Elçilik Kenti: Galaktik Boyutlu Asimilasyon Nasıl Sağlanır?

Bir ulusu yok etmenin ya da asilime etmenin üç yolu vardır: Din, eğitim ve dil. Miéville bunlar arasından dil kartını seçmiş ve okurlarının önüne yavaşça sürerek bizleri oyuna dahil etmiş.

China Miéville, tuhaf kurguya yeni bir soluk katmış new-weird alt türünün babası olduğu kadar, pek çok eseriyle yepyeni türler de inşa etmiş bir sanatçı. Sosyalistliğini ve eleştirelliğini bu kurgulara yedirerek bizlere daima orada bir yere gizlenmiş mesajlar da veren, tarihte Arthur C. Clarke Ödülü’nü 3 kez kazanabilmiş tek kişi de. 2 kere kazanan yok bu arada, biliyor muydunuz?

Usta olarak adlandırdığımız pek çok yazarın yaşadığı döneme yetişememiş ya da o dönemde ondan bihaber olacak kadar küçük yaşta oluşumuzu düşünürsek, yaşayan bir ustayı bilinçli olarak keşfetmek eşsiz bir duygu. Ne mutlu ki yer aldığı türün genç olarak addedilebilecek yazarlarından China Miéville, bu yaşayan ustalar arasında yer alıyor. Üstelik bunu hayal gücünün sınırsızlığını açık eden ve insanı hayrete düşüren kurmacalarla yapıyor.

Elçilik Kenti, Türkçede okuduğumuz eserleri arasında yazarın sosyalist yönünü en bariz biçimde ortaya koyduğu eseri olarak karşımıza çıkıyor. Ama bununla da kalmıyor. Çünkü kendisi bu defa tuhaf kurgunun ya da isim babası olduğu alt türlerden biopunk’ın insanın zihnini yakan yaratıcılığındaki çılgınlığından uzakta, bilindik sularda yazıyor: Bilimkurguda.

Yazarın pek çok kitabını okumuş bir hayranı olarak bilimkurgu ondan bekleyeceğim bir tür değildi. Kitabı da bilimkurgu olduğunu bilmeden okudum; çünkü eserin konusunu okuduğumda bile aklımda bu canlanmamıştı. Benim bildiğim Miéville var olanı kullanmak yerine kendisi baştan inşa ederdi. Ama şimdi durup bakıyorum da, bilimkurgunun doğasını iyice kavrayıp onu kendi özgünlüğünde yoğuruşuyla yine kendi lezzetini yakalamayı başarmış. Bu bakımdan, bilimkurgu yazmış olmasına benim gibi şaşıracaksınız bile, eserin içeriğine dair klişeler beklemeyin. Ama bilimkurgunun en iyi yaptığı şeyleri mutlaka bu kitapta bekleyin.

Elçilik Kenti siyasi bir roman. Politikaya dair az bulunur bir alegori. Üstelik hard science fiction ögeleriyle bezenmiş de bir alegori bu. Ama bir yandan sosyal bilimkurguyu da içinde barındıran, eşine az rastlanır bir okuma seyri.

Şimdi eğer hazırsanız bir ulusun diliyle oynayarak onlara ne gibi kötülükler ve iyilikler edebileceğimizin seyrine dehşetle dalalım. Çünkü bir ulusu yok etmenin ya da asilime etmenin üç yolu vardır: Din, eğitim ve dil. Miéville bunlar arasından dil kartını seçmiş ve okurlarının önüne yavaşça sürerek bizleri oyuna dahil etmiş.

Ev Sahipleri

Elçilik Kenti, keşfedilmiş uzayın en uç köşesindeki bir gezegendir. Gezegen aslen Elçilik Kenti insanları tarafından saygıyla Ev Sahipleri olarak adlandırılan Ariekalılar’a ait olmakla birlikte, Ariekalılar bu gezegenin bir kısmını barış içinde insanlar (ve diğer az sayıda birkaç farklı ırkla) paylaşmaktadır.

Bu gezegende takas yöntemiyle hayat sürmekte, insanlar ve Ariekalılar bu şekilde aynı toprakta yaşamaktadır. Yani bizim dünyamızın kapitalist anlayışı bu gezegende geçerli değildir. Hâl böyle olunca da sokak çocukları, dilenciler ya da bunun gibi sınıflar arası büyük ayrımları gösteren bir yapı da yoktur.

Peki adı nereden gelir? Elçilik ile kast edilen nedir? İşte tam bu noktada China Miéville’in eşsiz hayal gücünün o kıskandıran derinliklerine dalmaya ve diğer kitaplarından alıştığımız tuhaflıklara da yelken açmaya başlıyoruz.elcilik-kenti

Ariekalılar, bugüne dek gördüğünüz hiçbir uzaylı ırka benzemiyor. Çünkü onların dili hiç de zor olmamakla birlikte, kendileri dışında bir canlıyı duyabilmeleri için iki kişinin ahenkle konuşması gerek. Tam bu noktada bir Elçi’nin ne olduğuna da geliyoruz. Elçilik Kenti’ne adını veren Elçiler, klon çiftler. Önceden tek yumurta ikizleri kullanılırken, zaman için duble denilen klonlarla yola devam edilmiş ve Ariekalılar ile siyasi ilişkileri ve takası yöneten politik figürler onlar. Her Elçi iki kişiden oluşmakta. İletişim sırasında Biri Vuruş, diğeri Dönüş denilen rolü oynayarak cümleleri ya da konuşmanın kendisini bölüşerek konuşan ikili takımlar. Aynı zamanda (tekrar ediyorum) siyasi figürler.

CalVin, MagDa, CharLott gibi Vuruş ve Dönüş’lü telaffuzlara sahip isimlere sahipler. Onların adını okurken biz okurlar bile araya bir es vererek onları telaffuz ediyoruz ki, bu da çok basit ama etkili bir küçük kelime oyunu olmuş. Yazarı takdir ediyorum.

Ariekalılar’ın kendisi de Vuruş ve Dönüş’ü söyleyen iki ağza sahip. Ama daha da önemlisi, Arieka dilini Vuruş ve Dönüş’le konuşan yapay zekaları kesinlikle duyamıyorlar. Çünkü onların duyabilmeleri için arkada bir bilinç, organik bir zihne ihtiyaç var. Ev Sahipleri ardında bilinç olmayan herhangi bir şeyi, dili ne kadar ustalıkla konuşursa konuşsun algılayamıyorlar. Hatta tam da bu yüzden teknolojileri bile organik. Biyodonanım denilen bu yaşayan teknolojiye daha sonra geleceğim.

Onların özellikleri bunlarla da sınırlı değil. Hikâyedeki kırılma noktası olup çok önemli bir rol oynayan özellikleriyse yalan söyleyememeleri. Yalan söylemedikleri için de dillerinde benzetme dahi yapamıyorlar. Metaforlar onları büyülüyor, Yalan Festivalleri düzenleyerek yalan söylemeye çalışıyorlar. Ancak bunların hepsi bir hayal. Bu konuda çalışmak içinse Benzetme ve Örnek adını verdikleri, benzetme ve örnekleri somutlaştırdıkları insanları kullanıyorlar. Elbette bu zararsız bir kullanış. Bu bir anlaşma. Karşılıklı kabulleniş.

Şimdi geldik mi kitabın ana karakterine? Avice Benner Cho, bir Benzetme. Kitapta tek anlatıcımız olmakla birlikte biz onun Önceki ve Sonraki diye böldüğü iki zaman diliminde kitabı okuyoruz. Bize Önceki kısımlarında küçüklüğünden itibaren bugüne dek olan zamanı anlatan Avice, Sonraki kısmındaysa şu anki zamanı aktarıyor.

O, özel bir kadın. O bir “dalgıç”. Uzayın en derinlerine dalmış, sayısız gezegen ve asteroit görmüş, bir Benzetme olarak Ariekalılar ile temasa geçmiş ayrıksı bir insan. O aynı zamanda işler tersine döndüğünde çözümü getirecek de kişi. Avice, China Miéville’in karakterleri arasında farklı bir yere sahip, dış görünüşünü asla bilmediğimiz, bizim biricik anlatıcımız.

Uzay Nasıl Somutlaştırılır?

China Miéville’in bu kitapta beni hayrete düşüren yegâne yönü uzayı somutlaştırmasıydı. Immer, yani Almancada “hep” anlamına gelen bir kelimeyle taçlandırdığı uzay, İngilizcedeki Immerser, yani “dalgıç”lara sahip. Her iki dildeki bu kelimeyi birbiriyle örtüşen şekilde kullanan yazar, sonsuz uzayda seyahat eden tayfayı böyle anlamlandırmakta.

Bizim gezegenlerimizde yaşadığımız zamansa yine Almancadan gelen Manchmal ile ifade ediliyor; yani “bazen”.

Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Avice’in bir dalgıç olarak uzayda geçirdiği zaman, sonsuzluğu tadışı ve sonsuzluğu, hepliği somutlaştırması Miéville’in yazarlık başarısı değilse nedir? Okuduğum bunca bilimkurgu eserindeki sayısız uzay tasvirlerinden hiçbirinde bu derece “yaşayan” bir uzay hissetmemiştim. Sanki Avice’in yanında elimi uzatsam onun karanlık dokusuna temas edebilecektim. Ama bununla da bitmiyor. Bizim kendi zamanımızın gelip geçiciliği, “bazenliği” nasıl bir güzel düşüncedir? Durum böyle olunca da uzayda zaman asla yıllarla ölçülmez; saatlerle ölçülür. O nedenle yaş diye bir şey yoktur. Kaç kilosaattir var olduğunuz vardır yalnızca.

Avice’in Önceki diye adlandırdığı bölümleri boyunca anlattığı sonsuzluktaki var oluşu kitabın aynı zamanda hard science fiction yanlarını taşıyor. Uzayın derinliği bizi öyle bir sarıyor ki, sonrasında gelen bazenlik bizi de sarsıyor. Okur olarak sonsuzluğu özlüyoruz. Avice ile paylaştığımız dalgıç günlerimizi arıyoruz. Ama ondan önce yapılacaklar var, çünkü Elçilik Kenti’nde bazı şeyler hiç de iyi gitmiyor.

Uyuşturucu Tanrı

Her şeyin alt üst oluşu, bu dünyanın kendi içindeki düzenine müdahale eden dış güçlerle başlıyor aslında. Ne kadar da tanıdık, değil mi? Birleşmiş Milletler’e benzetilebilecek olan Bremen adlı gezegenler koalisyonunun bir üyesi olan Elçilik Kenti’ne, Bremen tarafından bir İmkansız Elçi (halkın tabiri bu) gönderilmesiyle buranın yapısı ve Ariekalılar darmadağın oluyor.

Elçi olması için yetiştirilen tüm o dubleler bile kimi zaman başarısız olurken, aranan empatik seviyeyi yakalayamayabiliyor ve Ariekalılarca hiç duyulmayarak ömür boyu Revir denilen hapishanede kalabiliyorken; Bremen’in gönderdiği İmkansız Elçi iki farklı insandan oluşmakta. Elçi EzRa, bir duble değil. O, bir zamanlar iki farklı insan olan ve üstün empatik yetilere sahip farklı bireylerin yan yana gelmesi.

Elçilik Kenti’nin Elçileri, her gün özdeleşmek için uzun zaman ayırıp bir çizgi diğerinden silinemiyorsa diğerinde de oluşturulan titiz yapılara sahipken, EzRa bunların tam tersi. EzRa’yı oluşturan ne fizyolojik ne de karakter olarak hiçbir benzerliğe sahip olmayan iki birey, birlikte vakit bile geçirmeyerek Elçilik Kenti’ni şoke ediyor.

Aslında her şey EzRa’nın Ariekalılar’a ilk hitap edişiyle başlıyor. Nasıl mı? EzRa, Elçilik Kenti’ne bir Bremen ataması olarak geldiği ilk gün Ev Sahipleri’ni selamladığında Ariekalılar kendilerinden geçiyor. Sonrasıysa tam bir kabus. Çünkü Ariekalılar bu İmkansız Elçi’nin dili konuşma biçiminin bağımlısı olmaya başladığında Bremen’in Elçilik Kenti üzerindeki politikası da devreye girmiş oluyor. Ariekalılar ona uyuşturucu-tanrı adını takıyor. Ama her dış mücadele beraberinde kabusu ve kaosu getirir. Öyle de olacak.

“Bizlerin mezhepleri var,” dedi Bren. “Şimdi onların da var. Bir tanrıya tapınanların değil ama. Ondan nefret edenlerin.”

Bağımlılığın boyutları akıl almaz düzeylerde. Sadece Arieka ırkının üretebildiği biyodonanımlar bile bu sesin bağımlısı. Bu biyodonanımları hayatlarının her alanında kullanan, hatta binaları bile bu organik yapıdan olan Elçilik Kenti ahalisininse eli ayağı bağlanmış durumda. Çünkü artık takma kolları, binalar, kanalizasyon sistemleri ve silahlar bile biyodonanım vücutlarında EzRa’yı daha iyi duyabilmek için kulak büyütmeye çalışacak. Yani EzRa bir ırkı değil, binalarından kanalizasyon sistemlerine kadar koca bir gezegeni esir edecek.

Böyle kalsa yine iyi. Yukarıda hakkında özellikle hiçbir bilgi vermeyeceğim Bren adlı karakterden alıntıladığım kısma dikkat edin. Çünkü Bren’in tanımladıkları bambaşka bir grup. Bağımlılıktan kurtulmak için kulak görevi gören ve adına yelpazekanat denilen organlarını söken Ariekalılar’ı betimliyor o. Peki o zaman ne oluyor? Ne güzel, artık duymuyorlar, değil mi? Hayır. İşte bu grup bağımlılıktan kurtulurken düşünme yetilerini de geride bırakarak korkunç barbarlara dönüşüyor.

China Miéville’in Gör Dediği

Size daha o kadar çok anlatmak istediğim, ama bir o kadar da kendinizin görmesini dilediğim şey var ki… EzRa sadece bir başlangıç. O bir tetikleme. İşlerin nasıl gideceğini kendisinin bile bilmediği ateşlenmiş bir fitil o. Kitap boyunca “şimdi işler yoluna girecek” dediğimiz her an işler daha da sarpa sarıyor. Bunu kendinizin görüp benim gibi bilmeden tatmanızı çok istiyorum.

Peki yazarın bize göstermek istediği ne? İşte bu kısım çok önemli.

Bremen’in politikasıyla başlayalım.

Elçilik Kenti genelevler, içki ve seyyahlar için bütün diğer zaafların kilometrelerce uzunluktaki bir yelpazesi hâline gelebilirdi. Dışarıda böyle yerlere çok gitmiştim. Sonra bizim de kentteki çöplüklerinden yiyecek toplayıp buldukları çöpleri dönüştüren sokak çocuklarımız olabilirdi. Bu kaçınılmaz olmayacaktı. Bütün kentleri bozmadan liman hizmetleri sağlamanın yılları var. Daha havadar şehirlerde mola verip kaldığım olmuştu. Ama bu bir mücadele demekti.

Avice’a ait bu sözler Bremen’in Elçilik Kenti’ni nasıl da kapitalist bir yuvaya dönüştürmeye çalıştığının ve böylelikle daha yönetilebilir, daha önemli bir forma sokma eğiliminin en açık ispatı. Miéville bu kitabındaki kapitalizm eleştirisini doğrudan doğruya yaparak okurun ıskalamasına izin vermiyor.

Ama bir de “dil” konusu var, değil mi? EzRa ile başlayan ve Ariekalılar’ı etkisi altına alan o özel dile biz hiç uzak değiliz. Yalan söyleyebilen bizler, politikacıların tatlı diline kurban gitmiş bireyleriz. Dünya çapında gitmeye de devam ediyoruz. Orada bir yerde ya da yakınımızda, bizim de siyasi uyuşturucu-tanrılarımız var. Onların ağızlarından çıkan her kelimeyi ilahlaştırıyor, daha çok, daha çok konuşmaları için debeleniyoruz. Tıpkı Ariekalılar gibi. İçeriğe hiç dikkat etmeden, onların yalan yanlış sözlerini doğrularımız olarak kabul ediyoruz. Bu kurgunun bu yönü müthiş bir alegori değil mi?

Bir de kulakları söküp atmak var tabii. Etkisinden kurtulmak için kökten çözüm de diyebiliriz ona. Bu kesin (!) çözümün etkisiyse bir felakette gizli. Çünkü o zaman saf öfke ve nefretten başka elimizde hiçbir şey kalmıyor. Çareyse yine iletişimde gizli. Bizi zehirleyen dile karşı değişmiş bir dilde hem de.

Bunu kurgu içinde apaçık görebileceksiniz. Ben sadece alegoriyi eşeliyorum burada. Ama China Miéville’in bu yaptığı şeye saygım sonsuz. Ülkemizde hayatımızın her anına sirayet etmiş siyaset ve siyasi kişilerin (hangi kesimden olduklarına bakmaksızın) süzgecimizden geçirmeden benimsediğimiz ya da nefret ettiğimiz sözlerinin bir temsili. Yazar sanki bizim için kaleme almış bu eseri.

Körü körüne bağlanmak ya da kulakları hepten tıkamak bir çözüm değil, diyor China Miéville. Çözüm, tıpkı bizi zehirleyen şey gibi dilde, iletişimde. Değişime açık olarak, değişimden kaçmayarak yapılmalı bu. Yoksa her iki türlü bağnazlık da baki kalacak.

Çeviri ve Editörlük

Betül Çelik’in çevirisi ve Eda Sezgin’in editörlüğünde bizlerle buluşan bu eser için her ikisinin de emeklerine sağlık. Ancak bir eleştirim de olacak.

Kitabın yarısına kadar çok güzel bir seyirle bizlerle olan çeviri, yarısından sonra sekteye uğruyor. Özellikle İngilizcede pek sık kullanılan ve bitmiş bir cümlenin ardından virgülle gelen ek betimlemeler gibi söz öbekleri beni zorladı. Bu söz öbeklerinin kendinden önceki cümleye yedirilmiş olmasını tercih ederdim. Bu daha çok motomot bir çeviri olmuş. Yanlış değil, ama anadili Türkçe olan biri olan benim için de duraksayarak okumama neden oldu. Aynı şekilde fiilsiz ve kısa cümleler bir önceki cümleye yedirilseydi o kısımlar daha akıcı olurdu diye düşünüyorum. Burada da okuma seyrimde tutukluklara neden oldu.

Filiz Çomuk ve Nuray Önoğlu’nun paylaştığı düzeltiyse kitapta temiz bir okuma sağlamış. Her ikisinin de ellerine sağlık. Bir iki yazım hatası mevcuttu, ama sayılar bir-iki olduğu için gerçekten bahsetmeye değmez. 416 sayfalık bir kitapta göz ardı edilebilecek ve okuma zevkimi asla sekteye uğratmamış şeyler bunlar.

Son Söz

Miéville bu defa mesajlarını daha yüzeyde tutarak daha geniş bir kitleye hitap etmeyi seçmiş. Ayrıca bilimkurgunun işlevlerinden biri olan didaktik yapısını ve geleceği kullanarak bugün eleştirmeyi de başarıyla kullanmış durumda. Sosyal bilimkurgunun uyarıcı, eleştirel yanını en genel haliyle bilimkurgunun uzay ezgileri ve farklı ırklarıyla birleştirerek ortaya melez bir tür çıkarmış. Dahası, kendi sosyal mesajlarını ve, kendisi de bir siyasetçi olarak, politikanın kitleler üzerindeki etkilerine ışık tutmayı seçmiş.

Genel olarak oldukça beğendiğim esere dair tek eleştirim, daha kısa olabileceği yönünde olacak. Sonlara doğru bazı yerlerin daha hızlı geçilebileceği kanısındayım.

Ne mutlu ki China Miéville gibi yaşayan bir ustayı dilimizde okumaya devam ediyor, onun birbirinden uç kurmacalarının birbirinden çılgın yaratılarını solumayı sürdürüyoruz. Yordam Kitap ile dilimizde okuma şansına eriştiğimiz bu yazarı, şimdi Yordam Kitap‘a ait olan Yordam Edebiyat çatısı altında okumaya devam ediyoruz.

Miéville hayranları bu eseri zaten kaçırmayacaktır, ama bilimkurguya gönül vermişler de sakın olan bu kitabı es geçmesin.

Politika kirli bir oyun. Onlar oyunlarını oynarken bizlerin kirlenmemesi dileğiyle…

Genel Yayın Editörü
2009 yılında Kayıp Rıhtım'a elimi verdim, sonra da ruhumu kaptırdım. Bu yolun devamında çeşitli gazetelerin kitap eklerinde kitap incelemelerim, TRT Radyo 1'de canlı yayın konuğu olarak katılıp kurgu edebiyatını anlattığım 2 yayın, 5 yıldır süren Kahramanın Yol Türküsü adlı kendi edebiyat temalı radyo yayınım, kitap inceleme videoları serim Kayıp Rıhtım İnceliyor ve bir de bonus olarak Oyungezer Dergisi'nin kültür sanat sayfalarında düzenli yazarlığım oldu. Tüm bunların yanı sıra, gerçek hayatın sıkıcılığında, bir bilgisayar mühendisi olarak yaşıyorum. Ama biz ona Clark Kent kimliğim diyelim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Elçilik Kenti: Galaktik Boyutlu Asimilasyon Nasıl Sağlanır?

Bir ulusu yok etmenin ya da asilime etmenin üç yolu vardır: Din, eğitim ve dil. Miéville bunlar arasından dil kartını seçmiş ve okurlarının önüne yavaşça sürerek bizleri oyuna dahil etmiş.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün