Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç: Hurafe Kazanlarını Deviren Klasik

İş Bankası Kültür Yayınları'nın hazırladığı "Türk Edebiyatı Klasikleri" serisinin ilk göz ağrısıyla tanışmış mıydınız? Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç” romanını inceledik.

Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) sanat akımlarının kalıplarına sığmayan, neyi iyi bulduysa onu özümseyen ve kendi çizgisini oluşturan bir yazar. Kariyerinde anlaşmazlıklar, polemikler ve yalnızlıklar yaşasa da çizgisinden hiç çıkmadı ve onu hep savundu.

Neydi çizgisi? Anlaşmazlıkları neydi? Polemikleri neden yaşadı? Ve neden yalnızlığı seçti? Gelin bu ve benzeri soruların cevaplarını çiçeği burnunda bir serinin- İş Bankası Kültür Yayınları Türk Edebiyatı Klasikleri– ilk kitabı olan “Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç”ı inceleyerek arayalım. Eseri irdelerken de döneme, yazara, seriye ve benzeri unsurlara birlikte göz atalım.

Buyurunuz, kitabın konusuyla başlayalım.

Hurafeler ve Düşmanlıklar

Halley Kuyruklu Yıldızı’nın Dünya’nın yörüngesine girmesine yakın bir zamanda İstanbul’un kenar mahallelerinde dedikodu kazanları kuruluyor. Kuyruklu yıldızın Dünya’ya çarpacağından tutun da zehirli kuyruğunu sürtüp yaşamı sonlandıracağına kadar birçok söylenti kazanlarda kaynatılıyor. Bu hurafeleri fırsat sayan İrfan Bey ise düzenleyeceği konferanslarla kadınları daha da korkutmayı planlıyor. Zira kendisi “kadın düşmanı” olarak anılan bir yazar. Bu düşmanlığı aslında kendi düş(ünce) dünyasından kaynaklanıyor. Kadınların ona iki lakırdıyı çok görmesi, abisinin bozuk aile hayatı, kadınların onu anlamayıp takdir etmemesi gibi düşmanlık nedenleri uyduruyor.

Korkutma konferansları başlıyor ve dolu dizgin ilerlerken İrfan Bey isimsiz bir mektup alıyor; kadının biri kuyruklu yıldız hakkında mektuplaşarak ondan bilgi edinmek istiyor, tabii akan sular duruyor, hayatının aşkını -Şey, hım… İletişimini- buluyor ve olaylar gelişiyor. Bir yandan hurafelerle akıllar tutuluyor, diğer yandan bilimsel bilgilerle zihinler açılıyor ve öbür yandan kuyruklu yıldız altında bir izdivaç zuhur ediyor. Sürprizleri bozmamak adına romanın devamını sizlere bırakıyor ve diğer bölüme geçiyorum.

Sade Üslupla Canlı Diyaloglar

“Dilimizde yalınlığın gerekliliği ve önemi ciddi olarak bilindiği gün edebiyat başlamış olacaktır.” H.R. Gürpınar, Cadı Çarpıyor, 1912

Sade üslup, Gürpınar’ın yazımında olmazsa olmazı bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Dönemin “Sanat için sanat,” düşüncesini düstur edinen Servet-i Fünun yazarları kendisini aralarına davet etmişlerse de reddedilmişlerdi. Yazar, yine dönemin edebiyat otoritelerinden biri sayılan Ahmet Mithat Efendi’yi ve öncüsü olduğu “Halk için sanat,” anlayışını benimseyen sanatçıları kendine daha yakın hissetti ve onların yanında yer aldı. Hatta ilk romanı “Şık” Ahmet Mithat Efendi’nin gazetesinde tefrika edildi.

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç’ı bu çerçevede değerlendirmek için Kemal Erdem’in yüksek lisans tezinden faydalanmak istiyorum. Zira rakamların dili gerçekçi bir veri sağlıyor. Tezde romanın barındırdığı sözcüklerin %64,09’unun isim ve fiillerden oluştuğu belirtiliyor. Geriye kalanlarsa sıfat, zamir ve benzeri ögelerden oluşuyor. Bu verilerle kitabın tefrika edildiği 1912 yılına göre üslubunun dikkat çekici ölçüde sade olduğu görülüyor.

“Türk romanında hakiki konuşma, Hüseyin Rahmi ile başlar. Onda her cins konuşma vardır.” A.H. Tanpınar Edebiyat Üzerine Makaleler, Sayfa 67

Gürpınar’ın sanatında sade üslubunun yanı sıra öne çıkan diğer bir unsurun diyalogları olduğunu duymuşsunuzdur. Diyaloglarda karakterler halkın ağzıyla konuştuğunu da öyle. Karakterler konuştukça da aralarında çatışma çıkıyor, çatışmalarsa esere gerilim katıyor ve okura keyifli bir okuma sunuyor. Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç’ın en keyifli yönünün bu canlı diyaloglar olduğunu düşünüyorum. Romandan bir iki pasajı da dikkatinize sunmak istiyorum.

Bakkal ve Bedriye Hanım arasında geçen bir konuşma:

Bakkal – Evde kimse yoh mu ki?

Bedriye Hanım – Emeti Hanım evde ama zavallı kadın küfeye düştü. Sana kapıyı açamaz ki…

– Ne mırıldanıyon anlayamadım?

– Emeti Hanım küfeye düştü. Sana kapıyı açamaz diyorum.

– Zabahlayın bunun burasında şahalaşmaya gelmedim. Dükkânda işim var. Haydi söyle ki çabuh kapıyı açsın…

– A… deli… İşim yok da sanki sabahleyin seninle şakalaşacağım….Hatun küfeye düştü diyorum da inanmıyor…

Üç dört genç kızın konferanstayken kendi aralarındaki konuşmalarının bir kısmı:

N– Kuyrukluyıldız için ne diyor?

Te– “Ben sağ iken hiç korkma… Vücudumu siper ederim. Seksen kuyrukluyıldız doğsa sana bir zarar edemez diyor,” diyor.

N– Sen de bu zevzekliklere inanıyor musun?

Te– İnanayım inanmayayım… Bilmem kalbime bir kuvvet geliyor.

N– Kız çılgın… Dünyaya kuyruklu çarptıktan sonra senin sıska Ratib’in sana nasıl siper olabilir?

Te– Niçin olsun sıska! Seninki de malağa benziyor.

Kenar mahalle kadınlarının lakırdılarının bir kısmı:

Bedriye Hanım– Adı da var. Dur bakayım neydi?.. Şey, halamın yıldızı…

Emeti Hanım– Ah çarçabuk kuyruklu ile hısım akraba oluverdiler… Onların halasıysa iki gözüm benim de teyzem olsun bize dokunmasın…

Mebrure– Benim de büyük anam olsun…

Bedriye Hanım– Benim de kaynanam olsun bari…

Emeti Hanım– Kızım Bedriye, kuyrukluyu kaynanana benzetme eğer hırçınlığı ona çekerse maazallah bu dünya altüst olur…

Bir Hakikat Sevdalısı

Kendisinin bir hakikat sevdalısı olduğunu söyleyen Gürpınar’ın toplumu bilinçlendirme çabasından bahsetmezsek romanını tam manasıyla çözümlemiş olamayacağımızı düşünüyorum. Yani kitabının, “Halk için sanat,” kısmından kısaca bahsetmek istiyorum.

Eserde toplumu bilinçlendirme görevi İrfan Bey’e veriliyor. İrfan Bey bilgisiyle övünen ve takdir görmek isteyen aydın- günümüz bazı aydınları gibi- biri ve bu özellikleri yazarın bilgi verme amacına tam manasıyla hizmet etmesini sağlıyor.

Bilgilerden ziyade hurafelerin öne çıktığı savaşlarla kuşatılmış yıllarda yazarın bu gayesini takdire şayan buluyorum ama günümüzde doğru yanlış bilgi sağanağında mustaripken daha fazla yağmur altında kalmayı kim ister ki diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Özellikle bana bilgilendirme çabasının abartıldığı kısımlar- konferansların açılışı ve ilk mektuplar- yorucu ve sıkıcı geldiğini de belirtmek istiyorum. Bu sıkıcı kısımların roman geneline yayılmadığını ve kurguya çok zarar vermediğini de söylemem gerekiyor.

Ayrıca İrfan Bey sadece bilimsel bilgiler vermiyor hayallere kapılarak hurafeler de uyduruyor. Yazar, karakterine böyle marifetler ekleyerek de kendini aydın sananları eserinde yer yer yeriyor. Kaldı ki Gürpınar Fransız yazarlardan etkilenerek aydınlanmacı bakış açısıyla kitaplarını yazıyor ve bu bakış açısından dolayı yanlarında yer aldığı, “Halk için sanat,” diyenlerle dahi anlaşmazlıklar yaşıyor. Ancak bu anlaşmazlıklar incelediğimiz romanın tefrika edildiği yılda yaşadıklarının karşısında meltem esintisinden öteye gidemez. Fırtına aynı yıl yayınlanan farklı bir kitabıyla başlıyor.

Sanat Hayatı Hiç Ölür mü?

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç’ın tefrika edildiği 1912 yılında yazarın üç romanı daha okurlarla buluşuyor: Sevda Peşinde, Gulyâbani ve Cadı. “Cadı” eserini dönemin eleştirmenlerinde Şahâbettin Süleyman’ın deyim yerindeyse yerden yere vurması çok ses getiriyor. Eleştirmenin “Son Bir Yapıt: Cadı” adlı yazısından bir pasaj şöyle:

“Zaten bizde birkaç yapıttan sonra ölmek, kesin değil mi? Belki Hüseyin Rahmi Bey de öyle bir edebi ölüm noktasında bulunuyor. Bu çok üzücü… Ama, bütün gerçekler gibi göz yanıltıcı ve zalim…”

Yine dönemin daha az aktif olan yazarı Mevhide Ziya Hanım’ın Gürpınar’ı savunduğu mektubu yayınlanıyor:

“Bu güzel yapıtın, bütün tanıyanlarca saygıyla beğenilmeye layık bulunduğuna şüphe yoktur; bununla birlikte, varsayarak düşünelim ki, Cadı betimlenmek istendiği kadar, düz ve tatsız olsun, bununla büyük yazarın hemen ölmüş olduğu yargısına nasıl varılır…”

Şahâbettin Süleyman mektuba karşılık alaycı bir üslupla “İtiraza Cevap” yazısını kaleme alıyor. Tartışmalardan usanan Gürpınar ise “Cadı Çarpıyor” ve “Şekâvet-i Edebiye” kitaplarını beklenmedik bir hızda ve üslupta yazıp tartışmayı farklı bir boyuta taşıyor. Bu eserlerde eleştirilere cevap verirken sanatını ve amacını da anlatıyor.

Ayrıca aynı yıl yazar Heybeliada’da yaptırdığı köşke taşınıyor ve ömrünün otuz yılını burada geçiriyor. Ada hayatını ve yalnızlığı seçmesinin nedenini kendisi şu sözleriyle açıklıyor:

 “Neden mi evlenmedim? Anlatayım: Bu yaşıma gelinceye kadar tamam 45 roman yazdım. Eğer evlenmiş olsaydım bu romanlardan üç tanesini bile yazamazdım. Bir yazarın, özellikle roman ve hikâye yazan bir adamın evlenmesini kesinlikle doğru bulmam. Düşünün ki romancı yapayalnız çalışacak… O çalışırken çıt bile olmayacak…” – H. R. Gürpınar, Gazetecilikte Son Yazılarım 4, Sayfa 58

Devlet Tiyatroları için uyarlanan KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ oyunundan bir sahne.

Anlatı Kalıyor ve Sözcükler Soluyor

Ne hazindir, anlatılar asırları aşarken onlara can veren sözcüklerin yıpranması ve solması! Bu yaprak dökümünün önüne ne yazık ki geçilemiyor. Ancak solan sözcüklerin yerlerine yenisi getirilerek çözüm üretilebiliyor ama bu çözümle yazarın üslubunun etkilendiği de malumunuzdur. Yani önemli olanın edebiyatımdaki bir klasiği günümüz Türkçesine uyarlarken hem anlaşılırlığı sağlamak hem de yazarın üslubunu korumak olduğuna inanıyorum.

İş Bankası Kültür Yayınları’nın gerek Dünya Klasikleri gerekse Modern Klasikler serilerinde emeği geçenler eserlerin çevirisinde anlaşılırlığı ne kadar esas aldılarsa yazarların üsluplarını da bir o kadar korumaya çalıştıkları hepimizce biliniyor. Dolayısıyla üslubu koruma ve anlaşılır olma arasında dengeyi tutturup kaliteli kitapları bizlere sundular ve sunuyorlar. Aynı denge ve kaliteyi Türk Edebiyatı Klasikleri’nin ilk eserinde de hissettiğimi söylemek istiyorum.

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç’ı günümüz Türkçesine uyarlayan Ali Faruk Ersöz’ün bu dengeli ve kaliteli çalışmayı nasıl yaptığına dair bir yazısı kitabın başında bulunuyor. Yazıyı maddeler halinde özetleyerek dikkatinize sunmak istiyorum.

  • Diyalogların anlaşılır olduğundan çokça müdahale edilmediğini, günümüzde kullanılmayan bazı sözcüklerin yenisiyle yer değiştirildiğini ve dönemin kalıplaşmış deyişlerinin olduğu gibi bırakılıp dipnotlarla desteklendiğini,
  • Mektupların Osmanlıcanın ağır olmasından dolayı sadeleştirildiğini ama cümle yapısının, tartımının ve cümle içindeki ses uyumunun korunmaya çalışıldığını,
  • Zorunlu olmadıkça eskileri yeni sözcüklerle değiştirilmediğini,
  • Özgün yapıya uygun bir metin sunmak için özen gösterildiğini,
  • Kimi semtler, caddeler, duraklar, haberler, güç anlaşılır bazı kavramlar dipnotlarla açıklandığını ve benzeri ögeleri Ali Faruk Ersöz yazısında okura anlatıyor.

Kendi hesabıma metnin anlaşılır olduğunu ve Gürpınar’ın ahenkli üslubundan keyif aldığımı söylemeliyim. Seride yazarın Mürebbiye ve Efsuncu Baba romanları da yayınlandı. Ayrıca Namık Kemal’in İntibah eseri de seriye eklendi. Eğer edebiyatımızdaki klasikleri okumak istiyorsanız, devam eden bir seriyi takip etme heyecanıyla birlikte okumanın tam zamanı geldiğini düşünüyorum. [Seri hakkındaki gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.]

Velhasılıkelam, Türk Edebiyatı Klasikleri düşüyor raflara, listelere, yüreklere…

Kaynaklar:

  1. Abdullah Harmancı Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Öyküleri ve Öykücülüğü, 2010
  2. Kemal Erdem, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç Adlı Romanının Anlam ve Üslup Bakımından İncelenmesi, 2010
  3. Kemal Bek, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Özgür Yayınları, 1998
  4. Cadı Çarpıyor, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Everest Yayınları, 2013
  5. Edebiyat Üzerine Makaleler, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergah Yayınları, 1998
  6. Gazetecilikte Son Yazılarım, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Özgür Yayınları 1-4, 2001-2006
  • 26
    Shares




1986 Kırcaali doğumluyum. Kırcaali, İzmir, Ankara ve Bolu gibi bir yol haritam oldu. Bu yolculukta Veteriner Hekim oldum ve çalışmaya başladım. Evlendim ve şeker mi şeker kızım dünyaya geldi. Aynı zamanda bilimkurgu ve fantastik eserler arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuğum var. Çok sevdiğim eşim ve biricik kızım Asu ile günümü gün ederken edebiyatın gel-git etkisiyle kendimi Kayıp Rıhtım'da buldum.

Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç: Hurafe Kazanlarını Deviren Klasik için 7 yorum

  1. Gayet güzel, değerli bir inceleme olmuş. Ellerinize sağlık. Klasik edebiyatımızı okumak için büyük bir fırsat verdi İş Bankası. Bizlere de okumak düşer. :slight_smile:


  2. Güzel ve değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. :krs:

    Aynen katılıyorum. Serideki eserlerin hızlı hızlı çıkması da cabası. Edebiyatımızın klasiklerini okuyarak ve sıradaki kitabı merak ederek keyifli bir yolculuk bizleri bekliyor. :baris:


  3. Şık’ı 16’sında yazıp da Ahmet Mithat’ı inandıramamış :smiley:


  4. @EmrecanDogan kusuruma bakma, uzuuun bir yolculuk yaptım ve mesajına biraz geç cevap yazıyorum.

    Güzel bir bilgi paylaşmışsın. Hem de Ahmet Mithat Şık için bu usta işi bir metin sana baban mı yardım etti yoksa abin mi diye de sormuş, cevap olaraksa iki damla göz yaşı almış ve tamam tamam inandım demiş. Cadı Çarpıyor kitabında Gürpınar kendisi anlatıyor.

    Gürpınar’ın kişiliğini yansıtan bu anısını anımsattığın iyi oldu, o dönem hakkında kim bilir daha nice böyle ilginç anılar vardır, kim bilir… :krs:


  5. O zaman cevap mahiyetinde değil de düzeltme niteliğinde bir yorum yazayım. Yanlış bilgilendirme olmasın, öncelikle kendi yorumumu düzelteyim: Dediğim mevzu “Cadı Çarpıyor” kitabında değil Kemal Bek’in derlemesine göre “Şık” kitabının önsözünde bulunuyormuş. Kitap ve metin söyle:

    Hüseyin Rahminin ilk romanı da, 1887’de Ahmet
    Mithat Efendinin çıkardığı Tercüman-ı Hakikat gazetesinde, tefrika edilmeye başlar. Kendisi, romanını Ahmet Mithat Efendiye göndermiş, ertesi günü romanın gazetede yayımlanacağını, kendisinin matbaaya çağrıldığını okuyunca gözlerine inanamamıştır:
    «Hazretin
    huzuruna büyük bir helecanla çıktım. Gür kaşlı, kara sakallı, iri yan, heybetli bir zat… Beni görünce ilk sorusu şu oldu:
    — Kimsin sen çocuğum?
    — Şık yazan Hüseyin Rahmi.
    Korktuğuma uğradım. Efendinin yüzünde derhal
    bir güvensizlik gülümsemesi belirdi. (.) Bana pek alaycı gelen bir sesle:
    — Oğlum, senin ağzın daha süt kokuyor. Bu ro-
    man usta işi. Senin ne kalemin, ne yazı gücün, ne deneyimin, ne de görgün henüz bunu yazmaya yeterli değil. Bu gerçek görünüyor. Sen böyle bir şey tasvirine özenebilirsin, ama tek başına başaramazsın. Sana bir yardım eden var. Baban mıdır, ağabeyin midir, arkadaşın mıdır, o kimdir? Söyle…
    (…) Koca Ahmet Mithat Efendinin bu suçlaması
    karşısında küçüldüm, büzüldüm, hiçbir söz bulamadım. Sonunda gözlerimden dökülen iki damla, hüzünlü bir yanıt yerine geçti. Bu saf, masumca ağlayışım Efendiye dokundu, hemen:
    — Ağlama… Ağlama, inandım… dedi.» (Şık’ın önsözünden, ikinci basım, İbrahim Hilmi Kütüphanesi, 1920)
    Böylece Hüseyin Rahmi, yazın dünyasına, hem de onu, daha sonra kızını vermeyi düşünecek kadar beğenen ve seven Ahmet Mithat Efendinin desteğiyle girmiş olur. (Ahmet Mithat Efendinin, kendisine kızını verme teklifini nazikçe reddeder ve ömür boyunca evlenmez.)

    Koskaca Profesörün kaynak belirtmemesi tuhaf, belki unutmuştur bilemiyor. Ancak yine de birkaç noktayı es geçmiş. Yazar kitabı gönderir, ertesi gün yayınlanacağını haber alır. Yani 1887 yılında göndermiş ve yayınlanmıştır. Yazar 1864 doğumlu olduğuna göre 7 biskuvit eksik söylemiş sizin hoca.

    Gelelim 16 yaşından daha yaşlı olan Gürpınar’ın kitabını koskaca Ahmet Mithat Efendi’nin okumasına; az önce paylaştığım Kemal Bek’in metninde bir önceki paragraf şöyle:

    Ahmet Mithat Efendinin her türden yazdığı romanları, okuru hem anlatı türünü okumaya alıştırmış, hem de romanlarıyla geçinebilmesi, genç yazarları yüreklendirmiştir.

    O zamanlar Ahmet Mithat Efendi genç yazarları keşfetmeye çalışıyormuş. Zira benim düşünceme göre beklenen bir durum şaşılacak bir durum değil. Özellikle gazete mevzusunun olması da bu düşüncemi iyice destekliyor.

    Gürpınar’ın daha önce öyküleri Ceride-i Havadis gazetesinde yayınlanmıştı. Gazeteyi çıkaran ingilizden veya imparatorluktan aldığı desteğe girmek istemiyorum; cünkü konumuzun dışına çıkmış oluruz.

    Gazete, Gürpınar’ın 1884 yılında- sizin hocanın bisküvitleri yine tutmuyor- “Bir Genç Kızın Avaze-i Şikâyeti” ve “Istanbul’da Bir Frenk” öyküleri yayınladı. Hatta hangisi ilk diye de günümüzde tartışılıyor.

    E, bir gazeteci olan Ahmet Mithat Efendi’nin gazeteden haberi olmaması şaşılacak bir durum olurdu diye düşünüyorum. Günümüzdeki gibi ıvır zıvır tonla gazete olmadığı da malum.

    Yani ben sayısal çıkışlı bir baytar olarak bu bilgilere- kaynak dahilinde- ulaşabiliyorsam, sizin öğretmenin laf salatası yapıp lakırdı kazanı kaynatmasını hoş bulmadım. Ve ne üzücüdür ki söylentileri alaya alan bir yazarı söylentiyle (yaş, bahsi geçen olay vs) anıyor. Özellikle oturduğumuz yerden bilgiye ulaşma kolaylığı varken!

    Belki hocanız çok iyi biridir, ancak hem mesleğine hem size hem de bahsettiği yazara azcık saygı duyup araştırıp edindiği bilgilere size sunması gerekirdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

    Not: Biskuvit lâtifedir, siyasi bir amaç değil!
    Not 2: Edebiyat zümresinden değilim, sade bir okur olarak fikirlerimi paylaşıyorum.


Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç: Hurafe Kazanlarını Deviren Klasik

İş Bankası Kültür Yayınları’nın hazırladığı “Türk Edebiyatı Klasikleri” serisinin ilk göz ağrısıyla tanışmış mıydınız? Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç” romanını inceledik.

  • 26
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün