Kuzgunun Gölgesi: Tamamlandığı Halde Değeri Bilinmeyen Bir Seri

İskoç yazar Anthony Ryan’ın ilk cildini kendi imkanlarıyla yayımladıktan sonra parlayan üçlemesi “Kuzgunun Gölgesi”ni inceledik.

Hani bazı kitaplar veya seriler vardır, okuduğunuzda çok seversiniz ama çevrenizde okuyan kimseyi bulamazsınız. Çevrenizde bulamadığınız gibi, internette bile okuyan ve seven kişilere çok nadiren denk gelirsiniz. Kime bahsetseniz, “Aa duydum onu, ama okumadım,” der geçerler. İşte Anthony Ryan tarafından kaleme alınan “Kuzgunun Gölgesi” serisi de tam olarak öyle. Üstelik günümüzde az rastlanılan bir şekilde tamamlanmış olmasına rağmen.

Fantastik edebiyatın belki de altın çağını yaşadığımız, türle ilgili yeni yeni şeylerin denendiği bu döneme şahitlik ettiğimiz için sevinmemiz gerekirken, bazı yazarların “başlanan seriyi bitirememe” huyu yüzünden bunun tadını tam olarak çıkaramıyoruz. Halbuki Anthony Ryan gibi hızlı ve güzel yazan, serisini tamamlayan yazarlar da var, ama neden yeterli tanınırlığı elde edemediğini anlamak güç.

Aslen İskoç kökenli olan Ryan, hayatının büyük bir kesimini Londra’da geçirmiş ve lisans eğitimini Orta Çağ tarihi üzerine yapmış. Serinin ilk kitabı olan “Kan Şarkısı”nı 2013 yılında kendisi yayımlamasının ardından Penguin US ile anlaştıktan sonra kamudaki işinden ayrılmış ve kendini yazarlığa adamış.

Anthony Ryan görünen o ki son derece üretken bir yazar, çünkü Kuzgunun Gölgesi serisinin üç kitabı da birer yıl arayla çıkmış. Ayrıca hâlâ fantastik ve bilimkurgu türlerinde yazmaya ve kendisi yayımlamaya devam ediyor. İlk üçlemesi gayet başarılı olmasına rağmen yeteri kadar tanınmıyor olma sebebi belki de seriyi tamamlamış olmasıdır, kim bilir (Merhaba Pat, sana da merhaba George)?

İncelemeyi yaparken serideki her kitabı ayrı ayrı ele alacağım. Kitapları okuyan kişi sayısının çok olmadığını düşündüğümden dolayı da mümkün olduğu kadar az sürprizbozan (spoiler) vereceğim için çok şey anlatamayacağım. Ama kitapları ayrı ayrı ele almadan önce, serinin geçtiği dünya ve daha çok da bizim karakterlerimiz için önemli olan ve sıkça karşılaşacağımız kavramlara hızlıca bir göz atalım.

Birleşmiş Diyar ve İtikat

Ana karakterimiz olan Vaelin Al Sorna’nın memleketi olan Birleşmiş Diyar’da genel kabul görmüş din, daha doğrusu bir çeşit dinsizlik sistemi İtikat olarak anılıyor. İtikatlılar her çeşit tanrıyı sapkınlık olarak görüyorlar ve bir çeşit ahiret olan “Öte”deki atalarının (Ayrılmışlar) rehberliğine inanıyorlar. İtikat bir çeşit inançsızlık olsa da, “Nişan” adı verilen bir çeşit ruhban sistemine de sahip. Her biri farklı alanlarla ilgilenen toplam altı (öhöm) Nişan var ve bunlar şu şekilde:

Birinci Nişan: Öte’deki “Ayrılmışlar”la iletişim kurmaya, onların bilgeliğini alıp İtikatlılara ulaştırmayı amaçlayan nişan. Yürek Nişanı. Simgesi ateş.

İkinci Nişan: Kendini tefekküre ve aydınlanmaya adamış, Birinci Nişan gibi Öte’yle iletişim kurmaya çalışan ve edindiği bilgileri yayarak bir çeşit misyonerlik faaliyeti yürüten nişan. Simgesi güneş olan bu Nişan, Ruh Nişanı olarak da anılıyor.

Üçüncü Nişan: Zihin Nişanı olarak tanınan bu Nişan’ın üyeleri harita çiziyor, araştırmacılık yapıyor ve kitap yazıyor, kütüphanecilikle ilgileniyor. Simgeleriyse kitap ve tüykalem.

Dördüncü Nişan: Yön Nişanı’nın üyeleri, diğer inançların inananlarıyla ve İtikatsızlarla mücadele ediyorlar. Ayrıca Ryan tarafından oluşturulan evrenin büyü sistemi diyebileceğimiz “Karanlık”la uğraşanları ve bu güce sahip olanları avlıyorlar. Dördüncü Nişan’ın simgesi göz.

Beşinci Nişan: Açık bir eli simge olarak seçmiş olan bu Nişan, belki de İtikat’ın en faydalı işini yapıyor. Başta İtikatlılar olmak üzere tüm insanlara şifa vermeyi amaçlayan bu Nişan, Vücut Nişanı olarak da anılıyor.

Altıncı Nişan: Geldik en çok muhatap olacağımız Muhafız Nişanı’na. İtikat’ı kanla ve kılıçla savunan bu Nişan, Diyar’ın değil İtikat’ın savaşlarını veriyor. Simge olarak kör bir savaşçıyı kullanan Altıncı Nişan kardeşleri, aynı zamanda giydikleri mavi pelerinle de tanınıyorlar.

Nişanlar’dan ve İtikat’ten kısaca bahsetmişken, Birleşmiş Diyar’dan da kısaca bahsetmeden geçmeyelim. Birleşmiş Diyar, kendine has kültürleri ve yer yer de inançları olan, aynı kıtada yer alan dört farklı derebeylikten oluşan bir çeşit federasyon. Tarih boyunca birbirlerinden bağımsız ve bolca çekişme içinde yaşayan bu derebeylikler, serinin başında tahtta olan Kral Janus Al Nieren tarafından gerek entrikayla gerek savaşla birleştirilmiş, Birleşmiş Diyar adı altında federatif bir yapıya bürünmüş. Bu derebeyliklerden Asrael aynı zamanda krallığın da merkeziyken, Nilsael, Renfael ve Cumbrael iç işlerinde kendi yöneticilerine sahip.

Birleşmiş Diyar’da “medeni” insanlar henüz kıtaya ayak basmadan burada olan yerli “kabileler” de yaşıyor. Bunlar yaşadıkları yerlere ve kültürlerine göre adlandırılıyorlar. Büyük Kuzey Ormanı’nda yaşayan halk Seordah, dağlarda yaşayan halk ise Lonak olarak adlandırılıyor. Ayrıca Kıtanın güneyindeki denizaşırı kıtada Alpir İmparatorluğu, iki kıta arasında kalan takımadalarda Meldenli korsanlar, en doğuda da Volar İmparatorluğu yer alıyor. Seride, nadiren de olsa “Uzak Batı”da yaşayan tüccar ve zengin devletlerden de söz ediliyor.

Kan Şarkısı: Bir Kahramanın Doğuşu

Serinin tüm kitapları “Verniers’nin Kaleminden” isimli bir bölümle başlıyor. Aslında bu bölümler sadece kitabın başına has değil, ara ara Alpirli bir tarihçi ve alim olan Verniers tarafından yazılan bölümler karşımıza çıkıyor ve bu kısımlar hikayenin gidişatıyla ilgili ufak tefek bilgiler de veriyor. Zaten Verniers de daha sonra ufaktan da olsa hikayeye dahil oluyor.

Serinin ilk kitabı, Verniers’nin Vaelin hakkındaki nefret dolu sözleri ve anlatımıyla başlıyor. Başta tabii ki bu nefretin sebebini anlamıyoruz, sadece ondan bahsederken “Umut Katili (Eruhin Makhtar)” demesiyle aklımızda ufacık da olsa bir fikir beliriyor. Vaelin de tıpkı Kvothe gibi pek çok ismi olan bir ana karakter, ama ikisinin benzerlikleri bununla sınırlı. Neredeyse ölmesine kesin gözüyle bakılan, hatta arzulanan bir “kılıçla yargılama” için Verniers refakatinde Melden’e götürülen Vaelin, ünlü alimi hayat hikâyesini dinlemesi için ikna ediyor.

