda sıkça karşılaştığımız bir karakter gelişim sürecine sahip. Hatırlarsanız, dedesinin anlattığı masallar dışında hiçbir şeyden haberi olmayan ve neredeyse tamamıyla normal bir karakter olarak başladığı hikayede, kişiliğinin yeni bir boyutunu ve kendisiyle ilgili yeni bağlantıları keşfetmesiyle sıradan hayatı yerle bir olmuştu. Yeni bir topluluğa uyum sağlayabilmek için girdiği gözlem ve öğrenim sürecinde, geniş bir kullanım alanı olmayan yeteneği yüzünden yetersizlik sancıları çekmiş ve iki dünya arasında onu sürekli çekiştiren bağları nedeniyle ufak kimlik bunalımları geçirmişti. Fakat bu kitap itibariyle Jacob, artık bir ölüm kalım mücadelesinin tam ortasında olduğu için ya yeteneklerini geliştireceği ya da yok olacağı bir viraja giriyor. Böylece biz de, Jacob’un Gölgeleri görebilmekle sınırlı sandığımız gücünün çok daha kapsamlı ve korkutucu başka boyutlarını görmeye başlıyoruz.ruhlar-kutuphanesi-fotograf

Kitabın bütününe yayılmış bu seviye atlama süreci aslında seri boyunca iki tarafta gidip gelen güç dengelerini de kökünden değiştiriyor. Jacob’un Gölgeler üzerinde edindiği komuta gücü ona, şu zamana kadar ana kahraman olarak parlamaya fırsat bulamadığı tüm anların acısını çıkarır nitelikte bir önem bahşediyor. Düşünsenize düşmanlarınızın silahını onlara karşı kullanabiliyorsunuz, hem de onlar bu ihtimali aklına bile getirmiyorken! Böylece genelde arkası kollanan ve saldırılar esnasında arkadaşlarını yönlendirmek dışında yapacak pek bir şey bulamayan Jacob, kitabın sonlarına doğru bir anda efsanevi bir kumandana dönüşüyor. Fakat bundan önce Emma ve Addison’la beraber Heraklesvari bir yolculuğa atılıp, bir çeşit cehennem diyebileceğimiz Şeytanın Arka Bahçesi‘ne gitmeleri ve Bayan Peregrine ile aynı kaderi paylaşarak kaçırılmış olan arkadaşlarını bulmaları gerekiyor.

Şeytanın Arka Bahçesi’ne Bir Tam Üç Tuhaf

Ransom Riggs kurguladığı mekanlarla okuyucusunu nasıl avucunun içerisine alacağını iyi bilen bir yazar. Bu mekanlar, pek olağanüstü orijinal diyebileceğimiz fikirlerden doğmuş olmasalar da döngü konsepti, Riggs’in anlatım biçimi ve görsel materyallerle desteklendiklerinde etkilenmediğinizi söylemek biraz zor oluyor.

Şeytanın Arka Bahçesi de tam olarak böyle bir yer. Viktorya Dönemi’nde gerçekten var olmuş, aynı adı taşıyan ve Londra’nın en kanunsuz mahallesine açılan bir döngünün içerisinde yer alan Şeytanın Arka Bahçesi, demografik yapısı ve sefillik dolu görünümüyle de cehenneme epeyce yakın bir imaj çiziyor, hatta Antik Yunan Mitolojisi’ndeki Cehennem tasvirlerinin de Riggs’e büyük esin kaynağı olduğu açık görülüyor. Şeytanın Arka Bahçesi suçlu tuhaflarla hortlakların, kafes dövüşçüleriyle uyuşturucu bağımlılarının iş birliği yapabildiği, tuhafların yetenekleri için -bazen zorla bazen gönüllü olarak- kiralandıkları ve Hortlakların merkez üslerinin yükseldiği son derece tehlikeli bir mahalle. Sharon adlı Tuhaf kanı taşıyan bir tur rehberinin kayığı – Kharon’a ne kadar benziyor değil mi?- ve yardımıyla bu döngüye geçmeyi başaran üç kafadarlarımız kendilerini, arkadaşlarını aramaya nereden başlayacaklarını bilemedikleri bir sefalet labirentinde buluyorlar.

Sonradan çocuklara epeyce yardımı dokunan ve onları kitapla ilgili çoğu sırrın çözülmesinde kilit rol oynayan Bentham ile tanıştıran Sharon bu kitaptaki en sevdiğim karakter oluverdi. Çünkü her ne kadar Addison neşeli ve geveze bir köpek olsa da, önceki kitapta diğer çocukların şamatasına ve eğlencesine alışmış bir okuyucuyu mizah açısından tatmin etmiyor. Jacob’la Emma deseniz onlar zaten pek öyle konuşkan tipler değiller. Bu açıdan Sharon’un kara mizaha yakın yaklaşımları ve çocuklarla iletişimi bu bölümleri okuyucu için daha da ilgi çekici kılıyor.

Bentham‘ın -nam-ı diğer Bayan Peregrine’in küçük erken kardeşi- olay örgüsüne dahil olmasıyla haberdar olduğumuz ruh çalma-damıtma olayları ise hem hortlakların ölümsüzlük planlarında tuhafların neden bu kadar önemli olduğunu ve yıllar önceki deneylerde neyin yanlış gidip Hortlaklarla Gölgeleri yarattığını açıklıyor hem de Nektar denen performans arttırıcı ve bağımlılık yapan maddenin nasıl üretildiği hakkında bir fikir veriyor. Yani, zamanında Jacob’un büyükbabasıyla da tanışmış olan Bentham serideki soru işaretlerini ortadan kaldıran karakter olarak karşımıza çıkıyor. Serinin başından beri peşimizi kovalayan bu soru işaretlerine verilen cevaplar beni tatmin etmeyi başardı. Her ne kadar son dakika karakter eklenmesinden ve işlerin karışmasından hazzetmesem de Bentham’ın doğru zamanda doğru yerde ortaya çıkan bir karakter olduğunu kabul etmem gerekir.

Aslında Şeytanın Arka Bahçesi hakkında anlatılabilecek çok şey var çünkü kitabın yüzde seksenine yakını burada geçiyor ve bu mekan, olayların ciddileşeceğini ve daha da korkunçlaşacağını okuruna yansıtmayı hayli hayli başarıyor. Şimdi durup bakıyorum da, Ransom Riggs diğer iki kitabın toplamı kadar yeni konsept ve detayı bu kitapta Şeytanın Arka Bahçesi’ni yarratırken kullanmış. Bunun iyi yanı okurun ussal bir eğlence parkındaymışcasına her saniye ufak bir şaşkınlık ve merakla kitabı okuyor olması, kötü yanı ise bazı çok önemli bölümlerin hikayeye pek oturmaması ya da kısa kalması. Ayrıca diğer iki kitaptan çok farklı bir atmosferde olduğumuzu da söyleyebilirim. En azından bu kitap bana sanki tanıdık karakterler üzerinden kurgulanmış yepyeni ve biraz daha karanlık bir hikayedeymişiz gibi hissettirdi. ruhlar-kutuphanesi-fotograflar

Canavarın İnine Sızmak

Emma ve Jacob, Bentham’ın yardımıyla arkadaşlarının ve ymbrynelerin tutulduğu üsse sızmayı başardığında da asıl eğlence başlıyor. Bu sayfaların, kitabın sonuca bağlanacağı kısımlar olmasına rağmen biraz kısa ve fakat aynı zamanda da biraz fazla uzatılarak karmaşıklaştırılmış olduğu sonucuna vardım. O da ne demek dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle, Jacob ve arkadaşlarının hortlaklarla olan mücadelesi bana sanki yazar iki farklı son kurgulamış ve sonra ikisinden de belli sebeplerden vazgeçemeyerek bunları birleştirmiş gibi geldi. Bu bahsettiğim kısımlardan ilki Jacob ve Emma’nın içeri girmesiyle başlayıp, tam da tuhaf çocuklar hortlakları yenmek üzerelerken Caul’un Bayan Peregrine’yi ele geçirip herkesi tutsak etmesiyle son buluyor. İkinci kısım ise buradan itibaren Ruhlar Kütüphanesi’nde yaşanan her şeyi ve Caul’un Ruhlar Kütüphanesi’yle birlikte yok olmasını kapsıyor.

İkinci kısım konu açısından vazgeçilmez olduğu için her halükarda kitapta bulunacaktı. Birinci kısım ise Jacob’un gelişimini anlamak adına önemliydi. Fakat bu iki kısmın uzunlukları beni pek hoşnut etmedi. Şahsen Jacob’un hortlaklara nasıl saldırdığını – o kısımlarda eğlenmiş olsam da- biraz daha az, Ruhlar Kütüphanesi kısmını ise çok daha fazla okumak isterdim. Sonuçta kitaba adını veren, uğruna neredeyse dünyanın yok edileceği ve fikir olarak da oldukça hoşuma giden bu ruh mahzeninin daha ayrıntılı anlatılmasını bekliyordum. Caul’la Bentham’ın devasa yaratıklara dönüşüp birbirleriyle savaşmalarını da oldukça sığ buldum. Caul gibi oldukça kurnaz bir kötü tiplemesi böyle bertaraf edilememeliydi. “Hooop, siz birbirinizi oyalayın, iki dakika durun biz de tepenize döngüyü yıkalım, oldu da bitti!” tarzı bir yaklaşım seriyi apar topar kapatan, azcık haksızlık içeren bir son bana kalırsa. Ruhlar Kütüphanesi gibi çok başka yerlere gidebilecek, güzel bir fikrin böyle harcanması üzücüydü.

Jacob’un normal dünyaya döndükten sonra ailesiyle yaşadığı problemlerin yine tuhaf çocukların ve Bayan Peregrine’in yardımıyla çözülmesi ise oldukça sevimliydi. Bir ara Jacob’un kendisini gerçekten de deli gömleği giyerken bulacağına epeyce inanmıştım. Neyse ki olaylar bu şekilde gelişmedi ve son sayfalar, bu aralar mutlu son okumaya hasret kalmış benim gibi bir okuru mutlu etti.

Hızlıca toparlamam gerekirse, her ne kadar Emma ve Jacob’u yanlarında Addison olduğu sürece sıkıcı bulmasam da, kitap boyunca diğer tuhaf çocukları epeyce bir aradığımı söyleyebilirim. Temposu yüksek, imge gücü her zamanki kadar güçlü ve sürükleyici bu kitabı okurken, yukarıda da bahsettiğim bazı hoşlanmama durumları dışında sorun yaşamadım. Bu seriye uygun bir kapanış mıydı diye sorarsanız, bilhassa son kısım için beni ikna ettiler fakat etkileyemediler derim. Peregrine filmine yazdığım incelemede dile getirmiştim ikinci kitabı son kitaptan daha keyifli buldum diye, bu inceleme biraz da bunun sebeplerini açıklamaya odaklandı.

İthaki Yayınları‘ndan çıkan kitap, baskı kalitesi ve içindeki resimlerden tutun da ayracına kadar kadar keyifli bir okuma için tasarlanmış, ayrıca rafta diğer kitaplarla yan yana harika durduğunu da söylemeliyim. Çeviri, diğer kitaplarda olduğu gibi yine Aslı Dağlı‘ya emanetti, o yüzden tereddütsüz okudum. İlk defa bu seri aracılığıyla işlerini okuma fırsatı bulduğum bir çevirmen de böylece “kapakta adı varsa düşünme, al gitsin” listeme eklenmiş oldu. Tekrar ellerine sağlık ve böyle güzel bir seriyi bizlere sorunsuz  aktardığı için teşekkürler kendisine.

Böylece Bayan Peregrine’nin Tuhaf Çocukları serisini bitirmiş olduk. Farklılıkları kucakladığımız, tuhaf olana algılarımızı açtığımız ve pek çok ilginç karakter biriktirdiğimiz bu seriye şimdilik nokta koyuyoruz. Fakat bu bir veda değil çünkü Ransom Riggs’in yarattığı evren hakkında anlatacağı birkaç öyküsü daha var. Tales of the Pelicular (Tuhafların Masalları) adlı bir hikaye kitabı geçtiğimiz eylül ayında çıktı ve muhtemelen yakında dilimize kazandırılmış olur. Diğer yandan tuhafların dünyasının başka maceralarını anlatacak yeni bir üçleme de yolda. Yani tuhaflıklardan çok uzun süre uzak kalmayacağız gibi görünüyor. Gelişmeleri kaçırmamak için bizi takip etmeye devam edin!

Editör
1996 yılının Ekim ayında İstanbul’da doğdum. Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nde başladığım eğitim hayatımı Galatasaray üniversitesi Karşılaştırmalı Dilbilim bölümünde sürdürmekteyim. Fantastikle Harry Potter sayesinde tanışıp, okuma sevgisi kazanmış çocuklardanım. Aktif olarak Kayıp Rıhtım’da yer almaya ve irili ufaklı yazılar yazmaya devam ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bayan Peregrine 3 – Ruhlar Kütüphanesi : Şeytanın Arka Bahçesi’nde Bir Kurtarma Operasyonu

Ransom Riggs’in kaleminden çıkan Bayan Peregrine’nin Tuhaf Çocukları Serisi’nin son kitabı Ruhlar Kütüphanesi’ni sizler için inceledik. Şeytanın Arka Bahçesi’ne giden kayıkta hepimize yer var, bize katılmaz mısınız?

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün