Biz Hep Şatoda Yaşadık: Büyük Usta Shirley Jackson’ın Tekinsiz Mirası

Shirley Jackson'ın Stephen King'ten Neil Gaiman'a dek pek çok ünlü yazara ilham kaynağı olan "Biz Hep Şatoda Yaşadık" adlı başyapıtını inceledik.

Ey günahsız olduğuna inananlar, günahkâr dediklerinizin kullarısınız!

Yer, Amerika Birleşik Devletleri. Tarih, 26 Haziran 1948. Gazete, New Yorker. Yayınlanan öykü, The Lottery (Piyango). Sonraki haftalarda gazetenin posta servisi oldukça hareketli; öykü hakkında sorular var. İnsan ruhunun karanlık yönleri mevzu bahis olunca tepkiler türlü türlü, övgülerse çoğunlukta. Yazar öyküyü açıklama taleplerini geri çeviriyor; eserinin kendi kendisini ifade edeceğini belirtmekle yetiniyor. Bazıları ya yazarın açıklamasını yeterli bulmuyor ya da öyküden anladıkları hoşlarına gitmemiş; mesela Güney Afrika Birliğince yasaklanıyor öykü. Ondan sonrası? Takdir ve ilgiyle karşılanan yazarın resmi kariyeri başlıyor.

1938’den itibaren yazılmaya başlanmış yüzü aşkın kısa öykü, Piyango‘nun yayınlandığı 1948’den itibaren yayınlanmış altı roman, dört çocuk kitabı ve iki anı kitabı. Yıllar sonra bile inceleme konusu olmaya devam ediyorlar. Roman ve kısa öykülerin nice yazarı derinden etkileyecek olması da cabası: Neil Gaiman, Stephen King, Richard Matheson, Anne Rice, Thomas Harris ve Clive Barker bu isimlerden sadece birkaçı. Vefatınızdan yıllar sonra şerefinize bir ödül tertip edilip özel bir günde (27 Haziran) kutlanması her insana nasip olmayan bir şey. Bu kariyerin sahibiyse Tepedeki Ev (The Haunting of Hill House – Siren Yayınları, 2011) adlı romanı ve kısa öyküsü Piyango‘yla tanışık olduğumuz Shirley Jackson‘ın ta kendisi!

Biz Hep Şatoda Yaşadık (We Have Always Lived in the Castle, 1962) yazarın vefatından üç yıl önce yayınlanmış son romanı. Elbette onu özel yapan sadece bu değil. Roman, yazarın kendi külliyatına ve gizem türüne katmış olduğu son klasik. Bu önemli kitabı dilimize çevrilip yayınlanmasınıysa Tepedeki Ev’de olduğu gibi yine Siren Yayınları üstleniyor.

Romanın konusuda kısaca şöyle:

Altı yıl önce gerçekleşen bir aile faciasından sağ çıkan üç Blackwood ferdi, kasabadan uzak bir evde yaşamaktadır. Blackwoodların en küçüğü on sekiz yaşındaki Mary Katherine’dir. Kasabadan alışveriş yapıp kütüphaneden kitap alıp/teslim ederek ailenin dış dünyadaki varlığını temsil eder. Ablası yirmi sekiz yaşındaki Constance’tır. Ev işleriyle uğraşarak günlerini geçirir. Dış dünyayla bağlantısı kız kardeşi ve haftalık ziyaretlerde bulunan komşusudur. Tekerlekli sandalyeye mahkûm olan Julian Amca ise evin en yaşlısı ve en biçare olanıdır. Günlerini kendisini sakat bırakan aile faciası hakkında yazdığı kitaba vakfetmiştir.

Trajediden çok önce bile aileye düşman kesilmiş kasabalılara rağmen üç Blackwood da hayatlarından memnundur. Mary Katherine ya da kısaca “Merricat“, kasabalıların aşağılayıcı tavırlarına göğüs germeyi görev bilmiş, yabancıların ailesine sokulmasını engellemek için çiftliğin her köşesine kendi tasarımı tılsımlar yerleştirmiştir. Amacı ablası ve amcasıyla birlikte mutlu yaşamaktır. Constance, ziyaretçisinin dış dünyaya çıkmasını tembihleyen tavsiyelerine kulak asmadan alıştığı hayatı sürdürür. Kendini ailenin geri kalan üyelerine adamıştır. Julian Amca’nın da aile felaketinden bahsetmek dışında uğraşısı yoktur. Kız kardeşler ihtiyaçlarını sevgi ve saygıyla karşılayıp gönlünü hoş tutar. Blackwoodlar için her şey olması gerektiği gibidir. Birbirlerinden başka kimseye ihtiyaç duymazlar. Lakin huzurlu aile hayatları ciddi bir tehditle karşı karşıyadır.

Eh, o zaman şimdi burada romanın derinlerine dalma vakti. Çünkü bu derinliği bilinmez ve tekinsiz bir eser.

Şatonun Duvarları Ardında Jackson Bizden Ne Saklıyor?

Gizem ve gerilim türündeki bu romanın kökleri gotik hikayeciliğe dayanıyor. Fakat Shirley Jackson türün öğelerini alıp devamlı işlediği temaların ve sordurduğu soruların emrine amade ederek, onları dilediği biçimde kullanıyor. Her şeyi hikayenin merkezindeki “ben, biz ve ötekiler arasındaki çatışma/kavuşma“ya göre düzenliyor.

Basit bir örnekle bunu izah edeyim:

Gotik denilince akla evvela türe adını veren mimariye sahip, tekinsiz kaleler ve şatolar gelir, öyle değil mi? Blackwoodlar ise gotiği geçtim, romanın adına bile tezat biçimde geniş araziye sahip bir evde yaşıyor. Lakin mekânın geri kalan özellikleri gotik öykülerdeki kalelere/şatolara yaraşır biçimde, onlar gibi dış dünyadan soyutlanmış ve farklı sebeplerle meraklı gözleri üstüne çekiyor. Korkunç olaylara ev sahipliği yaptığından dış dünyadakilere göre gizemli ve türlü söylentiye kaynaklık ediyor. Yani mekânın çoğu özelliğiyle gotik olduğu su götürmez bir gerçek. Romanın sonundaki psikolojik ve sosyolojik durum, bir kalenin veya şatonun sosyo-tarihi açıdan temsil ettikleriyle birleşince anlatımsal ve anlamsal olarak hikâyeyi daha da güçlendiriyor. İlk başlarda romanla alakası kestirilemeyen “Biz Hep Şatoda Yaşadık” adı da böylece anlam kazanmış oluyor.

Hikayenin gotik korkuyla ilişkisi açıklamaya çalıştığım gibi “Özünü koru ve dilediğin gibi kullan” mantığında. Bununla birlikte anlatıcının bakış açısındaki değişiklik romanı katmanlaştırmada ilginç sonuçlar veriyor.

Burada durup karşılaştırmayla açıklamak namına geleneksel gotiğe bir ziyarette daha bulunmam gerekiyor.

Alışıldık öykülerde, çeşitli gizemlerle ve zorluklarla mücadele etmek zorunda kalan bir ana karakter bulunur. Ne ironiktir ki, olayın geçtiği o gizemli mekâna yolu düşmese başı belaya girmeyecektir. Çünkü varlığı onu ele geçirmeye, kovmaya ya da yok etmeye çalışan bir iradeyi uyandırmıştır. O ne kadar şey biliyorsa -ki bu neredeyse hiçtir- okur da o kadar bildiğinden, bilinmezlik ve şüphenin yarattığı hissiyatı ana karakter kadar okurlar da paylaşır. Romanda bu özelliklere sahip bir karakter olmakla beraber kendisi ana karakter değil. Ana karakter, Blackwoodlar’dan Mary Katherine, yani Merricat. Yani okur gizemle sarılmış çaresiz taraf yerine, gizemli yerin ve o gizemin temsilcisinin tarafında bulunuyor.

Bu tersyüzün pratiğe uygularken teorideki gibi güzel durmayabileceği ve mekân kullanımına nazaran daha riskli olduğu çok açık. Shirley Jackson‘ın kendi tasarımından kaynaklanabilecek sorunlara bulduğu çözümse gayet basit: Ana karakterin iç dünyasını, dış dünyayı algılayışını ve olağan hayatını olduğu gibi aktar, yeter.

Öncelikle, taraf değişikliğine rağmen ana karakterin çeşitli dertleri ve yapması gereken şeyler olduğu gerçeğinin değişmediğini belirtmeliyim. Olaylar Merricat’in algı süzgecinden geçtiğinden, tehditler ister istemez Blackwoodlar yerine dış dünya sakinlerinden kaynaklanıyormuş gibi bir izlenim oluşuyor. Merricat’in duygu dünyasındaki yankılarını bildiğimiz için de yanlışmış gibi gelmiyorlar. Fakat ailenin tuhaflıkları asla ve asla dikkatten kaçmıyor. Dış dünyadan gelenlerin merak ve şüpheleri nasıl rahatsızlık vericiyse ailenin çizdiği mutluluk tablosu da bir o kadar kuşkuya düşürüyor.

Üstelik bir de dış dünyanın ailenin başına üşüşmesine neden olan tuhaflıklar var. Aile sırrından çok, o sırla alakasız efsanelere ilgi duyuyorlar. Zaten var olan sırrın tahmin edilmesi güç değil ve hikâyede çok önemli bir yer tutmuyor. Okur için yüzeydeki şüphe ve gerilimin kaynağıysa, gelen baskılar karşısında Merricat’in hisleri, ne yapmaya karar vereceği ve yaptıklarının neler getireceğiyle alakadar etki tepki denklemine bağlanmış.

Ben, Biz ve Öteki Arasındaki Çatışma/Kaynaşma

Şimdi geleyim Shirley Jackson’ın tüm bu zahmete girmesinin yegane sebebi olan “ben, biz ve öteki arasındaki çatışma/kaynaşma”ya. Hikâyenin temelleri toplum dışı ile toplum arasındaki sürtüşmeye dayanıyor. Yazarın konu hakkında kişisel deneyimlerinden de beslenen tespitleriyse tedirgin edicilik namına hikayenin kurgusal yönünden daha ağır basıyor.

Hikâyeyi eşeledikçe kendini gösteren bireyselliğin etkileri muazzam. Büyük veya küçük insan gruplarından bahsederken ideal ve idealden uzak pek çok hadiseye sebep olması başlı başına bir inceleme konusu olur. Hikâyedeki toplum da toplum dışı da bireyselliğin tesiriyle meydana gelip hareket ediyor. Buraya kadarı hiçte sıra dışı değil. Zaten herkes şöyle veya böyle anlaşabildiği insanlarla yakınlaşır. Oradan aileler, ortak kurallar ve toplum oluşur. Toplum dışının büyük kitlelerden tek farkı, aynı süreçleri geçirirken nispeten daha küçük gruplar oluşturmak. Tabii sanılanın aksine kişi sayısı artıkça bireyselliğin etkisi kaybolmuyor. Bireysellik, grubu oluşturan ortak değerlerden kendine pay çıkarmak için grubun homojenliği yanılgısını ön plana çıkarıyor. Grubun iç dinamikleriyse homojenlik yanılgısının yarattığı fırsattan istifade heterojen olmayı sürdürüyor. Homojenlik, grubu aynı noktada birleştiren sinerjinin diğer adı oluyor. “Ailemiz huzur dolu ve bu huzur bozulmamalı” ya da “Aklı başında biri topluma karışmalı,” gibi fikirler bireysel kazanç bakımından karşılık buldukça kıymetleniyor.

Heterojenlik, sinerjiden fırsatla bireysel tutkuların eyleme geçmesini sağlayan bahaneler oluyor. Eğlenmek için hakkında dedikodular çıkan birine iğneleyici şarkılar söylemek ya da sefil durumunu anlatmak için aile trajedisini her fırsatta anlatmak gibi uygunsuz ama bir kısımca mazur görülen aşırılıklar böyle oluşuyor. Bireyselliği ve bu hakları koruyabilmek için ortak sinerjinin yarattığı üst kimliğe daha çok sarılmaksa farklı farklı sonuçlar doğuruyor. Bu “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?” döngüsü böyle işliyor. Süreçteki ayrımcılık ve çatışmayı şiddetlendirense, yine bireysellikten kaynaklanan bir tür çoğunluk-azınlık sorunu oluyor.

Bireyselliğin etkisiyle, sevgi, huzur, bağlılık, aile olmak vb. kavramların başkalarınca uygun görülmüş kıstaslara bağlı olmadığı hatırlatılıyor. Buradan hareketle normal olarak kodlanan için anormal olarak kodlananın ne olduğu, onunla neden ters düştüğü ve onu her türlü yöntemle değiştirmeye çalışmanın mantık dışı doğasına değinilmiş olunuyor. Normal demek çoğunluğu da elinde bulunduran demek olduğundan Blackwoodlara karşı tutum hiç şaşırtıcı gelmiyor.

Elbette bu denklemde anormal olarak kodlananın da kusurları var. Hayır, bu ona atfedilen “anormallikten” kaynaklanmıyor. Sorun dışarıdan gelen dünyaya karşı ya aşırı pasif ya da aşırı agresif davranışlarda bulunulmasından kaynaklanıyor. Bu, arzu ettiğinin tam aksi istikamette üzerine gelen baskıların artmasına ve hakkındaki efsanelerin tazelenip yenilerinin eklenmesine sebebiyet veriyor.

İki tarafında birbirlerini huzuru kaçırıcı ve düzen bozucu olarak etiketlemesi, zaten kusurlu işleyen bu hal ve hareketlerini tekrarlamalarına sebep oluyor. Amaçlar farklı olsa da, ortada karşılıklı işleyen bir çift taraflı ötekileştirme mevcut ve romanın sonunda bu en uç noktasına varıyor. Toplumun (çoğunluğun) toplum dışıya (azınlığa) duyduğu ihtiyacın ve iki tarafın birbirine bağımlılığının rahatsız edici resmi ortaya çıkıyor.

Shirley Jackson’ın ortaya koyduğu denklemin mantığını bambaşka eserleri tekrar yorumlamak için kullanınca ezberler bozuluyor. Kurgu alemlerin en karizmatik, en katıksız kötüleri ile karşılarına dikilen kahramanların rolleri tartışmaya açılıyor. Mesela, Bram Stoker’ın ünlü romanı Dracula‘yı ele alayım. Tüm hikaye Kont’un gözünden aktarılsaydı nasıl bir karakter portresiyle karşılaşılırdı acaba? Etrafına dehşet ve korku saçan karanlıklar sakinine “Sevebilirim,” cümlesini sarf ettiren ruh hali ne olabilirdi? Mina yanlış yerde, yanlış zamanda olmanın getirdiği talihsizlikle kavuşulamamış sevgili gibi miydi Kont için? Jonathan Harker, Kont’un lanetinden istifade edip değerli Mina’sına göz dikmiş ve onu asla hak etmeyen bir alçağa mı dönüşürdü? Abraham Van Helsing, Kont gibi lanetlileri avlayarak kişisel tatmin elde eden ve üne olan susuzluğunu gidermeye çalışan bir canavar mıydı? Hem, ölümlülerin kendi arzularıyla inşa ettikleri dünya Kont’u kolayca kabul etmişken musibet damgasıyla damgalanması neden? Ölümlülerin ruhunda yasak arzular ve o arzulara fısıldayıp gönülleri etkileyebilme gücü varsa, başka ölümlülerin kullanmaktan çekinmeyeceği yeteneğini Kont’un kullanmaması düşünülebilir mi? Diye diye giden yığınla soru oluşuyor. Evet, Dracula’nın Biz Hep Şatoda Yaşadık versiyonu üç aşağı beş yukarı böyle olurdu galiba. Anlaşılan o ki haklıyla haksızın, doğruyla yanlışın, iyiyle kötünün arasındaki sınırlar kurgu alemlerde de muallaklaşabiliyormuş. Shirley Jackson kurguda veya gerçek hayatta olsun, atlanmış önemli detayları tedirgin ediciliklerini kaybettirmeden böyle ortaya serdirmiş. Ve son romanıyla okurunun zihnini meşgul edecek kuşkular miras bırakmış.

Çeviri, Baskı, Kapak

Geleyim raflarımıza teşrif etmiş klasiğin okurlara nasıl takdim edildiğine. Çeviri ve editörlük açısından bir sorunla karşılaşmadım. Yani, Shirley Jackson’ın ismiyle bu romanla tanışmak isteyip de kötü çeviri ve editörlüğün engeline takılmaktan korkanların içi rahat olsun. Sayfa düzeni ve kalitesinde de sıkıntı yok. Baskı oradan da geçer not alıyor.

Kapak görseliyse hikayenin nitelikleri dikkate alınınca nasıl olursa olsun yetersiz veya alakasız geleceği için olması gerektiği gibi sade. Romanın 1962 baskısının kapağı kitabın türü hakkında fikir vermekten öteye gidememişken daha fazlasını yapmaya gerek yok zaten. İllaki zorlamak gerekseydi aklımdaki en uygun kapak, Blackwoodları temsil eden silüetlerden oluşturulan bir ev imgesi ve etrafında da ona taptığı mı saldırdığı mı anlaşılamayan silik insan figürlerinin olduğu bir tasarımdan ibaret olurdu. Onun da okuru yanlış yönlendirebileceğinden şüpheleniyorum. Neyse, kapak konusunu manasız biçimde uzatıyorum. Siren Yayınları’nınki sadelikten gelen bir güzelliğe, bir albeniliğe sahip. Romanın sıra dışılığını keşfetmek okurlara kalmış.

Romanlara bakış açınızı tersyüz eden bu zamansız klasiği okuma ayrıcalığından kendinizi mahrum bırakmayın derim.

1986 İstanbul doğumlu. Bilimkurgu, korku ve fantastiği uzun süre televizyondan takip edebilmiştir. Ailesinden habersiz aldığı ucuz VCD oynatıcıyı saklayıp, onlar yokken kullanarak, bu konularda film açıklarını kapatmaya çalışmıştır. Edebiyata sonradan bulaşması; bilgisizliği; bilgisizlik de, "Raftaydı ve ben onu alıp okumadım zamanında." pişmanlıkları getirmiştir. Lem ile Küvette Bulunan Günce'yle tanışması; okumaya yeni başlayan biri için hem talih, hem de talihsizlik olmuştur. Film, kitap, animasyon, çizgi roman olsun; kendi sınırlı bilgisiyle, eserleri iç dinamikleri içinde değerlendirmeye çalışır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Biz Hep Şatoda Yaşadık: Büyük Usta Shirley Jackson’ın Tekinsiz Mirası

Shirley Jackson’ın Stephen King’ten Neil Gaiman’a dek pek çok ünlü yazara ilham kaynağı olan “Biz Hep Şatoda Yaşadık” adlı başyapıtını inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün