Thomas Hardy Romanlarında Ataerkil Kader Algısı

İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından Thomas Hardy, eserlerinde kadını objeleştiriyor olabilir mi? Nesnelere, şeylere, eşyaya sahip olunur; insanlarla ise birlikte olunur.

Viktorya Dönemi, bir önceki Romantik Dönem’in puslu portrelerine, düşsel dünyasına, hayalin, hislerin ve duyguların dimağında yazılmış dünyasına sert bir realizmle karşılık vermiştir. Özellikle sanatta soyut algılara hitap eden eserler, bilinmezliği yücelten tasvirlerin yerini göstermeye ve salt yansıtmaya dayalı bir anlatım üslubu almıştır. Böylesi bir değişim, elbette radikal bir algı değişimiyle beraber yeni bir eleştiri alanını da beraberinde getirmiştir.

Realist akımın gerek kâğıda, gerek sahneye gerekse renklere getirdiği gerçekçi betimleme, duyguların karmaşasıyla bir dönem puslu kalmış olan ifadeleri de keskinleştirerek daha ideolojik bir söylemi benimsemiştir. Dolayısıyla toplumsal gerçekler, dinin sosyal hayattaki etkileri, Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan sınıfsal ayrımlar belirgin ve açık yansımalarla ifade bulmuştur. Üstelik bu ifadeler, eleştirel bir dilin süzgecinden geçtiğinden sanat, bir amaçtan ziyade araca dönüşmüştür.

İngiliz edebiyatında taşra realizminin önde gelen isimlerinden Thomas Hardy de köy ve kasaba hayatına eğilerek ideolojilerle çerçevelenmiş sosyal yaşantıya mercek tutmuştur. Ancak Hardy’nin satır aralarına yakından bakıldığında gerçekçiliğin yanı sıra, anti-realist olarak nitelendirilmesine neden olan bir kadercilik anlayışına sahip olduğu görülür. Dahası, bu anlayışta kadına yöneltilmiş bir “objeleştirme” eğilimi, yazarın gerçekçiliğini yeniden tanımlamayı gerektirir. Zira böylesi bir söylemde Hardy, kadına yönelik değersizleştirme tutumunu mu eleştirmektedir, yoksa dönemin sonlarında ortaya çıkan “Yeni Kadın” imajını bir tehdit olarak gören ataerkil bakışa, dil yoluyla kurduğu baskıyla bir kaçış yolu mu sunmaktadır?

Romantik Bir Evlilik Teklifi: “Benimle Evleniniz”

Toplumsal bir genellemeden önce toplumun en küçük birimi olan aileden başlayan Hardy, aile kurumunun sınırlarını bilinçli olarak net bir şekilde çizme eğilimindedir. Buna göre evlilik, bir kadının hayallerini gerçekleştirebileceği -ki bu hayaller de evin duvarlarıyla çevrelenmiştir- yegâne kurumdur. Dolayısıyla kadının talihli sayılabilmesi, ancak verimli ve faydalı bir evlilikle gerçekleşir. Evcil aile yaşantısı içinde kurulan düzende kadın, düzeni sağlamak ve korumakla yükümlü bir unsur olarak resmedilmiştir. Yazarın Tess of the d’urbervilles romanına baktığımızda idealize edilmiş kadının, muhakkak “kocasına çiftlik işlerinin her türlüsünde yardım eden, evi çekip çeviren, hayvancılıktan anlayan”, üstelik dini bütün biri olarak tasvir edildiğini görürüz. Dahası bu çerçeveye uygun olabilmek, iffetli bir kadınının görevi addedilir.

Thomas Hardy

Thomas Hardy

Evlilik kurumu da kadının “uygun olduğu” yerdir nitekim. Viktorya Dönemi’nde kadın, bir baskı aracı olarak kullanılan “evdeki melek” (angel in the house) imgesiyle betimlenmiştir. Bu meleğin(!) işlevi, evcil bağlamın sınırları içerisinde ondan beklenen yetileri en verimli şekilde kullanarak fayda sağlamak şeklinde tanımlanır. Romanın başkahramanlarından Angel da Tess’e evlenme teklif ederken evlilik kurumunu yine bu görevlerle tanımlayarak Tess’i âdeta “davet eder”:

“Sana, geçen hafta merada geçirdiğimiz günden bu yana düşündüğüm, oldukça doğal bir şey sormak istiyorum. Yakında evleneceğim; görüyorsun ki bir çiftçi olarak, çiftlik işlerinin hepsinden anlayan bir kadına ihtiyacım var. Bu kadın sen olur musun Tess?” (Hardy, 188)

Bu satırlarda evliliğin, duygusal bir bağdan ziyade bir araç/işlev olarak görüldüğü ortaya çıkar. Evlilikle kurulan bağlamda da çiftler, yükümlülükleri yerine getirerek üretim işini devam ettirmekle görevli birer unsurdur. Bir başka ilginç evlilik teklifi, yazarın Far From the Madding Crowd ( Çılgın Kalabalıktan Uzak) adlı romanında görülür. Bu sefer başkahramanımız, bir çırpıda kaleme aldığı kısa ve öz(!) mektubuyla niyetini doğrudan iletir: “Benimle evleniniz.”

Bu ne bir ricadır aslında ne de kadının tercihlerinin bir önemi vardır. Erkeğin nazarı kadına bir defa dokunmuş, onu sahiplenmiş ve evliliği ilan etmiştir.

GÖZ ATIN  İngiliz Edebiyatının En Önemli Yazar ve Şairleri

Kapitalizmin “Kadın”ı

Özellikle bu noktada kadının obje olarak değerlendirilmesi, doğal bir olgu kabul edilir:

“Bir çiftlik adamı, memleketinden uzaklara düşmüş bir şahsiyettir; bir çiftlik kadını ise tarlanın parçasıdır; kendi sınırlarını bir şekilde kaybetmiş (…) ve kendini bunun içinde asimile etmiştir.” (100)

Kadına, özerk bir kişilik taşımaksızın “toprağın bir parçası” gözüyle bakılması, 19. yüzyıl İngiltere’sinde hızla yayılan sanayileşme, beraberinde de kapitalist yaklaşımın sonuçlarından biridir. Zira mülkiyet kavramı, bu süreçte yeniden şekillenmiş, kadın da toprak ve mal alışverişinde bir özne olmaktan çok uzakta, bilakis alışverişin nesnelerinden biri kabul edilmiştir. Dile yansıyan bu bakış açısı, yeni anlamlarla kullanılmaya başlanan “mülk”, “eşya”, “sahiplik” kavramlarının kadına yöneltildiği örneklerde görülür. Evlilik sözüyle beraber Tess üzerinde hak iddia etmeye başlayan Angel, bunu açıkça ifade etmektedir söz gelimi:

“ (…) bu her yönüyle arzu edilebilen ve uygun düşen bir durum, seni yanımda bir mülk gibi taşımalıyım.” (220)

Kadına yalnız fiziksel anlamda değil, aynı zamanda dilsel yönden de sahip olma eğilimi, başta da değindiğimiz üzere Yeni Kadın kavramının doğuşuyla ilintilidir.

20. yüzyılın başlarına doğru ortaya çıkan kavram, kadını evin içinden çıkararak meleklik sıfatının yükümlülüklerinden sıyırmış; onun yerine eğitimli, çalışma hayatının içinde aktif şekilde yer alan ve insan olarak toplumsal değerinin farkında olan bir birey getirmiştir. Bu güçlü kadın imgesini, ataerkil hegomanyayı sarsacak bir tehdit olarak gören toplumsal algı ise Yeni Kadın’ın, sesini yükseltmesini istememiştir. Buna karşı kullanılabilecek en güçlü silah, kitlesel bir baskı uygulayabilecek kudretteki ideolojidir nitekim.

İdeolojinin yumuşak hatlarla çizerek ürkütmeden sınırladığı, tabiri caizse süslü sözlerle kadını “melek”leştirerek kendi tanımlarına paketlediği alan, en başta dil olmuştur. Nitekim iki romanda da gördüğümüz üzere kadının erkek tarafından tanımlanmasının yanı sıra, aktiflik-pasiflik bakımından erkekle mukayese edildiğinde, kadına sıklıkla gereklilik kipinin atfedildiği görülür. Burada kadın, etkinliği üstlenen ve yöneten bir özne yerine söylenene tâbi olan bir nesne olarak tasvir edilmiştir. Yaptığı hemen her harekette –meli/-malı gereklilik gibi, zorunluluk belirten sözcükler, kadını yönlendirmekte, ona etkinlik içinde pasif bir konum vermektedir. Nitekim bu dikte üslubu, ataerkil hegemonyanın dildeki yansımasıdır.

GÖZ ATIN  “İngiliz ve Amerikan Edebiyatında Kısa Öykünün Büyük Ustaları” Çok Yakında Raflarda

Tanımını Benimseyen Kadın

Ne var ki Hardy’nin, bu duruma eleştirel bir tutumla mı yaklaştığı, yoksa erkek egemenliğini destekleyici bir konumdan mı baktığı, romanlardaki kadınların da içten içe bu “sahiplendirilmeyi” benimseyen ifade ve hareketleri nedeniyle tartışmaya açıktır. Far From the Madding Crowd romanının dik başlı kahramanı Bathsheba, çevresindeki erkek figürleri reddederek çiftliğinin tüm işlerini bir başına üstlenmeye çalışırken erkekler tarafından küçümsenmiş, koruma altına almaya çalışılmıştır. Her şeye rağmen sonunda mutluluğu yine evlilik kurumunda arayan Bathsheba, kaderci anlayışın kurbanı olmuştur.

Tess içinse mutluluğun yegâne kaynağı, bir erkek tarafından “sahiplenmek”, hayatın anlamı ise onu “mutlu etmektir”:

“Senin olma ve seni mutlu etme fikrinden hoşnudum.” (208)

Nitekim hayat amacına dönüşen bu fikirle yetinmektedir Tess. O da Bathsheba gibi başlarda toplumsal normların dışında bir karakter çizse de zamanla fiziksel ve kavramsal olarak erkek gölgesi altında silinmeye başlamıştır. Kocası Angel ile ellerini yıkarlarken aralarında geçen konuşma da satır aralarında bunu yansıtır:

“ ‘Hangileri benim parmağım, hangileri senin?’ dedi Angel ona (Tess’e) bakarak. ‘Hepsi birbirine karışmış görünüyor.’” Bunun üzerine Tess şu karşılıkla fiziksel olarak kendi teslimiyetini ilan eder aslında: “ ‘Hepsi senin,’ dedi, oldukça sevimlilikle.” (236)

Hardy, imayla ifade edilen bir ataerkil hegemonyanın üzerine kadınsı bir şefkat giydirerek kadının teslimiyetini doğallaştırmıştır. Benzeri örnekler de kadınların, kendilerine biçilen bu tanımı ve konumu benimsemiş olduklarını, görevlerini ifa etme sorumluluğunu içsel olarak üstlendiklerini gösterir. Nitekim bunu yerine ne kadar tam şekilde getirirlerse o denli idealize edilirler, mutluluğu da ancak böylelikle yakalarlar. Erkeğin ideolojik bir baskı amacıyla kullandığı dil, bu noktada hedefine ulaşmıştır.

Thomas Hardy

Bu örnekler göz önünde bulundurulduğunda Hardy’nin eleştirel bir bakış açısından çok, kadına yöneltilen bu tutumu benimseyen ve doğallaştıran bir tasvir üslubu kullanmış olduğu daha muhtemeldir. Erkek egemen toplumun dilinde obje hâline gelen kadın, tıpkı mülk eşyası gibi aynı alışveriş pazarının bir başka elemanı konumuna getirilmiştir. Bu noktada iyelik unsurları ve iyelik belirten ifadeler, simgesel düzeyde kadına sahip olurken bu aidiyet, kadının biricik memnuniyet kaynağı olarak gösterilmiştir. Hardy’nin kaderci anlayışına son kez dönecek olursak, Tess’in şu cümleleri, belki başka bir ifade biçiminin olmadığı fikrini aşılamak üzere kurulmuştur:

“Bir kere mağdur, her daim mağdur: işte kanun budur.” (352)

Thomas Hardy eserleri hakkında sizin görüşleriniz neler? Yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum‘da bizimle paylaşabilirsiniz.

GÖZ ATIN  İngiliz Edebiyatının En Önemli Yazar ve Şairleri

Hardy, Thomas. Tess of the d’Urbervilles. New York: Oxford University Press. 2008. (Alıntılar orijinal aslından çevrilmiştir.)




1995 yılında, dünyaya ilk defa dokunduğundan bu yana okuyor gözlerim, ellerim, kulaklarım ve hislerim. En çok doğayı okuyorum, sonra müziği, renkleri; ve edebiyat okuyup çeviriler yapıyorum, başka gözlerin bakışlarına dokunabilmek için. Dimağımın heybesinde biriktirdiğim kelimelerden masallar fısıldıyorum. Hayatı satır aralarına katık ediyorum; yağmurlu gökte vicdanı arıyor, mum ışığında güneşi buluyorum. Sabah günümü aydın eden kahve kokuları gece gözüme uyku sürüyor. Küçücük bir kutuda azıcık yaşıyorum, yetinmekle doyuyorum.

Thomas Hardy Romanlarında Ataerkil Kader Algısı

İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından Thomas Hardy, eserlerinde kadını objeleştiriyor olabilir mi?

Nesnelere, şeylere, eşyaya sahip olunur; insanlarla ise birlikte olunur.

Başa dönün