Sineklerin Tanrısı Gerçek Oldu: İşler Golding’in Anlattığı Gibi Değilmiş!

William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı karanlık romanı, 1965 yılında gerçekten de yaşanmış. Ancak işler yazarın hayal ettiğinden çok daha farklı gelişmiş!

William Golding’in bir grup çocuğun adaya düştüğünde başına gelen karanlık olayları konu alan Sineklerin Tanrısı (Lord of the Flies) romanı, yazıldıktan 11 yıl sonra gerçek olmuş. Ancak işler yazarın çizdiği portreden çok daha farklı bir şekilde gelişmiş!

Yüzyıllardır Batı kültüründe insanların doğuştan ve içsel bir bencillik taşıdığına ilişkin görüş hâkimdi. İnsanlığa yöneltilen bu kötücül imge algısı, doğal olarak yine bir insan ürünü olan sanata, filmlere, romanlara, tarih kitaplarına ve bilimsel araştırmalara yansıyordu. Ancak son yirmi yılda sıra dışı bir şey yaşandı. Dünyanın çeşitli yerlerinden bilim insanları, insanlığa çok daha olumlu bir bakış açısıyla yaklaşmaya başladı. Fakat bu gelişme henüz erken dönemlerini yaşadığından farklı alanlardaki araştırmacılar, aynı bakış açısını paylaştığından haberdar bile değildi.

Rutger Bregman da bu yeni umutlu görüşlere ilişkin kitabına başlarken yaptığı araştırma sırasında William Golding’in 1954 yılında yayımlanan Sineklerin Tanrısı adlı romanına rastladığını dile getiriyor. Ve araştırmalarını biraz daha ilerlettiğinde romana dair şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşıyor: Tüm anlatılanların gerçek hayatta yer bulduğunu keşfediyor!

William Golding “Sineklerin Tanrısı”nda Ne Anlatmıştı?

Rutger Bregman’ın bulgularına geçmeden önce romanın hikâyesinden söz edecek olursak, her şey bir grup okul çocuğunu taşıyan bir uçağın, Pasifik’in bilinmeyen bir noktasına kondurulmuş ıssız bir adaya düşmesiyle başlar. Uçaktan yalnızca çocuklar kurtulur; her birinde, bu mucizevî kurtuluşa inanamayan bakışlar hâkimdir. Çevrelerinde yalın bir sahilden, deniz kabuklarından ve kilometrelerce ötelere uzanan mavi denizden başka hiçbir şey yoktur. Ve her şeyden önemlisi, kuralları koyacak yetişkinler yoktur!

Birinci gün çocuklar, kendi aralarında bir tür demokrasi kurmaya başlar. İçlerinden Ralph adlı çocuk grubun lideri olarak seçilir. Atletik, karizmatik ve yakışıklı fiziğiyle öne çıkan Ralph’in kuralları basittir: 1) Eğlenin. 2) Hayatta kalın. 3) Geçecek olan gemilere dumanla işaret edin.

Sineklerin Tanrısı Film

Sineklerin Tanrısı Filmi (1963)

Bir numaralı kural başarıyla gerçekleştirilir. Ancak diğerleri? Onlar konusunda pek de başarıya ulaşıldığı söylenemez. Zira çocuklar, ziyafet çekmek veya kamp ateşi çevresinde gülüp oynamakla daha ilgilidir. Bir süre sonra yüzlerini boyamaya başlarlar, kıyafetlerini çıkarırlar. Ve ardından, içlerinde birtakım baskın dürtü geliştirirler –birbirlerini çimdiklemek, tekme atmak, ısırmak gibi.

Neden sonra bir gün, sahile bir İngiliz denizci geldiğinde ada, artık için için yanan çorak bir araziye dönmüştür adeta. Çocuklardan üçü ölmüştür. “Bunu düşünmeliydim,” der denizci. “Bu İngiliz çocukların, çok daha iyisini yapacağını sanmıştım oysa.” İşte tam bu anda Ralph, gözyaşlarını tutamaz. Kaybettikleri masumiyete, insanın kalbindeki karanlığa ağlar.

Hepsi Hikâyeden İbaret

Elbette bu hikâye hiç yaşanmadı. Golding’in 20. yüzyıl klasikleri arasında yerini alan çarpıcı romanı, milyonlarca adet sattı ve otuzdan fazla dile çevrildi. Fakat sonradan bakıldığında romanın bu başarısının ardındaki sır açık hâle geliyor. Nitekim Golding, insanlığın derinlerinde yatan karanlığı resmetmede usta bir beceriye sahipti. Tabii, bir tarafta 2. Dünya Savaşı’nın ağır bedellerine tanık olan 60’lar neslinin, kendi ailelerini sorgulayışı da vardı. Yoksa Auschwitz, bir anomali miydi? Ya da içlerinde saklanan bir Nazi mi vardı?

Sineklerin Tanrısı’nı henüz ergenlik çağlarında okuduğunu söyleyen Rutger Bregman, biraz hayal kırıklığı yaşasa da bir an olsun Golding’in insan doğasına ilişkin görüşünden şüphe duymadığını dile getiriyor. Yazarın hayatına daha yakından bir bakış attığında ise Golding’in aslında ne kadar mutsuz bir birey olduğunu görüyor: Depresyona meyilli alkolik bir adam. Bir itirafında, “Nazileri her daim anlamışımdır,” diyor Golding. “Çünkü ben de o yönde bir doğaya sahibim.” Nitekim ona Sineklerin Tanrısı’nı yazdıran da bu üzücü kişisel bilinç oluyor.

GÖZ ATIN  Megan Hunter'ın Distopik Romanı "Sondan Sonra" Raflarda

Lord of the Flies - Sineklerin Tanrısı

Peki, kendilerini ıssız bir adada bulacak olsalardı gerçek çocukların ne yapardı? Buradan hareketle Bregman bir makale yazmaya girişiyor ve romanla karşılaştırdığı bilimsel araştırmalarının sonucunda her halükarda çocukların çok daha farklı davranacağını buluyor. Ne var ki okuyucuların buna kuşkuyla yaklaşması üzerine Bregman, romanda anlatılan olayın gerçek bir örneğinin peşine düşüyor. Yaptığı araştırmalar sırasında belirsiz bir blogda sarsıcı bir hikâyeye rastlıyor:

“1977 yılında bir gün altı çocuk, balık avı için Tonga’dan yola çıkar. Bu sırada dev bir fırtınaya yakalanan çocuklar, ıssız bir adaya sürüklenir. Peki bu küçük kabilenin hayatta kalmak için yaptığı şey nedir? Hiçbir zaman tartışmamak üzere bir anlaşma yapmak.”

Makalede herhangi bir kaynak yer almıyor, ama kimi zaman böyle bilgiler şans eseri insanın karşısına çıkar. Bregmanda bir gün gazete arşivini tararken araştırmak istediği yılı yanlış yazıyor ve esas merak ettiği şeyi buluyor! 1977 yılının rakamlarını yanlış girmesiyle beraber karşısına, 6 Ekim 1966 yılına ait Avustralya gazetesi The Age’in manşeti çıkıyor. Haber, üç hafta öncesinde Pasifik Okyanusu açıklarındaki ada grubu Tonga’nın güneyinde, bir kayalıkta bulunan ve bir yıldan uzun süre ’Ata adasında kaldıktan sonra Avustralyalı bir denizci tarafından kurtarılan altı çocuğun hikâyesini anlatıyor.

Çocuklar Hâlâ Yaşıyor muydu?

Aklında bu soruyla Bregman, televizyon görüntülerine ulaşabilmeyi umuyor. Ama elinde daha önemli bir bilgi var: Denizcinin adı Peter Warner. Hakkında biraz araştırma yaptığında Bregman’ın şansı yine dönüyor ve Avustralya- Mackay’deki yerel bir dergide yayımlanan şu başlığa ulaşıyor: “Elli Yıllık Bir Dostluk Bağı” Başlığın yanında da kollarını birbirine dolamış iki adamın gülümserkenki fotoğrafları yer alıyor. Başlığın altındaki yazıda ise şöyle diyor:

“Lismore’un yanındaki Tullera’da bulunan muz tarlasının derinliklerinde eşine rastlanmayacak türde iki arkadaş yaşıyor… Büyüğü seksen üç yaşında, zengin bir endüstricinin oğlu. Daha genç olansa altmış yedi yaşında ve tamamen doğada büyümüş.”

Peki, adları ne dersiniz? Peter Warner ile Mano Totau. Ve sizce nerede tanışmışlardır? Issız bir adada.

Rutger Bregman, eşi Maartje’yi de alıp derhal tarif edilen yere gidiyor ve ıssızlığın ortasında, tozlu bir yol kenarında iki dostun yaşadığı evi buluyor: İşte karşısında elli yıl önce, altı kayıp çocuğu bulan Kaptan Peter Warner!

Peter, bir zamanlar Avustralya’nın en zengin adamlarından biri olan Arthur Warner’ın en küçük oğlu. 1930’da Arthur, Elektronik Endüstrisi adında, o zamanların radyo pazarını kontrol eden geniş bir imparatorluğa sahip. Dolayısıyla Peter’den, babasının izinden gitmesi beklenmiş. Ancak henüz on yedi yaşındaki Peter, bunun yerine macera peşinde koşmak için denizlere açılmış ve birkaç yılını Hong Kong’tan Stockholm’e, Şangay’dan St. Petersburg’a seyahat ederek geçirmiş. Kayıp çocuk beş yıl sonra nihayet geri döndüğünde, babasına gururla İsveç kaptanlık sertifikasını sunmuş. Ne var ki bundan etkilenmeyen Arthur, oğlundan daha işe yarar bir işle meşgul olmasını istemiş. “En kolay ne var?” diye sormuş Peter bunun üzerine. Ve Arthur, “Muhasebecilik,” diye yalan söylemiş.

Sineklerin Tanrısı Gerçek Oldu

Soldan üçüncü kişi Peter Warner. 1968’de mürettebatıyla birlikte, ‘Ata’dan sağ kalanlar da fotoğrafta.

Her Şeye Rağmen Hayallerinin Peşinde

Babasının şirketinde çalışmaya başlayan Peter’ın aklı hâlâ denizlerdeymiş. Nitekim 1966 yılının kışında onu Tonga’ya kadar getiren de bu tutku olmuş. Deniz seyahatinden eve dönüşte fazladan küçük bir tur attığı sırada ıssız denizin ortasındaki minik ada ’Ata’yı görmüş. Adada bir zamanlar yaşayanlar varmış; ancak 1863 yılında adaya gelen bir gemi, ada sakinlerini de beraberinde götürmüş. O zamandan beri de ’Ata adası ıssız, lanetli kalmış ve zamanla unutulmuş.

GÖZ ATIN  Sevimsiz Tanrılar: İlkelin Farklı Tanımları

Ne var ki Peter’ın dikkatini çeken tuhaf bir şey olmuş. Dürbünleriyle daha yakından baktığında yeşil kayalıkların üzerinde yanık izleri görmüş. Böylesi tropikal yerlerde kendiliğinden yangın çıkması, pek yaygın değilmiş. İşte tam o anda Peter, uzun saçlı çıplak bir oğlan çocuğu fark etmiş. Uçurum kenarından sıçrayarak suya atlayan çocuğu, çığlıklar ve kahkahalar eşliğinde başkaları da takip etmiş. İlk çocuğun, bota ulaşması fazla sürmemiş. “Adım Stephen,” demiş çocuk kusursuz İngilizcesiyle. “Altı kişiyiz ve on beş aydır bu adadayız.”

Söylediklerine göre çocuklar, Tonga’nın başkenti Nuku’alofa’daki bir yatılı okulda öğrencilermiş. Okul yemeklerinden bıkan çocuklar, bir gün balık avlamaya karar vermiş ve o sırada bir fırtınaya yakalanmışlar. Peter, bunun pekâlâ gerçek olabileceğini düşünmüş ve çift yönlü radyosunu kullanarak Nuku’afola’yı aramış. Karşısındaki operatöre, “Yanımda altı çocuk var,” demiş. Karşıdan ise hemen, “Orada kalın,” yanıtı gelmiş. Yirmi dakikanın ardından nihayet coşkuyla ahizeye sarılan operatör, “Onları bulmuşsunuz!” diye çığlık atmış. “Bu çocuklar, haber alınamadığından ölü ilan edilmişlerdi. Hatta cenazeleri bile düzenlenmişti. Ama nihayet bulunmuşlar, bu bir mucize!”

Gerçekleşen Kurgu: Sineklerin Tanrısı

Aradan yıllar geçmesine rağmen bugün doksan yaşındaki Peter, yaşananları hâlâ aynı tutarlılıklar dile getiriyor. Söylediğine göre olayın kahramanları altı çocuk –Sione, Stephen, Kolo, David, Luke ve Mano. Hepsi de Nukuéalofa’daki katı bir Katolik yatılı okulunda okuyormuş. En büyükleri on altı, en küçükleri ise on üç yaşındaymış o zamanlar. Ve hepsinin ortak bir noktası varmış: Sıkıntıdan bıkmışlar! Bu yüzden de okuldan kaçıp Fiji’ye, hatta Yeni Zelanda’ya kadar gitmeyi planlamışlar.

Ne ki önlerinde tek bir engel varmış, o da hiçbirinin teknesinin olmayışı! Dolayısıyla pek hoşlanmadıkları bir balıkçı olan Bay Taniela Uhila’dan bir tekne ödünç almaya (!) karar vermişler. Seyahat için hazırlıklar başlamış; tüm aldıkları, iki çuval muz, birkaç Hindistancevizi ve küçük bir çakmakmış. Pusula bir yana, hiçbirinin aklına en azından bir harita almak bile gelmemiş.

O gece limandan ayrılan küçük tekneyi kimse fark etmemiş. Hava açıkmış, çarşaf gibi deniz, yalnızca hafif bir meltemle dalgalanıyormuş. Fakat o gece çocuklar büyük bir hata yapmış, uyuyakalmışlar. Birkaç saat sonra gözlerini, tepelerinden düşen yağmur damlalarıyla açmışlar. Etraf karanlıkmış. Tekneyi durdurdukları anda ise kalaslar parçalara ayrılmış. Hemen ardından da dümen kırılmış. “Sekiz gün boyunca sürüklendik,” diyor Mano. “Yiyeceksiz, susuz.” Çocuklar balık yakalamaya çalışmış. Delikli Hindistancevizi kabuklarıyla biraz yağmur suyu biriktirerek birbirleri arasında eşit olarak paylaşmışlar. Her biri, bir defa gündüz bir defa da akşam olmak üzere birer yudum içiyormuş sudan.

GÖZ ATIN  Mehmet Açar'dan Yeni Distopya: Kayıp Hasta

Ardından, sekizinci gün ufukta bir mucize görmüşler: Küçük bir ada! Burası; palmiye yapraklarının dalgalandığı, kumsalların uzandığı, öyle tropikal cennetlerden falan değilmiş. Onun yerine bir yığın kayalık, okyanusun metrelerce üstünden aşağı sarkıyormuş. O günlerde ’Ata’nın yaşamak için uygun olmadığı sanılıyor. Ama Kaptan Warner’ın anılarında yazdığına göre, “Adaya vardıklarına çocuklar küçük bir yiyecek bahçesi, içme suyu için de ağaç gövdelerini delerek bir su yolu yapmış, çeşitli ağırlıkların yer aldığı bir jimnastik alanı ve badminton kortu kurmuş, bir kümes inşa edip kalıcı ateş yakmışlar. Üstelik tüm bunları yalnızca el işçiliği, eski bir bıçak ve büyük bir kararlılıkla yapmışlar.” Sineklerin Tanrısı’ndaki çocuklar, ateşe doğru üflerken gerçek hayattakiler, asla sönmemesi için ateşi körükleyerek onu bir yıldan fazla ayakta tutmuşlar.

lord of the flies

Sineklerin Tanrısı Filmi (1990)

“Talihsiz Serüvenler Dizisi”

Çocuklar, adada düzenli bir hayat kurmaya başlarken talihsizlikler de peşlerini bırakmamış. Kimi zaman tartışmışlar, kimi zamansa uzlaşıp adadan kurtulmaya çalışmışlar. Ancak inşa ettikleri sandal dağılarak parçalanmış. Hepsinden kötüsü, Stephen bir gün kayıp uçurumdan düşünce ayağı kırılmış. Ne var ki arkadaşlarının desteği sayesinde iyileştirmeyi başarmışlar.

Başlarda balık, Hindistancevizi, kuş ve yumurta yiyerek beslenen çocuklar, adanın yukarılarına doğru çıktıklarında eskiden insanların yaşadığı antik bir volkan ağzına rastlamışlar. Burada yaban meyveleri, muz ve yüz yıl önceki son Tongalılardan kalma tavuklar bulmuşlar.

Nihayet 11 Eylül 1966’da kurtarılarak Nuku’alofa’ya geri dönebilmişler. Ancak çocukların macerası burada sona ermemiş. Döner dönmez Nuku’alofa polisi onları tutuklayıp hapse atmış. Zira on beş ay önce teknesi ödünç alınan (!) Bay Taniela Uhila’nın öfkesi henüz geçmemiş ve çocukların cezalandırılmasını istemiş.

Neyse ki Peter, onları bu durumdan kurtarmak için bir şeyler bulmuş. Başlarına gelen bu deniz kazasının, Hollywood filmleri için harika bir malzeme olduğunu düşünerek babasının şirketini kullanmış ve medya-film endüstrisinden çeşitli isimlere ulaşmış. Nitekim eski teknesi için Bay Uhila’ya ödenen 150 avro ve filmde yer almaları için yapılan bir anlaşmayla beraber çocuklar serbest bırakılmış. Birkaç gün sonra da Kanal 7’den bunun için bir ekip gelmiş.

Lord of the Flies - Patrick Ness

Uzun zamanın ardından çocukların, ailelerine kavuştukları coşku dolu âna tanık olmak için neredeyse 900 kişilik Ha’afeva halkının tamamı toplanmış. Peter, ulusal kahraman ilan edilmiş. Sydney’e geri döndükten sonra da babasının şirketi aracılığıyla bir tekne inşa ettirip dünyayı keşfetmek üzere çıktıkları yolculuğu tamamlamaları için altı çocuğa bağışlamış.

Mutlu Son

’Ata adasından kurtarılan bu çocukların hikâyesi bilinmese de William Golding’in romanı bugün hâlâ tüm dünyada okunuyor. Ancak artık farklı bir hikâye anlatma zamanı; birbirimize tutunduğumuz zaman ne kadar güçlü olabileceğimizin hikâyesini. Peter’ın yıllar sonra anıları arasından, torunlarına yazdığı bir defterin ilk sayfasında da dile getiriliyor bu:

“Hayat, bana çok büyük bir şey öğretti: Her zaman insanların içindeki iyiye ve olumlu tarafa bakmalı!”

Belki satırlarına insanın yüreğindeki karanlığı taşıyan William Golding gerçekten yanılıyordu, ne dersiniz? Yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum’da bizimle paylaşabilirsiniz.

* * *

* Sealand, Machiavelli ve Sineklerin Tanrısı

Kaynak: The Guardian




1995 yılında, dünyaya ilk defa dokunduğundan bu yana okuyor gözlerim, ellerim, kulaklarım ve hislerim. En çok doğayı okuyorum, sonra müziği, renkleri; ve edebiyat okuyup çeviriler yapıyorum, başka gözlerin bakışlarına dokunabilmek için. Dimağımın heybesinde biriktirdiğim kelimelerden masallar fısıldıyorum. Hayatı satır aralarına katık ediyorum; yağmurlu gökte vicdanı arıyor, mum ışığında güneşi buluyorum. Sabah günümü aydın eden kahve kokuları gece gözüme uyku sürüyor. Küçücük bir kutuda azıcık yaşıyorum, yetinmekle doyuyorum.

Sineklerin Tanrısı Gerçek Oldu: İşler Golding’in Anlattığı Gibi Değilmiş!

William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı karanlık romanı, 1965 yılında gerçekten de yaşanmış. Ancak işler yazarın hayal ettiğinden çok daha farklı gelişmiş!

Başa dönün