Black Mirror: Baktığınıza Pişman Olacağınız Bir Ayna

Sosyal medyaya bağımlı mısınız? Teknoloji tutkunu musunuz? Altı bölümlük Black Mirror tedavisiyle hepsinden kurtulabilirsiniz!

Black Mirror, 2011 yılında sessiz sedasız başladı yayın hayatına. Aslında bu kadar sansasyonel bir dizi nasıl bu kadar az ses getirdi, anlamak güç. Ancak daha çok tanınmaya başladığında, kendine kemik bir kitle edindi. Bu yayılmayla birlikte, distopik kurgu sevenlerin de bir numarası haline geldi.

Diziyi bilenler biliyor, ama bilmeyenler için kısaca biraz anlatalım. Black Mirror, her bölümün senaryosunun -çoğunlukla- farklı kalemlerden çıktığı ve yönetmen koltuğunda farklı insanların oturduğu distopik bir kurgu. Distopya deyince aklınıza uzak gelecek ya da bugünkü dünyadan keskin farklılıklar gelmesin. Black Mirror, belki de beş sene sonra görmemizin çok muhtemel olduğu şeyleri anlatıyor. Ancak bu değişiklikleri sadece teknolojiyle sınırlamak da yanlış olur. Çoğu bölümde teknolojik gelişmelerle birlikte ahlaki değerlere değiniyor olsa da, bazı bölümler tamamen ahlaki ikilemler üzerine kurulu oluyor.

(Diziyi zaten biliyorsanız ve üçüncü sezonla ilgili bilgi istiyorsanız, aşağıdaki bölümü doğrudan geçebilirsiniz)

Peki Nedir Bu Kadar Farklı Kılan?

Az önce de dediğim gibi, bu kadar farklı kılan şey, kurulan distopyanın günümüze çok yakın olması. Mesela oyunculukta (ve beraberinde pek çok alanda) arttırılmış gerçekliğin (augmented reality) ve sanal gerçekleğin (virtual reality) hızla geliştiği günümüzde, dizide göreceğiniz “ileri teknoloji” son derece mümkün ve gerçekçi duruyor. Kurguda “gerçeklik”ten ziyade “gerçekçilik” daha önemli diye düşünüyor olsam bile, bu dizinin “gerçekliği”nin günümüze bu kadar yakın olması, “gerçekçiliğini” de rahatsız edici, hatta bazen tahammül edilemez derecede arttırıyor.

Dizinin daha çok teknolojik gelişmelere odaklandığından bahsetmiştik. Bunların içinde beyne yapılan implantlarla birlikte göze takılan lens benzeri aparatlarla her şeyi kaydedebilme, ölen kişilerin yaşarken yaptığı şeylerden oluşturulan “sanal kişilikler” gibi olaylar, önceki iki sezonda gördüğümüz şeylerdi. İlk iki sezonun en vurucu “ahlak sorgulama” bölümleri ise; ilk sezonun ilk bölümü olan “The National Anthem” ve ikinci sezonun ikinci bölümü olan “White Bear” idi. Ki serinin hayranları genel olarak bu iki bölümün, dizinin en iyi bölümleri olduğu konusunda hemfikirdir.

Hala seyretmemiş olanlar için dizinin ilk bölümünden de biraz bahsedelim. İlk bölümümüz, İngiltere’de yaşanan dev bir skandalla bizi karşı karşıya getiriyor. Kraliyet ailesinin sevilen üyelerinden birisi olan Prenses Susannah kaçırılıyor ve karşılığında akla hayale gelmeyecek bir fidye talebi isteniyor: Başbakan Michael Callow, aynı anda tüm karasal ve uydu kanallarında canlı yayınlanacak bir şekilde, bir domuzla cinsel ilişkiye girmeli. Bu sırada yüzü net bir şekilde görülmeli, çekimi yapan kameralardan birisi sürekli açı değiştirerek bunun gerçekten de başbakan olduğunu kanıtlamalı, diğer kamera ise domuzun gerçek bir domuz olduğundan şüphe edilmemesini sağlamalı.

“Hadi canım!” dediğinizi duyar gibiyim. Seriyi seyrederken bölüm başına kaç kez bu iki kelimeyi tekrar edeceğinizle ilgili en ufak bir tahminde bulunamam. İlk bölümünde böyle bir konuyu seçen bir diziden her şeyi beklemek gerekiyor sonuçta, ama tek olay konu seçimleri de değil. Evet, yapımcılar “Hadi canım!”larınızı görüyor ve arttırıyorlar, bunu da sürekli yaptıkları ters köşeler, duygu durumunuzu değiştirmeye yönelik şaşırtmacalar ve hayretten ağzınızı açık bırakacak sonlarla yapıyorlar. Bunlar yetmiyormuş gibi, üstüne bir de harika planlar, seyretmekten keyif alacağınız açılar ve harika bir görsel yönetim ekliyorlar.

Yeni Sezonda Bizi Neler Bekliyor?

Üçüncü sezonumuz Netflix‘te yayınlandığı için, alıştığımız üzere tüm sezon bir seferde yayınlandı. Üstelik kendisi önceki iki sezon kadar, yani koskocaman altı bölümden oluşuyor. İlk beş bölümü bir saat civarındayken, son bölüm bir buçuk saat sürüyor. Peki, bölümlerde neler oluyor? (Bölüm isimlerinin çevirileri doğrudan Netflix’e ait)

nosedive

Nosedive (Dibe Vuruş): Başrolde Bryce Dallas Howard‘ı seyrettiğimiz bu bölüm, Joe Wright tarafından yönetilmiş. Harika renkler ve muhteşem planlar kullanılan bölümümüz, günümüzün sosyal medya anlayışına kara bir ayna tutarak aşırı derecede rahatsız edici olmayı başarıyor. Bütün sosyal medya sitelerinin, Facebook’un, Twitter’ın, Instagram’ın ve daha nicesinin tek bir site haline geldiğini düşünün. Bu medyanın da önceki sezonlardan aşina olduğumuz lenslere entegre olduğunu, böylece sokakta, okulda, gittiğiniz kafede gördüğünüz herkese puan verebildiğinizi hayal edin (çok zor bir hayal olmasa gerek). Bu oyların da günlük hayatta son derece önemli olduğunu düşünün. Hayır hayır, kastettiğim şey, “Kanka bi foto attım 850 layk aldım ha,” değil. Ortalama puanınıza göre iş bulabildiğinizi, ev kirasına indirim alabildiğinizi, bütün sosyal hayatınızın buna göre belirlendiğini düşünün. Karakterimiz Lacie böyle bir dünyada yaşıyor ve puanını istediği seviyeye getirmeye çok yakın. Ama söz konusu Black Mirror olunca, işler biraz değişiyor. Bölümün senaristleri ise, Parks and Recreation ve The Office dizilerindeki tatlı oyunculuğuyla (ve senaristliğiyle) tanıdığımız Rashida Jones ve adı geçen dizilerin de senaristlerinden olan Michael Schur.

playtest

Playtest (Artırılmış Gerçeklik): Daha önce Portal adlı oyun için bir kısa film çeken ve aynı oyunun uzun metrajlı filmiyle ilgili adı geçen Dan Trachtenberg tarafından yönetilen bu bölümün başrol oyuncusu Wyatt Russel. Evinden kaçıp kendini yollara vuran, gittiği farklı ülkelerde parasız kaldıkça telefonundaki bir uygulamadan geçici işler bulan karakterimiz Cooper, gezisinin son ayağı olan İngiltere’de sıradışı bir iş bulur. Bulduğu iş ise, artırılmış gerçekliğin daha ileri boyutu olan bir oyunun denenmesidir. Ancak ne yazık ki, bu yeni teknolojinin gerçekliği biraz “fazla” artırılmıştır. Sanal gerçeklik teknolojisinin hızla geliştiği ve oyun dünyasına bomba gibi bir giriş yaptığı düşünülürse, bölümün rahatsız ediciliği de anlaşılmış olur. Bölümün senaristinin de dizinin yaratıcısı Charlie Brooker olduğu gerçeğini bu bilgiye eklersek, seyrederken kaç kez hayret edeceğinizi tahmin etmek zor olmaz.

shut-up-and-dance

Shut Up and Dance (Sus ve Dans Et): Dizüstü bilgisayarının kamerasına bir şeyler bantlayanlarla dalga geçenlerdenseniz, bu bölümden sonra fikriniz değişebilir. James Watkins tarafından yönetilen bu bölüm, sezonun da en vurucu bölümlerinden birisi. Yapmaması gereken bir şey yaparken bilgisayar korsanları tarafından kaydedilen Kenny, yaptığı şey ortaya çıkmasın diye korsanların kuklası haline gelir. Aynı şekilde bir kukla olan Hector’la yolları kesiştikten sonra işler iyice çığırından çıkar. Kendilerine göre sebepleri olan ikili, korsanların sözünden çıkamaz ve normalde asla yapamayacakları şeyleri yaparlar, ancak tabii ki hiçbir şey umdukları gibi olmayacaktır. Kenny rolünde The Imitation Game‘de Alan Turing’in gençliğini canlandıran yetenekli oyuncu Alex Lawther‘ı görüyoruz. Hector karakterini ise, Game of Thrones‘taki Bronn rolüyle gönüllerimizi fetheden Jerome Flynn canlandırıyor. Bölümün senaryosunu, serinin yaratıcısı Charlie Brooker ile birlikte William Bridges kaleme almış.

san-junipero

San Junipero: Üzerine biraz bile konuşulsa bütün sürprizleri kaçacak olan bu bölüm, Netflix’teki sinopsisten alıntılarsak, 1987’de bir sahil kasabasında utangaç bir genç kadın ve dışa dönük bir parti kızı arasında zaman ve uzay kanunlarına karşı koyan bir bağı anlatıyor. İnanca dayalı bazı düşünceleri ve genel olarak bazı ahlaki anlayışları sorgulayan bu bölüm, dizinin genel havasına göre biraz daha neşeli ve diğer bölümlere göre biraz daha az üzüyor (hiç üzmüyor değil, az üzüyor). Başrollerinde Mackenzie Davis ve Gugu Mbatha-Raw‘ın olduğu bölümün senaryosu, yine Charlie Brooker‘a ait. Yönetmen koltuğunda oturan isim ise, dizinin ikinci sezonundaki “Be Right Back” bölümünü de yönetmiş olan Owen Harris.

man-against-fire

Men Against Fire (Acımadan Öldürmek): Sanırım bu bölüm için sezonun “White Bear”ı demek doğru olur. Ordu, bir çeşit zombi diyebileceğimiz düşmanla savaşmak için yeni bir teknoloji geliştirmiştir. “Maske” adı verilen bu teknoloji askerlerin daha iyi nişan almasını, alanı daha iyi taramasını ve oyunlardakine benzer bir arayüze erişmesini sağlamaktadır. İlk görevinde büyük bir başarı kazanan Stripe ise, daha sonra bu teknolojiyle ilgili bazı teknik sorunlar yaşar. Malachi Kirby‘nin başrolünde olduğu bölüm, savaş teknolojisi ve “öldürme etiği” üzerine derin düşüncelere sevk ediyor. House of Cards ve Person of Interest gibi dizilerden aşina olduğumuz Michael Kelly‘nin de rol aldığı bölümün senaristi yine Charlie Brooker. Yönetmen koltuğunda ise, The Fall ve House of Cards‘ta yönetmenlik yapmış olan Jakob Verbruggen yer alıyor.

hated-in-the-nation

Hated in the Nation (Sosyal Linç): Sizce sosyal medya ne kadar güçlü? Twitter’da başlattığınız bir kampanyayla neler elde edebilirsiniz? Mesela, ya sosyal medyada toplu lince maruz kalan bir ünlü sadece rezil olmakla kalmasaydı? Bu gücü kullanır mıydınız? Muhtemelen kullanırdınız. Hatta çok büyük ihtimalle, ilk olarak kimin adını yazacağınızı bile daha bu cümlenin sonuna gelmeden düşündünüz. Bu durumun harika bir polisiye eşliğinde ve dozunda bilimkurgu sosuyla sunulduğu bölümün senaristi tabii ki Charlie Broker. Bölümün yönetmeni olan James Hawes, daha önceden Penny Dreadful ve Doctor Who‘da da beşer bölüm yönetmiş. Karin Parke rölünde, Boardwalk Empire dizisinde de başrol oynamış Kelly Macdonald; Blue rolünde ise, Game of Thrones‘ta Arya’ya yaptığı işkencelerle tanıdığımız Faye Marsay yer alıyor.

Genel olarak bakacak olursak, üçüncü sezon ilk iki sezonun kalitesini koruyor, hatta yer yer arttırıyor diyebiliriz. Bölümlerin IMDB puanlarına baktığımız zaman da genel seyirci kitlesinin de böyle düşündüğünü söylemek mümkün. Daha yeni yayınlanmış olsa da, dizinin en yüksek puanlarını alan bölümler de üçüncü sezona ait. Yine de siz siz olun, hem akıl sağlığınız hem de seyir keyfiniz açısından yedi bölümü de üst üste seyretmeyin.

Etiketler:  
Editör
Müzmin arkeolog adayı. Her yerde uyuma konusunda rakipleri Snorlax ve kediler. Fantastik okudukça "Daha okuyacak çok şeyim var," diye kaygılanır. Haftada bir gün Neil Gaiman, bir gün Patrick Rothfuss övmezse içi rahat etmez. Geri kalan günlerin çoğunluğunda Lovecraft över. 4 yaşında atari oynamakla başlayan oyunculuk macerası şiddetle devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Black Mirror: Baktığınıza Pişman Olacağınız Bir Ayna

Sosyal medyaya bağımlı mısınız? Teknoloji tutkunu musunuz? Altı bölümlük Black Mirror tedavisiyle hepsinden kurtulabilirsiniz!

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün