Çevirmenin Çemberi: Renkli Göğün Altında

Başarılı çevirmen Yaprak Onur, Vahşi Batı'daki iki genç kızın sıra dışı dostluk hikâyesini konu alan "Renkli Göğün Altında"yı çevirirken karşılaştığı zorlukları anlattı.

Bir çevirinin daha bitişiyle yeni bir Çevirmenin Çemberi yazısının zamanı da geldi. Bu seferki kitabımız Yabancı Yayınları tarafından basılacak olan, Stacey Lee imzalı Under a Painted Sky. Türkçede, Renkli Göğün Altında olarak yayınlandı.

Hemen kısaca konusundan bahsedeyim. 1849 yılının Amerika’sındayız. Irkçılığın had safhada olduğu ve Amerika’daki insanların zengin olma hayalleriyle kıtayı aşarak altın avına katıldığı yıllar. Baş kahramanımız Samantha yaşadıkları kasabadaki tek Çinli ailenin üyesi ve bir keman virtüözü; o yıllarda, bunun özellikle bir kadın ve bir Çinli için çok zor olduğunu bilmesine rağmen hayatını müzikten kazanmak konusunda kararlı. 16 yaşına basmasına birkaç ay kala hayat ona çok kötü sürprizler hazırlıyor ve bunun sonucunda kendisini yeni tanıştığı köle bir kız olan Annamae’le birlikte oğlan kılığına girmiş vaziyette Oregon Yolu’nda buluyor. Kitap bize bu yolculuğu, dostluğu ve tarihi anlatıyor. Yani yine bir gençlik hikâyesi fakat bu seferkinde hiçbir bilimkurgu veya fantastik öge yok.

Tüm çevirdiğim kitaplar çocuğum gibi olduğundan kendimi onları sevmek zorunda hissediyorum ama bu kitap, konu olarak hiç benim tarzım değildi. Saçımı başımı yolduran şeylerin sayısı da düşünülünce kendisinin biraz üvey evlat konumunda kaldığını söylemeden geçemeyeceğim. Yine de ben Külkedisi’nin kötü kalpli üvey annesi olmadığımdan evlat evlattır diyorum ve onu da diğerlerinden ayırmıyorum. Bir önceki yazımda gençlik edebiyatı tatil gibi geldi dediğim için de derin bir pişmanlık duyuyorum.

Kafamda saç bırakmayan şeylere gelecek olursak…

Saç tellerimin bir kısmını kitabın konusu dolayısıyla feda etmem gerekti. 1800’lü yıllarda, Amerika’da geçen bir kovboy hikâyesi anlatıyordum ama Türk kültüründe kovboyların yeri yok. Bu uzaktan bakıldığında bir problemmiş gibi görünmese de bu yazıyı okuyan çevirmenlerin gözünden birkaç damla yaş süzüleceğini düşünüyorum. Şöyle ki kovboyluk bir alt kültür, kendi terimleriyle oluşturduğu bir nevi kendi dili var. Bu alt kültürün hiçbir ögesinin bizim kültürümüzde olmaması aynı cümle içinde tek kelimeyle açıklayamayacağınız (hatta bazen bir satırla anca açıklanan) bir sürü kelime olarak size geri dönüyor. Bunun yanı sıra İngilizcede bu kültüre ait aynı ya da yakın anlamlara gelen bir sürü kelime varken biz bu alt kültüre sahip olmadığımız için hepsini tek kelimeyle geçiştiriyoruz. Örneğin ‘kement’, kitapta ‘lasso’, ‘noose’, ‘lariat’ ve ‘rope’ gibi farklı kelime alternatifleriyle geçerken benim kullanabileceğim tek kelimem oluyor.

Bu alt kültürle verdiğim savaşı saç teli kayıplarıyla kazandığımda karşıma yeni bir cephe çıktı. Kitabın yazarı dördüncü nesil bir Çinli-Amerikalı ve kitabında Çin kültürünü okuyucuya tanıtmak konusunda kararlı. Bu cephede yazarla Voltran oluşturmak gibi bir avantajım vardı, tabii. Yazar, bu kültürü tanımayan okuyucularına onu anlatmaya çalışırken benim de işimi kolaylaştırdı ama kısa süre içinde beni terk ederek Hristiyan kültürüne göndermeler yapmaya başladı. Neyse, İncil çevirileri araştırmasında da birkaç saç teli fena ettikten sonra bu savaştan da galip ayrıldım.

Aksanlarla verdiğim savaşı ise kimin kazandığından çok emin değilim. Kitapta Zenci, İspanyol, İskoç ve Fransız aksanlarının yanı sıra Kuzey, Güney ve Orta Amerika’nın da farklı aksanları yer alıyordu. Amerika’nın içindeki aksan farkları maalesef çeviride kayboldu; diğerleri arasında ise içime en çok sinen ‘d’ harfi yerine ‘z’ ve ‘r’ harfi yerine ‘ğ’ kullanan Fransızlar oldu. Özellikle İskoç aksanını oturtmak için Youtube’dan saatlerce İskoç konuşması dinlesem de onları Türkçe konuşurken hayal etmekte zorlandım. Zencilerin ‘You is’ kullanımlarını ise özne-yüklem uyumsuzluklarıyla vermeye çalışsam da yeterince dikkat çekici olamadı.

En çok saçımı başımı yolduran şey ise yazarın diliydi. Yazar deyimmiş taklidi yapan ama aslında deyim olmayan söz öbekleri kullanmak konusunda oldukça kararlı bir tutum sergilemişti.

Örneğin:

“We might as well be trying to run up opposite hills of polished jade in our socks.”

Bu cümleyi ilk okuduğumda bir deyim kullanıldığına yüzde yüz emindim. Biz bunu Türkçede ne şekilde ifade ediyoruz diye derin bir araştırmaya dalmaya hazırlandığım sırada bunun sadece bu yazara ait, Çin kültürüne gönderme yapan bir kullanım olduğunu fark ettim; dolayısıyla kitapta yarı doğrudan bir çeviriyle şu şekilde yer aldı:

“Bu, ayağımızda sadece çoraplarımızla kaygan yeşim taşı tepelerine tırmanmaya çalışmak kadar anlamsızdı.”

Bazen ise karşıma deyim olduğunu bildiğim fakat kendisiyle kelime oyunu yapılmış yerler çıktı ve onları minik düzeltmelerle birebir yakın şekilde çevirmem gerekti.

Mesela:

“Sometimes you roll snake eyes.”

I gasped. He knew my Chinese lunar sign? It took me a moment to realize he was talking about gambling, not me.

Türkçesi:

“Bazen şansına bir çift yılan gözü gelir.”

Nefesim kesilmişti. Benim Çin burcumu mu biliyordu? Benim hakkımda konuşmadığını, kumarda hepyek atmaktan bahsettiğini anlamam biraz zaman almıştı.

Kelime oyunları demişken çeviride kaybolan bir espri var ki arkasından hâlâ ağlıyorum…

“This is what we call a Skinny dip.”

Eğlenceli bir karakter, atının adı Skinny ve suya giriyorlar. :’( Sanırım kitabın en iyi esprisiydi ve ben elim kolum bağlı kendisinin ellerimden kaçıp gitmesini seyretmek zorunda kaldım.

Geriye kalan saç teli kayıplarım daha çok gerilla savaşı gibi yerlerde yaşandı. Müzik terimlerinin çevrilmesi için saatlerce sevgili kuzenimle yazıştık. Düğüm isimlerini bulabilmek için gecenin bir yarısı Youtube’dan bulduğum düğüm videolarıyla erkek arkadaşımın Gemicilik Düğümleri kitabındaki resimleri kıyasladım. İspanyolca ve Fransızca kelime ve cümleleri gördükçe yaşadığım sinir krizlerini çn’lerle yatıştırmaya çalıştım (kitabı toplam 71 çevirmen notu ile teslim ettim – yuh!). Ve önüme gelen herkese bol bol söylendim.

Kısaca bu kitap beni şu güne kadar en çok zorlayan çeviri oldu. Şimdi kalan saç tellerimi Ann Leckie uğruna yolmaya gidiyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

Kitaplarla yaşadığı aşkı mesleği haline getirebilmenin mutluluğunu yaşayan çiçeği burnunda bir çevirmen ve okunacaklar listesi çok yakında üzerine yıkılacak olan bir okur. Şimdi bir de yazmayı öğreniyor…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çevirmenin Çemberi: Renkli Göğün Altında

Başarılı çevirmen Yaprak Onur, Vahşi Batı’daki iki genç kızın sıra dışı dostluk hikâyesini konu alan “Renkli Göğün Altında”yı çevirirken karşılaştığı zorlukları anlattı.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün