Kül Dağı’ndaki Kütüphane: O da Neydi Öyle?

Kül Dağı’ndaki Kütüphane o hasret kaldığım, en son Biz Gayet İyiyiz ile içimdeki heyecan fitilini ateşlemiş o “özgünlüğü” fazlasıyla sundu. Hem de son damlasına kadar.

Çok kitap okuyanlar bilirler: Bizim gibilerin her kitapta tekrar tekrar yüzleştiği bir laneti vardır. Ama burada çokluktan kastım tek bir türde çok sayıda okumak değil; farklı türlerle bezeli bir “çokluk”. Evet, ne diyordum? Bir lanet yapışır kalır üzerinize. Sizin okur profiliniz güçlendikçe, tercihleriniz genişledikçe ve farklılığı benimsedikçe zihninizde bir rüya sona erer. Bundan böyle insanların tutkuyla, aşkla bağırlarına bastıkları kitapları okuduğunuzda onların heyecanına ortak olamayacağınız o yeni çağ başlar. “Beğenmeme laneti” diyorum ben buna. Çünkü o andan sonra başkalarında elleri titreten o heyecan verici şeyin kendisi bizler için “bilindik” tınılar taşıyacaktır. Kitlelerin öve öve bitiremediği eserlerde biz hep bildik şeyler görecek, özgünlüğü konusunda hemfikir olmayacak ve “o kadar da” etkilenmeyeceğizdir.

Çok okuyan için “özgünlük” ve “şaşırtıcı kurgu” bir ütopyadır işte. Ama şimdi, lanetin çatırdadığı bir örneğe gelmiş bulunuyoruz. Dış kabuğunun çatlayıp özünün uzun yıllar sonra görünmesine yol açan bir esere: Kül Dağı’ndaki Kütüphane’ye.

İthaki Yayınları oldukça ilginç bir adım attı ve bu kitabın ham çevirisinden 25 kopya basıp çeşitli kişilere gönderdi. Hani şu yurtdışında ARC kopyası dedikleri türden. Ne mutlu ki bu hasta ruhlu kitabı erken okuma şansına erişenlerden biri de bendim. Editörlük görmemiş ham çeviri olarak karşıma gelmesi beni başta korkutmuş olsa da, Biz Gayet İyiyiz’den sonra İthaki’nin bir başka kafadan kontak kitabı daha bizlerle buluşturuyor olmasının tadı bambaşkaydı. Çünkü nerede böyle deli işi, kalıplara adeta tüküren bir kitap var, orada ben.

Goodreads’e baktığımda 11.884 adet oyun ortalamasının 5 üzerinden 4.06 olduğunu görmekse karmaşık duygular yaratmıştı bende. Çünkü daha önce böyle yüksek ortalamalı kitaplarda ne denli büyük hayal kırıklığı yaşadığımı ya da kendimi dizlerimin üzerine atıp “Ama bu orijinal falan değiiiiil! Bu mantık hatalarıyla bu puanları nasıl alır? Haaa-yıııııır!” dediğim zamanlar çok da uzak değildi. Peki ne oldu? Kül Dağı’ndaki Kütüphane o hasret kaldığım, en son Biz Gayet İyiyiz ile içimdeki heyecan fitilini ateşlemiş o “özgünlüğü” fazlasıyla sundu. Hem de son damlasına kadar.

Kitap 20 Ocak’ta raflardaki yerini alacak, ama gelin şimdi biz erkenden onu inceleyelim. Çevirisine ise kısaca değinip asıl yorumlarımızı 20 Ocak’a saklayalım.

O zaman sıradan bir Amerikan kasabasının sıradan bir evinin sokak kapısını şöyle bir itin de neye uğradığınızı şaşırın. Tıpkı benim gibi.

O da Neydi Öyle?

Ne desem spoiler” durumu vardır ya, işte ben şimdi spoiler’a girmemek için kitabın konusuna dair olan kısmı spoiler’a girmeden, size detaylı görünecek ama özünde gayet yüzeysel kalacak bir şekilde geçeceğim. Öyle yapayım ki, siz de okurken kesintisiz şekilde “O da neydi öyle? Ne oluyor ya? Fakat? Ne?” gibi tepkilerle kitabı okuyabilesiniz.

Efendim, epik fantazilere fazlasıyla doymuş biri olarak bir süredir fantastikle ilgili tat aldığım yegane şeyler şehir fantazyasından geliyordu. Kül Dağı’ndaki Kütüphane de şehir fantazyasının güzel örneklerinden olduğu gibi, tuhaf kurguya da göz kırpıyor hani. Peki bu ruh hastası kitap ne anlatıyor? Eseri bitirdiğimde bana bu kitabı soracak kişilere nasıl özetleyebilirim diye uzun uzun düşündüm ve sonunda şu tanıma vardım: “Bir Tanrı nasıl yaratılır?” Evet, şimdi de size diyorum ki kitabın konusu budur.

Şimdi 70’li yılların sonlarına gidelim. Amerikan kasabalarından birinde, piknik yapan aileleri ve çocuklarını izleyelim. Sonra bir felaket gerçekleşsin (detaylarını kitabın sonuna kadar asla tam olarak öğrenemeyeceğiz) ve belli sayıdaki çocuklar hariç, geri kalan herkes yanıp kül olsun. Çocuklar mı? İşte bütün mesele bu.

Evlat Edinme Günü olarak adlandırılan bu felaketin ardından, 60.000 yaşındaki Baba, bu çocukları evlat edindiğini ve bundan sonra onların birer Pelapi olduğunu ilan etsin. Yetim kaldıkları gün himayesine aldıkları bu çocuklar artık çırak ve kütüphaneci anlamlarını birlikte içeren birer Pelapi olsun. 12 çocuk, 12 farklı katalogda (katalogları branş olarak düşünün) eğitilsin ve her birinde uzmanlaşalı bin yıllar olmuş Baba onlar uzmanlıklarını kazandığında bu katalogu tamamen onlara teslim etsin. Yani aslında tasarı böyle. Ama elbette işler bu şekilde ilerlemiyor. Her şey plana göre gitse ortada anlatacak bir hikaye olmazdı, değil mi?

Kitap boyunca bir geçmişi görüyor ve karakterlerin çocuklukla gençliklerini okuyoruz, bir de günümüze dönüp 30’lu yaşlarındaki halleriyle kitabın asıl konusunu oluşturan kurguyu izliyoruz. Ama sizi temin ederim, bu çocukların eğitilişi oldukça “pislik” şekillerde oluyor. Bakın, burada kastettiklerime dair tek kelime bile etmiyorum. Sadece şunu söyleyeyim: Baba’nın asla merhametli olmayan yapısı ve eğitimleri boyunca karşılaştıkları “öğretici” tecrübeler size durmadan “Ne okuyorum ben!” dedirtecek.

Böylece başkarakterimiz Carolyn’e dilbilim kataloğunu yüklenecek ve dünyadaki konuşulan ya da unutulmuş bütün insan dillerinden fırtınaların, hayvanların ve hatta volkanların diline kadar her tür dili öğrenecek. Michael, yaşayan her hayvanın sürüsünün bir parçası olacak ve hayvanlar kataloğunu üstlenecek. Jennifer, kafasını dumanlamak konusunda inatçı olsa da tıp konusunu üstlenecek. Peter matematiği alacak. Rachel olası geleceği gözleyecek. Hem de hayalet çocuklarıyla (oraları detaylandırmıyorum ki süprizi bozulmasın. Emin olun, hasta işi bir fikir var arkasında). Margaret ölülerle oldukça nahoş bir yakınlık kurmak zorunda bırakılacak Ve David… David cinayetin kulu olacak ve kardeşlerin en çok korktuğu, en nefret ettiği psikopat olup çıkacak. Çünkü Baba’nın cinayet kataloğunu emanet ettiği gibi, dünyada ayak basılacak her yerde cinayetler işleyip eziyetlere yol açacak. Neden mi? Yok, sadece psikopatlıktan değil. Kataloğu bunu gerektiriyor. Liste böyle uzayıp gidiyor.

Günümüzde geçen kısımdaki ana kurguda Baba kayıp. Sıradan bir ev gibi görünen ama içeri girdiğinizde bambaşka bir boyuttaki, bizzat Baba tarafından yazılmış kitaplarla bezeli bir kütüphaneyi barındıran Kül Dağı’ndaki Kütüphane’ye ise kardeşler girememekte. Bir yandan büyüdükleri ve dış dünyadan uzak kaldıkları (öyle ki büyük kısmı ana dilleri olan İngilizceyi bile unutmuş durumda) evlerinden olurken, bir yandan da Baba gibi kadim bir varlığın izini sürmek için el yordamıyla, adeta körlemesine yol almaktalar. Eve neden giremiyorlar? Onlar da bunu çözmeye çalışıyor diyelim.

Konuyu aktarmayı burada bırakıyorum. Geriye büyük oranda Carolyn üzerinden giden kurguyla birlikte bize bol bol şaşırılacak şey kalıyor. Ah, bir de planlar ve planlar… Ne demek istediğimde eseri okuduğunuzda gayet iyi anlayacaksınız.

Peki Ne Düşünüyorum?

Kül Dağı’ndaki Kütüphane, İthaki’nin Biz Gayet İyiyiz’den sonra beni en mutlu eden kitabı. Ama itiraf ediyorum, Biz Gayet İyiyiz’i daha çok sevdim ve kesinlikle özgün olduğunu savunduğum Kül Dağı’ndaki Kütüphane için beğenilerim kadar bazı eleştirilerim de olacak.

Öncelikle şehir fantazyasının sınırları ve kuralları esneten yapısından güzel yararlanıldığı gibi, işi büyüye hiç bağlamadan düzenini kuruyor olması çok ama çok önemli. Fantazya denilince akla gelen büyüden arınmış bir fantazyayı keşfetmek/okumak gerçekten zor.

Kimi zaman kardeşler harici karakterlerden en önemlisi olan Steve’in gördüklerini büyüye yoruyor oluşuna Carolyn kesinkes “Hayır” diyor. Büyülerin ve iblislerin hayal ürünü olduğunu söylüyor sık sık. O zaman Baba tam olarak ne? Bunun cevabı biraz okura kalıyor diyelim.

Her neyse, büyü olmadan inşa edilmiş bir fantazya fikrine oldukça saygı duydum. Arkasında kendi dayanakları, kendi düzeneği var. Fakat gelin görün ki böyle bir kurgu için bu dayanak ve düzeneklerde yetersizlikler mevcut (bence). Yapılan açıklamaların bazıları tatmin edici değil. Yazar Scott Hawkins böyle bir kurguyu kaleme alabilmiş, fakat bazı anlarda detaylardan kaçmış sanki. İşte o kaçış kitabın temel dayanaklarında eksikliklere yol açmış diye düşünüyorum. Hal böyle olunca da, okurken kimi zaman temellerin sarsıldığını hissettim. Kendisiyle çelişme değil de, hani birkaç sütun daha olsa ona rahatlıkla “görkemli” diyebilecektim. Yazar bu orijinal kurguyu birkaç adım daha ileri taşımalıydı, ama kolaycılık yaptığını düşünüyorum. Bu da bir hayal kırıklığı yarattı.

Sonrasında, 12 katalog, Baba ve kardeşler güzel işlenmiş karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Baba’nın geçtiği her andan keyif aldım. Kardeşlere Steve ve Erwin karakterleri kurguya dahil olduğunda yapılan dış bakış da hem şaşırtıcı, hem de gayet yerindeydi. Ama, onlar dışında kalan karakterlerde bir sıkıntı gözledim. Aslında bu sıkıntı sadece Erwin’de. Bir Afganistan gazisi olan, yaşadıkları kitaplaştırılmış ve hatta filmi bile çekilmiş bir eski asker olan Erwin gözümde bir “Mary Sue” idi. Yani, fazlasıyla kusursuzdu. Dahası, zaman zaman oldukça karikatürizeydi ki bu beni çok rahatsız etti. Kendisinin başarılarından kaynaklı edindiği saygı ve onun buna karşılık en olmadık yerlerde bile gösterdiği aşırı hareketleri gözümü tırmaladı. Aslında sorun şu: Bu aşırıya kaçan hareketlerin en olmadık yerlerde hoş karşılanıp onun kahramanlığı nedeniyle geçiştirilmesi, hoş görülmesi. Erwin, kitap boyunca sorun yaşadığım tek karakterdi diyebiliriz.

Karakterler demişken, Baba karakterini de detaylandırmak gerek. O, rakipsiz de değil hani. Vakti zamanında hükümdarlığını sonlandırdığı başka varlıklar da var kitapta. Hep bir karabasan gibi nefeslerini ensemizde hissettiğimiz, Baba’dan daha mı iyi yoksa daha mı kötü olduklarına bir türlü anlam veremediğimiz rakipler bunlar. Onların bu tekinsiz hissiyatı kitapta en sevdiğim şeylerden biriydi. Ne zaman ortaya çıkacaklarını beklemenin yanı sıra, tam olarak ne olduğunu kesitremediğimiz Baba’nın rakiplerinin ne de nasıl olacağını tahayyül etmek oldukça zor. İşte bu da işin en keyifli kısmı.

Devam edelim. Yazar Hawkins kimi zaman bazı detayları atlıyor dedim ya, buna duygular da giriyor. Mesela 86 ve 87. sayfalarda Baba ve evlat edindiği çocuklarıyla ilgili gergin bir sahne var. Ama biz ancak olayın sonunda tüm bu yaşananlar boyunca Baba’nın kızgın bir ruh halinde olduğunu anlıyoruz. Olay yaşanırken bir kez bile Baba karakterinin mimiklerinden ya da ruh halinden bahsedilmiyor. Olayın sonuna geldiğimizde “Aaa, demek kızgınmış” diyorsunuz ki, o sırada verilen kimi tepkilerin çocuklar üzerindeki etkisi de ancak o zaman anlamlı hale geliyor. Burada kitabın Amerikalı editörüne geliyor eleştirim.

Ah, bir de spoiler olmasın diye bahsedemediğim bir yığın detay var. Güneş mesela, Güneş’in oluşumu diyelim. Onlar ne güzel fikirlerdi öyle! Kütüphane’ye girmeleri engellenen kardeşlerin, bu engelleyici nedeni harikaydı aynı şekilde. Sonra çocuklarla Baba’nın o şoke edici ilişkisi… Oralardan nasıl da keyif aldım…

Peki sevdim mi, sevmedim mi? Sevdim. Yalnız şöyle bir durum var: Başta da dediğim gibi, Biz Gayet İyiyiz’e olan sevgim boyutlarında bir sevgi bu kitaba karşı oluşmadı. Beklentim, içimde aynı sevgiyi uyandırmalarıydı. Fakat şunu inkar edemem ki, 2017’ye böylesine çılgın, böylesine özgün bir kitapla başlamış olmanın tadı bambaşka. Kitap kötü hiç değil. Sadece gözüme takılan kimi eksiklikleri vardı diyelim. Türkçede okuduğum için çok mutluyum!

Dahasını da İster Bu Deli Gönlüm

M. Boran Evren’in ham çevirisini okuduğum bu özel kopya, bana güzel bir çeviri de sundu aslında. Kitabı okumaya başlamadan önceki kimi soru işaretlerim okurken uçtu gitti. Kendisinin ellerine sağlık.

Yalnız İthaki bendeki beklentileri çok değiştirdi. Önce Vathek, Sarı Kral Hikayeleri, Sınırdaki Ev gibi tuhaf kurgunun nadide örneklerini basması; sonra Biz Gayet İyiyiz gibi Türkçede kolay kolay okuyamayacağımız bir şehir fantazyasına el atması falan derken şimdi de Kül Dağı’ndaki Kütüphane geldi. Ben böyle özgün, böyle tek bir türe girmeyen ve kalıplarla işe olmayan kitapların devamını bekliyorum. Fantazyanın elf – cüce, kılıç – büyü demek olmadığını bize gösteren, hayal gücünün enginliğini kelimelerinde haykıran yeni kitapları dört gözle bekliyorum.

İthaki ailesi, vallahi beklentilerim ve umutlarım çok arttı. Bunlar burada kalmasın. Çünkü bu tarz daha fazla girişimler ister şu deli gönlüm.

Genel Yayın Editörü
2009 yılında Kayıp Rıhtım'a elimi verdim, sonra da ruhumu kaptırdım. Bu yolun devamında çeşitli gazetelerin kitap eklerinde kitap incelemelerim, TRT Radyo 1'de canlı yayın konuğu olarak katılıp kurgu edebiyatını anlattığım 2 yayın, 5 yıldır süren Kahramanın Yol Türküsü adlı kendi edebiyat temalı radyo yayınım, kitap inceleme videoları serim Kayıp Rıhtım İnceliyor ve bir de bonus olarak Oyungezer Dergisi'nin kültür sanat sayfalarında düzenli yazarlığım oldu. Tüm bunların yanı sıra, gerçek hayatın sıkıcılığında, bir bilgisayar mühendisi olarak yaşıyorum. Ama biz ona Clark Kent kimliğim diyelim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kül Dağı’ndaki Kütüphane: O da Neydi Öyle?

Kül Dağı’ndaki Kütüphane o hasret kaldığım, en son Biz Gayet İyiyiz ile içimdeki heyecan fitilini ateşlemiş o “özgünlüğü” fazlasıyla sundu. Hem de son damlasına kadar.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün