in ,

Efsun Sokağı 137 – Şeref Atak | Yazarının Kaleminden

Şeref Atak, “Efsun Sokağı 137” adlı kitabının yazım macerasını anlattı. İthaki Yayınları Pangea Kitaplığı etiketiyle çıkan roman, yazarın ilk kitabı olma özelliğini taşıyor.

Efsun Sokağı 137 - Şeref Atak | Yazarının Kaleminden

Şeref Atak, ilk romanı olan Efsun Sokağı 137 ile İthaki Yayınları Pangea Kitaplığı kapsamında raflardaki yerini aldı. Yazar, yeni kitabını, anlatmak istediklerini ve yazım macerasını detayları ile Kayıp Rıhtım okurları için kaleme aldı.

* * *

YAZMAK

Yazı insanı büyüler; kendine çeker, baştan çıkarır ve etkisi altına alır; gözlerden süzülür ve zihin perdesine ışık verip hayallerimizde hikâyesini oynatır.

Ve yazmak deyince, aslında yazmaya karar vermezsiniz. Bir noktada yazarken bulursunuz kendinizi.

Kaleminizin ucuyla ruhunuzdaki malzemeyi yontarsınız; korkularınızı anlatır, derinlerde yatanı tarif edersiniz; özünde bir hesaplaşma gibidir, bilinçaltınızdan gelen tekinsiz fısıltılara kulak kabartırsınız ve elinizde kalem, kâğıdı doldurursunuz.

İçinizde ne varsa kâğıda sıçrar, her şey hece hece dünyaya taşar. Oyun oynamaya benzer, bir çocuğun oyuncaklarıyla anlattığı hikâyeyi siz paragraflarla anlatırsınız. Ve bu işten zevk almaya başladıkça daha çok yazarsınız. İlk başlarda aynı sözcükler tekrar eder durur, her şey siliktir, şekilsizdir, yeterince kelimeniz yoktur elinizde. Aslında çok da dert etmezsiniz bu durumu, her şey gizli saklıdır, kimse okumayacaktır ne de olsa. Bu yüzden dilediğiniz gibi yazarsınız, bahsedecek o kadar çok şey vardır ki, anlattıkça anlatırsınız. Sonra bir gün gelir birisi, yazdığınız kâğıtlardan birini masanızın üstünde görür ve eline alır; bu kişi, anneniz, kardeşiniz veya en yakın arkadaşınızdır…

Ve evet!.. İşte şimdi başlıyoruz.

Yazmak deyince ilk hatırladığım, hayalî günlüğümdü. Küçüktüm, olmadık olayları başımdan geçmiş gibi yazıyordum. Olur da birisi okuyacak olursa neler yaşadığıma inanamayacaktı. Hortlaklar, canavarlar, yaratıklar… Sonuçta çocuktum, malzeme boldu, korkacak çok şey vardı ve korkularımın hepsi de aynı yerdeydi; olabilecek en tekinsiz saatlerde, geceleri uykularımın bölündüğü anda, kurulu bir saat gibi gözlerimi açtığım esnada. Hepsi orada oluyordu, odamın karanlığına karışmış bir kâbus, cama düşen bir gölge, gözümün önünde beliren bir film karesi veya o sabah, sınıftaki bir çocuğun gerçek olduğuna yeminler ederek anlattığı bir hikâye…

Ertesi gün, o gece ne varsa korktuğum, hayalî günlüğüme yazıyordum. İzlediğim filmlerden, okuduğum kitaplardan ve çizgi romanlardan etkileniyordum; aklımdan çıkmayan bir “gezici ucubeler tiyatrosu” vardı, gece herkes uyurken oyuncuların hepsi dışarı çıkıyor ve sokakta dolaşıyordu: İçlerinden bir tanesi upuzun sopalara basarak yürüyor, gördüğü her pencereden içeri bakıyordu. Sonra bahçemizdeki asırlık ağaca asılmış bir hayalet vardı, sadece dolunayda ortaya çıkıyor ve sokakları arşınlıyordu. Farkında değildim ama aslında korkularıma el uzatıyordum; yazarken onlarla yüzleşiyor ve onları anlamaya çalışıyordum, zaman geçtikçe korkmak yerine merak eder olmuştum.

Kafamda hep aynı soru dönüyordu: “Ne yapıyorlar?”

O tiyatroda yaşayan ucubeler geceleri sokağımızda ne yapıyorlardı ki? Belki de o saatte kötülük yapmak isteyen insanları korkutuyorlardı. Öyle ya, görüntülerinin kötü olması, kötü oldukları anlamına gelmezdi. Ya da o asılı adam, çok hüzünlüydü, bir zamanlar haksız yere asılmış olmalıydı, boynundan ilmeği çıkarıp ağaçtan iniyordu ve dolunay çekilene kadar bir şeyler arıyordu. Muhtemelen bitmemiş bir hesabı vardı, belki de bir hatıraydı aradığı, bu sayede diğer tarafa gidecekti. Böylece bakış açım değişmişti, dehşete düşmüyordum, artık kâbus değildiler, gerçektiler. Meseleleri vardı hatta bir parça acıklıydılar belki biraz da absürt. Bulduğum cevaplarla hayat bulmuşlardı, var olduklarına dair hiçbir şüphem yoktu artık. Günlüğümde ve sonrasında yazdığım hikâyelerimde onları anlatmaya başlamıştım. Hayal gücümün ötesindeydim. Korkunç hikâyeler, sıra dışı insanlar, garip mekânlar… Bir şekilde bu zamanlarda yazma fikri kafama oturdu ve bir tutkuya dönüşüp bugünlere kadar geldi.

SORULAR

Onca şey nereden geliyor? Bilinçaltımızdan mı? Yoksa masallardan ya da atalarımızın korkularından türeyen Jungvari arketiplerden mi?

Tek bildiğim var oldukları. Her masalın, her romanın, anlatılmış her hikâyenin gerçek olduğu.

Aslında her şey karaktere inanmakla ilgili herhâlde. Bir kez inandıktan sonra can alıcı soru geliyor ve bir cevap ararken hikâyeyi yakalıyorsunuz.

Eski zamanlardan gelmiş bir yaratık bugünkü dünyada nasıl yaşar ki? Ya da bedenini kaybetmiş başıboş bir ruh ne yapar? Düşmüş bir melek, bir parkın köşesindeki bir banka oturmuş, ayaklarının dibindeki kuşlara yem atıyor olabilir ve siz önünden geçerken onun yüzüne bakmazsınız bile. Kapı komşunuzun kim olduğunu bilemezsiniz, gemisi bozulduğu için dünyaya inmiş bir uzaylı olabilir; kapana kısılmıştır ama yaşamak için de geçim derdine düşmüştür.

Mesele inanmak ve onları gerçek sorunlarla yüzleştirmek. Böylece hikâyeler gerçek oluyor.

Tıpkı romanımda olduğu gibi; sorunlarıyla, dertleriyle ve yaşadıkları korkunç trajedilerle bir araya gelmiş bir grup insan, bambaşka bir dünyadan kopmuş doğaüstü bir varlıkla karşılaşıyor. Ve olaylar başlıyor.

Tabii ki yine çocukken sorduğum soruyla işe girişiyorum. Dünyanın unutulmuş zamanlarından gelmiş bir varlık bugünkü dünyada ne yapar ki? Bir kimliği ya da ehliyeti olduğunu sanmıyorum; gidip de kendi adına bir banka hesabı açtıramaz ya da kredi kartı başvurusunda bulunamaz. Neredeyse her yerin kameralarla izlendiği günümüz dünyasında eminim köşeye sıkışmıştır. Sefil bir hâldedir ve bu şekilde daha fazla gitmeyeceğinin pekâlâ farkındadır. O hâlde yapacağı bir şeyler vardır; hafife almamak lazım, ölümü ve onca zamanın olaylarını alt etmiş bir varlık, modern dünyaya ve insanları makineleştiren bu sisteme meydan okuyacak “bir şeylere” sahiptir herhâlde. En azından bunca zaman içerisinde bunu başarmasını sağlayacak sağlam bir plan yapmıştır.

EFSUN SOKAĞI 137

Efsun Sokağı 137 - Şeref Atak

Her şey, mezar soyguncusunun toprağa kürek vurmasıyla başlar. Yeni gömülmüş kadın cesetleri, bir süredir kimliği belirsiz birisi tarafından mezarlarından çalınmaktadır.

Bir gece yarısı, soyguncuyu gördüğünü söyleyen mezarlık bekçisiyle bir gece bekçisinin yolları kesişir. İki ihtiyar, başlarına gelenlerin ardından, kendilerini adamın kamyonunda gizlenmiş olarak bulurlar. Hemen yanlarında ise bir kadın cesedi vardır.

Bu esnada olay gecesinin bir yıl öncesine uzanırız. Varoş bir mahalleye gizemli birisi taşınmıştır. Yerleştiği ev, tekinsiz olduğu söylenen metruk bir köşktür.

Bir süre sonra köşkün sahibi tarafından mahallede yaşayan üç kişiye bir akşam yemeği davetiyesi gönderilir. Çağrılanlar bir travesti, bir fahişe ve seks dergilerinde erotik hikâyeler yazmış yoksul bir adamdır. Her biri toplum tarafından hırpalanmış ve duygusal açıdan çökmüştür. Fakat son derece garip görünüşlü ev sahibinin, bu insanların hayatını değiştirecek büyüleyici bir teklifi vardır…

Daha fazla ayrıntı vermeden birkaç sözle anlatmam gerekirse Efsun Sokağı 137, çığırından çıkan dünyanın karşısında ne yapacağını şaşırmış bir simyacının ve kötülüğün cazibesine kapılmak istemeyen bir avuç insanın bir gecede düğümlenen hikâyesini anlatıyor.

Bir sürü karakterin buluştuğu çok katmanlı bir roman. Her karakteri derinlemesine incelediğimiz, acı ve hüzün dolu topraklara adım atıp unutulmuş zamanları keşfe çıktığımız bir hikâye.

Peki bir hikâye nasıl anlatılır? Bu romanı yazarken sorduğum sorulardan biri şuydu: Acaba hikâyeyi ben mi anlatmalıyım yoksa bu olayı yaşayan insanlar mı? Bulduğum cevap her ikisiydi çünkü hikâye bunu istiyordu. Kulak verirseniz hikâyeler genellikle ne istediklerini söylerler.

Efsun Sokağı 137 romanında olay örgüsü iki ayrı katmanda ilerliyor.

“Bekçiler” başlığı altında ilerleyen kısımlar sadece bir geceyi anlatırken, “Kaplumbağa” ve “Ev İyesi” bölümleri o geceye doğru giden bir senelik zaman zarfını ele alıyor.

Bir hikâyeyi farklı bakış açılarıyla anlatmak her zaman hoşuma gitmiştir. Hikâyenin tek geceyi işleyen kısımlarını üçüncü kişi ağzından aktarırken diğer kısımlarını, iki eksen karakterin ağzından, doğrudan anlatım diliyle ele aldım.

Bu anlatım tarzı öncelikli olarak hikâye içerisindeki zaman farklarını veriyor ve iki olay örgüsünü de net bir şekilde birbirinden ayırıyor.

Ayrıca, üçüncü kişi anlatımıyla işlenen bölümler gerilim dozu yüksek ve oldukça hareketli bir yapıda ilerlerken, karakterlerin ağzından anlatılan bölümlerse gizemli ve duygu yüklü bir dille ilerliyor. Bu sayede, karakterlerin olaylar karşısındaki ruhsal tepkileri net bir şekilde hissedilirken zihinsel mücadeleleri ve giderek artan çatışmaları çok daha gerçekçi bir dille verilebilir diye düşünüyorum.

Bir taraftan karakterlerin iç dünyasına girip vicdanlarıyla olan hesaplaşmalarını okuyoruz, diğer taraftan da bu hesaplaşmanın dış dünyadaki yansımalarını görüyoruz. Böylece karakterlerle yekvücut olabiliyoruz. Hikâyede geçen bir detayda olduğu gibi (burada ne olduğunu söylemek istemiyorum, okuyucu kitapta fark edecektir), karakterlerin ruhlarına bürünüp onlarla bedenleniyoruz.

ÜSLUP

İyi bir roman veya etkileyici bir hikâye, bir düş kapanı gibidir, bizi hayatın karmaşasından ve zihnin girdaplarından uzaklaştırır; sahip olduğu dil ne kadar güçlüyse okuyucuyu da o oranda içine çeker ve onu yaşadığı gerçeklikten koparıp bir rüyanın içine sokar. Dolayısıyla yazarken hâkim olmamız gereken bir dil var. Ateşi harlamak lazım. Kafama üşüşen her sözcük, tüylerimi diken diken eden her cümle, beni heyecanla ürperten her paragraf, kasnağın etrafında ağ örüyor ve düş kapanımı oluşturmaya başlıyor.

Efsun Sokağı 137 romanımı yazarken en çok arzuladığım şeylerden biri de buydu; okuyucuyu o rüyanın içinde hapsetmek, bölümlerin arasında tutsak kalmasını sağlamak. Okuyucu heyecanlanmalı, merak etmeli ve sorular sormalı, doruk noktasına kadar o gerilimi iliklerinde hissetmeli. Ama anlatım biçimi asla mekanik olmamalı, özgün ve doğal olmalı; okuyucu, cümlelerin itişip kakıştığı bir girdabın içinde sıkışıp boğulmamalı. Kısacası her şey dengeli olmalı. Bir sayfa daha, bir sayfa daha derken okuyucu ertesi günü unutmalı ve yatması gereken saati kaçırmalı.

Sinematografik bir anlatım bu yüzden benim için çok önemli.

Bana göre, hikâyeyi sayfaların arasında bir film gibi izlemeliyiz. Yazım tarzı, diyalogların akışı ve bölümler arası geçişler olay örgüsünü ilmek ilmek dokurken doğru oranda kullanılan tasvirlerle birlikte paragraflar sahnelere dönüşmeli ve anlatılan atmosferin içinde bulmalıyız kendimizi. Ancak bu sayede karakterleri görmeye başlarız. Başka bir deyişle, toprağın kokusunu alırız, koşan adımları duyarız, gecenin sesine kulak kabartırız, koridorlarda yankılanan fısıltıları ve tekinsiz gürültüleri işitir, canavarlara el uzatırız.

Ama zengin bir anlatım her şey demek değil, işin en önemli kısmına geldik, belki de bir romanın en can alıcı noktasına; kullanılan temalara. Çünkü her şey bir fikrin üzerine inşa olmalı ve o fikir, bir burgu gibi bilinçaltına inip kafanın içindeki bir kuytuda kendine yuva bulmalı. Alt metne yedirilen göndermeler, kullanılan metaforlar, alegorik anlatımlar ve dilin içine gizlenen simgeler, verilmek istenen mesajın okuyucuya dokunmasını sağlamalı ve bütün o düşsel malzeme gerçeklikle harmanlanmalı.

İşte tüm bu detaylar bir araya gelince elimizde okuyabileceğimiz bir hikâye oluyor ve benim gözümde, “Büyülü bir gerçekçilik” yakalanmış oluyor. Böylece inanmaya başlıyoruz, hikâyelerin gerçek olduğuna; Efsun Sokağı’nın bitimindeki 137 numaralı köşke, o insanlarla o acayip varlıkların yaşadığına ve her okunuşta yeniden yaşayacaklarına.

Şeref Atak


Şeref Atak’ın Efsun Sokağı 137 adlı eserine dair görüşlerinizi Kayıp Rıhtım Forum üzerinden bizimle paylaşabilirsiniz.

Konuk Yazar

Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!

İletişim: [email protected]

Wonder Woman 3

Wonder Woman 3 Hazırlıkları Başladı: Gal Gadot ve Patty Jenkins Geri Dönüyor

Kvaidan - Tuhaf Şeylere Dair Hikâyeler - Lafcadio Hearn | Haftanın Kitabı #159

Kvaidan – Tuhaf Şeylere Dair Hikâyeler – Lafcadio Hearn | Haftanın Kitabı #159