Vaelin Al Sorna’nın hikayesiyse, babası tarafından Altıncı Nişan Hanesi’ne bırakılmasıyla başlıyor. Diyar’ın Savaş Lordu olan Kralyk Al Sorna’nın oğlu olan Vaelin, babasının ömrünü savaşlarda geçirmesi sebebiyle onu pek görememiş, savaşta olmadığı nadir zamanlardaysa onun aksi mizacı ve ömrü savaşlarda geçmiş bir adamın sert karakteri sebebiyle pek vakit geçirememiş. Bunların üzerine çok sevdiği annesi Ildera Al Sorna’yı bir hastalığa kurban verince, küçük yaşta kendini Nişan’da buluyor Vaelin.

Altıncı Nişan İtikat’ı kılıçla koruduğu için, daha çocuk yaşta bu Nişan’a katılanlar sert bir eğitime tabi tutuluyorlar. Küçük yaşta annesini kaybeden ve ilgi görmediği babası tarafından daha ne olduğunu bile anlamadan Nişan’a terk edilen Vaelin, içinden gelen doğal liderlik vasıfları sayesinde, Nişan’a aynı dönemde katılan akranlarından oluşan ekibin açıkça dillendirilmeyen lideri oluyor. Kitabın büyük bir kısmında Vaelin ve arkadaşlarının geçirdiği eğitimleri, birbirlerine kaynamalarını ve girdikleri sınavları okuyoruz. Sınavlar özellikle önemli, çünkü onlar sayesinde küçük birer çocuk olmaktan çıkıp hissiz, duygusuz savaşçılar haline geliyorlar.

Karakterin çocukluğundan itibaren anlatmaya başlayan romanları hep çekici bulmuşumdur. Bu tarz anlatımın karakterle daha yakın bir bağ kurmamı sağladığını ve yaptığı şeylerin, aldığı kararların temelini ve sebeplerini daha iyi anlamaya yardımcı olduğunu düşünüyorum. Kan Şarkısı da bu açıdan benim için tatmin edici bir kitap.

Tabii ki kitap sadece Vaelin ve arkadaşlarının eğitimlerini içermiyor. Kan Şarkısı’nın neredeyse ikinci yarısı, Birleşmiş Diyar’ın ve haliyle Vaelin’in verdiği savaşları anlatıyor. Bu kısımlar bir Buz ve Ateşin Şarkısı kadar olmasa da hatırı sayılır miktarda entrika da içeriyor. Diyar’ın kralı Janus ve kızı Prenses Lyrna, gerçekten de Westeros’a gitseler hiç zorluk çekmeyecek karakterler. Kendi entrikalarına ve savaşlarına Vaelin’i de sokuyorlar ve biz bu savaşları hep onun gözünden takip ediyoruz. Ama savaşmak için yetiştirilmiş biri olmasına rağmen, Vaelin savaşmaktan ve öldürmekten nefret ediyor. İlk bakışta bu saçma gelebilir, ama savaşmayı ve öldürmeyi ilk elden tecrübe etmiş biri olarak bu nefreti taşımaya hakkı olmadığını söyleyemeyiz.

Kral Janus’un entrikaları yüzünden çeşitli derebeyliklerde verilen mücadeleler ve isyan bastırmalar, daha sonra Birleşmiş Diyar’ın Alpir İmparatorluğu’nu işgal etmesiyle başlıyor. Savaşın başı sayılabilecek bir yerde de Vaelin, Umut Katili olarak anılmasına sebep olacak işe imza atıyor. İşler başta iyi gidiyor, hatta Vaelin fethedilen bir şehri Kral Janus adına yönetmeye başlıyor. Ancak Vaelin her gittiği yerde farklı bir gizemle ve belayla karşılaşıyor.

Kısacası Kan Şarkısı, bir ilk kitaba yakışanı yaparak karakterleri ve dünyayı bize tanıttıktan sonra aklımızdaki bir sürü soruyla bizi baş başa bırakıyor.

Kule Efendisi: İşler Değişmeye Başlıyor

Serinin ikinci kitabı olan “Kule Efendisi”, ilk kitaba göre pek çok açıdan farklı. İlk kitap tamamen Vaelin üzerinden gidip onun bakış açısından anlatılırken, artık yeni kahramanlarımız ve bakış açılarımız var. Bu kahramanlardan ilkiyle, hemen Verniers’in yaptığı girişten sonra tanışıyoruz. Bu durum önce şaşırtıyor, çünkü hiç tanımıdığımız bir karakterle, ne olduğunu anlamadığımız bazı şeylerin ortasında buluyoruz kendimizi. Ancak genç ve hırslı kızımız Reva’nın Vaelin ile karşılaşması uzun sürmüyor.

Reva seri için önemli bir karakter olmasının dışında, Ryan’ın yazarlığının niteliğini de ortaya koyması açısından da değerli. Serinin ikinci ve üçüncü kitabı boyunca Reva öyle güzel bir gelişim gösteriyor ki, okurken gerçekten keyif alınıyor. Cumbraelli bir fanatik olan ve oğlan çocuğu gibi görünen Reva, zaman geçtikçe fanatikliğini ölçülü ve makul bir dindarlığa çekiyor ve güzel bir genç hanımefendi oluyor. Tabii ki karakteri de, serideki rolü de bunlarla sınırlı değil. Ama sürprizleri fazlaca bozmamak adına, daha fazla bilgi veremiyorum.

Kitaptaki odak karakterlerimizden bir diğeri Frentis. İlk kitaptan tanıdığımız, hatta adeta elimizde büyüyen Frentis genel olarak olayların dışında görünüyor. Uzun bir süre hem Vaelin’den hem de Diyar’dan uzak olsa da son derece ilginç olaylar yaşıyor ve aslında hikayedeki önemi de gittikçe artıyor. Frentis’in bölümleri beni hep hüzünlendirdi, çünkü ne kadar güçlü olsa da içten içe buruk bir karakter. Ryan’ın karakterleri işleme konusundaki başarısının da bir diğer örneği.

Diğer odak karakterimiz olan Prenses Lyrna’yı da ilk kitaptaki Vaelin’le olan karşılaşmalarından tanıyoruz. İlk kitapta Vaelin’in sinirlerini bozduğu kadar okurların da sinirini bozmayı başlayan Lyrna, iç dünyasına tanık oldukça bu kanıyı değiştirmeyi başarıyor. Diyar’la arası pek de iyi olmayan Lonaklara, hem de onların daveti üzerine giden Lyrna da yol boyunca pek çok şey öğreniyor ve yaşıyor.

Kitabın son odak karakteriyse tabii ki Vaelin, ancak onu bu kitapta daha az görüyoruz. İlk kitapta yaşadığı olaylar ve savaşlar sonucunda sertleşen ve soğuyan karakterimizin içe kapanıklığı kendini kitapta az yer edinmesiyle de gösteriyor. Yine de serimizin kahramanı o ve başına gelen her olay önemli. Kuzey Kulesi’nin lordu olmasıyla başlayan süreç de buna dahil.

Kule Efendisi için bütün olayların başlangıcı demek mümkün. Kan Şarkısı daha çok “olayların öncesi”ni anlatıp “büyük olay”ın temellerini ince ince atarken, ikinci kitap bu olayların düğümlerini iyice sıkıyor. Her karakter farklı yerlerde olsa da, hepsinin başına farklı farklı işler gelse de, yazarın sizi daha büyük ve tüm karakterleri içine alan bir olaya hazırladığını hissediyorsunuz.

Ateş Kraliçesi: Adına Yakışır Bir Son Kitap

Serinin üçüncü kitabı da, tıpkı öncülü gibi birden fazla karakterin bakış açısından anlatılıyor. İkinci kitaba ek olarak bu kitapta bazı olaylara yine önceki kitaplardan tanıdığımız Alucius’un gözünden bakıyoruz, ancak kendisi çok fazla yer tutmuyor.

Ateş Kraliçesi için serinin en hareketli ve dinamik kitabı demek mümkün. İki kitap boyunca attığı temellerin üzerine sağlam bir bina inşa eden Ryan, olayları gayet başarılı bir şekilde sonuca bağlıyor. Tabii ki çözülmeden önce düğümler iyice sıkılıyor, hatta kitabın bir kısmını “Bu kadar şeyi nasıl çözecek acaba?” diye düşünerek okumuştum. Ancak Ryan, karakter gelişiminde olduğu kadar sonuca varmakta da başarılı olduğunu kanıtlıyor.

Sürprizleri bozmamak adına yine fazla detay vermiyorum, ancak kitabın büyük bir kısmının savaşlarda geçtiğini söyleyebilirim. Ryan çarpışmaları tasvir etmekte son derece başarılı, gerek meydan savaşları olsun gerekse birebir çarpışmalar olsun, sanki orada seyrediyormuşsunuz gibi gözünüzde canlanıyor.

Çeviri, Editörlük ve Kapaklar

Geldik incelememizin can alıcı kısmına. Ne yazık ki yazının bu kısmında pek övgü dolu sözler sarf edemeyeceğim. İthaki Yayınları etiketiyle çıkan serinin tüm kitapları Barış Tanyeri tarafından dilimize kazandırılmış, ancak ne yazık ki bu çeviri için iyi demek mümkün değil. Çevirmenimiz “bıçak” ve “kılıç” sözcüklerini sık sık birbirine karıştırıyor seri boyunca. Cümlenin başında kılıcını çeken karakter, sona vardığınızda bıçağını saplamış oluyor. İlk kitabın 295. sayfasındaki “old man” karşımıza “yaşlı adam” olarak değil “eski adam” olarak çıkıyor. İlk iki kitapta “Karanlık” olarak karşımıza çıkan büyü sistemi, üçüncü kitapta birdenbire “Kara” oluyor. İkinci kitapta karşımıza çıkan ve adı “Bilgelik” olan karakter, üçüncü kitapta “İrfan” olduğu için başta kimden bahsedildiğini anlamıyorsunuz. Her ne kadar “İrfan” daha güzel bir çeviri ve isim olsa da, bu tarz değişiklikler tat kaçırıyor. Ayrıca yine son kitapta, bölümlerden birinin başlığı “Alucius” olması gerekirken “Alornis” diye atılmış. Yine de, kitapların orijinal dilinde “Faith” olarak geçen kavramın “İnanç” gibi bir şekilde değil de “İtikat” olarak çevrilmiş olmasını çok başarılı bulduğumu eklemeliyim.

Kan Şarkısı’nın künyesine baktığımızda “yayına hazırlayan” olarak gördüğümüz isim Alican Saygı Ortanca oluyor. Kendisini ayrıca ikinci kitapta “editör” olarak görüyoruz. İkinci kitapta ayrıca “redaksiyon”da Merve Sezer, “düzelti”de Setenay Karaçay yer almış. Bu ikisi aslında aynı şeyler olmalıyken, üstelik iki kişinin adı geçiyorken kitapta bu kadar yazım hatası olduğunu anlamak gerçekten çok güç. Üçüncü kitabın editör koltuğundaysa Emre Aygün oturuyor. Setenay Karaçay’ın adını bu sefer “redaksiyon”un karşısında görüyoruz. “Düzelti”deyse bu sefer Emre Aygün ve Selis Yıldız Şen isimleri karşımıza çıkıyor. Ancak ne yazık ki üçüncü kitap da öncekilerle aynı şekilde.

Aslında bu konu, serinin okurları tarafından sıkça dile getiriliyor. Hatta forumumuzun kullanıcılarından Son_Silahsor, Yayınevleri Soru Hattı’nda bu konuyla ilgili olarak şunları dile getirmişti:

Çoğu kişi hangi kitabın basılıp basılmayacağını, basılacaksa ne zaman çıkacağını vs. sormuş ama benim merak ettiğim birkaç konu var, özellikle de fantastik serilerle ilgili. Hazır İthaki’nin fantastik ve bilim kurgu editörünü bulmuşken sorayım.

1. Kavramlar neden sürekli değişiyor? Üstelik bu farklılıklar serinin farklı kitaplarında değil aynı kitap içinde de var.

Örneğin şu anda Kuzgun’un Gölgesi 3’ü okuyorum. “House Guard” için bir yerde “Ev Muhafızı” derken birkaç paragraf sonra (evet, paragraf; bölüm bile değil) “Hane Muhafızı” diyor. Bir diğer örnek “Traitor’s Nook”: Bir yerde “Hainin Köşesi”, birkaç bölüm sonra “Hainin İlmiği”. Serinin farklı kitaplarından örnek vereyim: 2. kitapta “Baş Mürebbiye” diye çevrilen “Lady Governess” 3. kitapta “Vali Hanım” olmuş; “Bilgelik” olarak çevrilen “Wisdom”, “İrfan” olmuş. “Watcher’s Bend”, Bekçi’nin Dönemeci ve Gözcü’nün Bendi olarak çevrilmiş. Bir farklı örnek de şu: “Redbrother” kavramının çevirisi hem “Kızıl Kardeş” olarak ayrı hem de “Kızılkardeş” olarak bitişik yazılmış.

Ayrıca sıklıkla karakter isimleri yanlış yazılıyor. Örneğin Lionel, Lionen; Velsus, Versus; Hirkrah, Hirkran…

2. Neden çok fazla yazım yanlışı (harf, sözcük eksikliği dahil) ve dil bilgisi hatası var?

Şöyle yanlışlar sıklıkla var: …böylesi yangınların Volar çünküatında (ciftliklerinde) sık rastlanan…

Ayrılmaması gereken yapım ekleri kesme işaretiyle ayrılmış. En çok canımı sıkan şu tür kullanımlardı: Volar’lı, Volarlı’nın.

4. Neden virgülü virgülüne “birebir çeviri” yapılıyor? Bu Türkçenin yapısına uymadığı için doğal olarak anlatım bozlukluğuna yol açıyor.

Örnek vereyim: “Bir yetenek bir kas ya da kemik ya da çocukluktan itibaren öğrenilen bir beceri değildir…”

(“A gift is not muscle, or bone, or a skill learned since boyhood…”)

Şöyle daha akıcı değil mi cümle: “Bir yetenek kas, kemik ya da çocukluktan itibaren öğrenilen bir beceri değildir…”

Bunun gibi gereksiz ve sık bağlaç kullanımı çok var İthaki’de.

4. Son olarak gerçekten insanın anlama yetisini zorlayan cümleler var kitaplarda.

Mesala üzerine çok fazla düşündüğüm cümlelerden biri: “…hem askeri yeteneklerinden hem de adanmışlığından yoğunluğunu yararlanmak istemişler.”

Facebook kitap gruplarında sıklıkla benzer şeyler tartışılıyor.

Künyede son okuma, düzelti, redaksiyon vs. yapanlar yazıyor ama gerçekten okunuyor mu bu kitaplar? Şunlar herkesin fark edebileceği örnekler. Nasıl gözlerinden kaçar bu tür yanlışlar?

Serinin son kitabında editörlüğü üstlenen Emre Aygün’ün cevabıysa şöyle olmuştu:

Kuzgunun Gölgesi ne yazık ki talihsiz serilerimizden biri. Büyük bir kadro değişikliğinin kurbanı oldu. Benim İthaki’deki tek görevim yeni kitap çıkarmak değil, aynı zamanda eski kitaplara dönüp bunları şu an kendimize koyduğumuz standartlara taşımak. Elbette bunu fantazi edebiyatı kapsamında yapıyorum sadece. Elimdeki serilerden biri de Kuzgunun Gölgesi serisi. Aynı şekilde Zaman Çarkı üzerinde de çalışma planım var. Bu yaz Rüzgârın Adı ve Bilge Adamın Şarkısını elden geçireceğim. Bunun gibi oldukça kabarık bir listem var.

Serinin özellikle ilk kitabını uzun süredir piyasada bulmak imkansıza yakın, ancak Emre Aygün tarafından yapılan açıklama bunun sebebini ortaya koyuyor gibi. Umuyorum ki seri en kısa sürede titizce gözden geçirilmiş baskısıyla tekrar yayımlanır. Eğer yayımlanacaksa, şahsi fikrim kapaklarının da değiştirilmesi gerektiği yönünde. Çünkü seriye layık görülen kapaklar, belki de İthaki’nin bastığı kitaplar içinde en kötüleri. Sanki yeni açılmış üçüncü sınıf bir yayınevinin kitaplarıymış gibi görünüyorlar. Zaten künyelere baktığınızda ilk kitabın kapağının Fotolia‘dan, ikincinin Shutterstock‘tan, üçüncününse Deviantart‘tan alındığını görüyorsunuz. Stok görseller, haliyle ne kitaplarla ne de karakterlerle ilgili pek de bir şey çağrıştırmıyor.

Yazının son bölümünde söylediğim tüm olumsuzluklara rağmen, Kuzgunun Gölgesi fantastik severler tarafından okunmayı mutlaka hak ediyor. Bitmemiş serilerin, birbirinin aynısı sığ dünyaların bolca bulunduğu türün içinde kendine has ve kısmen karanlık dünyası, gelişimlerini adım adım gözlemleyebildiğiniz karakterleri seriyi okunabilir kılıyor. Hem kim bilir, belki bu seriyi de yakın bir gelecekte dizi ya da film uyarlaması olarak görürüz.

  • 33
    Shares




Yayın Yönetmeni
Müzmin arkeolog adayı. 4 yaşında atari oynamakla başlayan oyunculuk macerası şiddetle devam etmektedir. Okuma zevki günden güne değişmekle birlikte, tuhaf kurgu, büyülü gerçeklik ve tekinsiz korkudan aldığı keyfi hiçbir türden alamaz.

Kuzgunun Gölgesi: Tamamlandığı Halde Değeri Bilinmeyen Bir Seri için 4 yorum

  1. Husey dedi ki:

    Bence kitaplardaki bir diger büyük etken kapak tasarımı gibi. Bu kapak çok çok büyük bir kitleye hitap etmiyor bence. Yine pegasus yayınları kızacak ama tasarımı o okuyacak kitleye hitap ediyor gibi yani ergencilere​:joy::grin::crazy_face:


  2. Uzun zamandır radarımda olan bir seri. Ama hem ilk kitabın tükenmesi hem kapaklarının rezil bir görselliğe sahip olması (kesinlikle üçüncü sınıf ergen watpad kitap kapaklarını andırıyorlar) hem de çeviri ve editörlük konusundaki endişelerim yüzünden okuyamadım. Umarım kısa zamanda yeni kapak ve düzeltilmiş baskısıyla yayımlanır ve hak ettiği okuyucuyu yakalar. Benim gibi düşünenler de okur.


  3. Okumuş biri olarak kendi yorumumu söylüyorum. Kötü bir seri. Evren kendini özgün ve ilginç kılmaktan uzak. Karakterler ilk kitapta ilginç, gizemli başlayıp giderek sıradan, tahmin edilebilir ve sıkıcı olmaya başladı.

    Aynı şey kurgusu için de geçerli. İlk kitap merak uyandırıcıyken 2. kitap saçma, zorlama, tutarsız ve aşırı zorlama bir şekilde ilerledi. 3. kitap kağıt israfı. Paranızı bence buna harcamayın.

    Türe yeni başladıysanız okumaktan zevk alabilirsiniz, hatta karakter ve olaylar çok yüzeysel olduğu için yeni başlayanlara önerilebilir ama bu türde kitaplar okuduysanız taht oyunları, kral katili güncesi vs zevk alamaz, paranıza acırsınız. Çok okumak istiyorsanız 2. el felan alın.

    Kitaplığımda olmamasını istediğim için bağışladığım bir kitaptır.

    - Lütfen mesaj yazarken noktamala ve imla kurallarına uyalım - Forum editörü


  4. Seriyi okumuş biri olarak “bir seri nasıl kötü bitirilir” sorusuna cevap olarak yazılmış gibi geldi. 3 kitap okuyorum ve şimdi konu bu mu allah aşkına diyorum. ilk kitabı gerçekten çok beğendim hatta Kralların Yolu ile bir tuttum (aynı dönemde okudum ikisini de ) ama sonrası olmamıştı.


Kuzgunun Gölgesi: Tamamlandığı Halde Değeri Bilinmeyen Bir Seri

İskoç yazar Anthony Ryan’ın ilk cildini kendi imkanlarıyla yayımladıktan sonra parlayan üçlemesi “Kuzgunun Gölgesi”ni inceledik.

  • 33
    Shares

 

 

Başa dönün