Serçe: Yaban Diyarlarda Tanrıyı Aramak

Mary Doria Russell’ın En İyi Roman dalında British Science Fiction Association ve Arthur C. Clarke ödülleri alan ilk romanı Serçe, bence sosyal bilimkurgunun en iyi örneklerinden biri.

Karanlığın Sol Eli’nin önsözünde Ursula Le Guindüşünce deneyi” diye adlandırdığı bilimkurgu eserlerini şöyle açıklar:

Böyle tasarlanan bir öyküde, modern romana özgü ahlaki karmaşıklıktan özveride bulunulmasına gerek olmadığı gibi, bir çıkmaz sokağa da girilmiş olunmaz; düşünce ve sezgi, sadece deneyin koşulları tarafından belirlenen sınırlar içinde (ki bu sınırlar çok geniş olabilir) özgürce hareket edebilir.

Kimi yazarlar bilimkurgunun – fantazyaların aksine – inandırıcılıktan çok fazla ödün vermeden kendilerine sağladığı bu avantajı, toplumsal meseleler üzerinde kullanarak şahane eserlere imza attılar.  Gerçi neredeyse bütün bilimkurgu eserlerinde sosyal bir alt metin bulmak mümkün olsa da, tamamen bunun üzerine yoğunlaşan ve sosyal bilimkurgu diye adlandırılmış bir de alt tür mevcut.

İşte Mary Doria Russell’ın 31 kez reddedildikten sonra 1996’da yayınlatabildiği, En İyi Roman dalında British Science Fiction Association ve Arthur C. Clarke ödüllerini alan ilk romanı Serçe, bence sosyal bilimkurgunun en iyi örneklerinden biri.

İlk Temas

Serçe’nin hikayesi görünürde basit bir soruya dayanmakta: “Uzayda bir yerlerde bilinç sahibi bir tür keşfetseydik, onları ziyarete gittiğimizde neler olurdu?”. Bilimkurgu eserlerinde görmeye alışkın olduğumuz şey ilk adımın genellikle uzaylılardan gelmesidir, ancak Russell’ın tercih ettiği yola da yabancı sayılmayız. Zaten Serçe’yi etkileyici bir roman yapan da kurgusunun veya olay örgüsünün marifeti değil. Uzaylılarla ilk temas gibi sık işlenen bir temayı araç olarak kullanan yazar aslında hikayenin temeline tanrı inancı gibi bambaşka bir konuyu yerleştirmiş. Russell’ın oldukça tehlikeli sayılabilecek, kolaylıkla birçok kişinin tepkisini çekebileceği böyle zor bir konudan başarıyla ayrılmasını sağlayan ise iyi yazılmış karakterleri, özellikle de olayların merkezinde yer alan kahramanımız Emilio Sandoz.

Serçe farklı zaman dilimlerinde geçen ve paralel olarak okuduğumuz iki ayrı anlatı üzerinden ilerliyor. Aralarında 40 sene bulunan bu iki anlatının da başrolünde dilbilimci Cizvit rahip Emilio Sandoz var. Ama ortak nokta neredeyse bu kadar, çünkü yan karakterlerin yanı sıra hikayelerin tonu da baya farklı.

Tanrının Şanını Yüceltmek İçin

İlk zaman dilimi 2019 yılında başlıyor. Porto Riko’daki Arecibo Radyo Teleskopu çalışanlarından biri Alfa Centauri’den alınan bir sinyali fark eder ve sinyali incelediğinde bunun bir şarkı olduğu anlaşılır. Anlamadığımız bir dilde bilmediğimiz enstrümanlarla çalınmıştır ama sonuçta akıllı bir yaşam formu tarafından ortaya konduğu açıktır. Bu buluşunu önce en yakın arkadaşlarıyla paylaşır, aralarında Emilio Sandoz’un da bulunduğu bu arkadaş grubu daha sonra Rakhat adı verilecek gezegene giden ekibin de parçası olacaktır.

Bu keşif kısa sürede hem Birleşmiş Milletlere hem de Cizvit -veya bilinen başka adlarıyla İsa Cemiyeti, İsa’nın Askerleri- yöneticilerine haber verilir. Lakin kitabın önsözünde de söylendiği gibi “Birleşmiş Milletlerin yıllar harcayarak aldığı kararı, İsa Cemiyeti sadece 10 günde almıştır”. Zira Cizvitlerin kuruluşlarından beri esas aldıkları bir amaçları vardır: Ad Majorem dei Gloriam, Tanrının şanını yüceltmek için.

Bu noktada belirtmem gerekiyor ki kitaba başlamadan önce Cizvitler hakkında çok az bilgiye sahiptim. Dolayısıyla romanı okurken kendilerini gerçek değil de kurgusal bir teşkilat olarak kabul ettim, böylece yazarın verdiği bilgilerin doğruluğu hakkında şüpheye düşmeme de gerek kalmadı. Zaten bütün yolculuk bir Cizvit girişimi olarak anlatılsa da Russell hikayeyi tek bir dine sıkıştırmamış, yolculuğa çıkan mürettebatı çeşitlendirip romanın odak noktasına Tanrı inancını koyarak evrenselleştirebilmiş. Yine de çeşitli yerlerde bazı Hristiyan ve Yahudi inanışlarına yapılan atıflar var, bunları bilmemek okura çok bir şey kaybettirmeyecektir belki ama ufak bir internet araştırmasıyla öğrenilemeyecek şeyler de değiller.

8 kişiden oluşan mürettebatta Emilio Sandoz dışında biri müzikolog, biri doğa bilimci ve biri de eski pilot olan üç Cizvit rahibi, mühendis George Edwards ve antropoloji eğitimi almış tıp doktoru karısı Anne, keşfi ilk yapan gökbilimci Jimmy Quinn ve son olarak da yapay zeka adaptasyonu üzerinde uzmanlaşmış Sofia Mendes var. Yani bir uzay yolculuğunda ihtiyaç duyulabilecek neredeyse bütün ihtisaslara ekipte yer verilmiş. Mary Doria Russell’ın kemik biyolojisi ve biyomekanik konusunda uzman bir paleo-antropolog olup mühendis bir eşe sahip olması ona bu kadar geniş yelpazede karakterler yaratmasında büyük kolaylık sağlamış olmalı.

Karakterlerin çeşitliliği yalnızca meslekleriyle sınırlı kalmıyor çünkü Edwards çiftinden biri ateist diğeri Katolik yetiştirilmiş bir agnostikken Sofia ise İstanbul’da büyümüş bir Yahudi. Farklı inanışların varlığı sayesinde Russell’ın okura sormak istediği sorular doğal bir şekilde karakterlerin ağzından çıkabiliyor. Bir yerde Yahudilik ve Hristiyanlıktaki ibadet şekillerini kıyaslarken bir başka yerde ise “Tanrı varsa dünyada neden bu kadar kötülük var?” sorusuyla karşılaşabiliyoruz. Ama Serçe kesinlikle bir din eleştirisi ya da güzellemesi değil. Yazar etliye sütlüye dokunmayayım demek yerine biraz kısıtlı fakat hiçbiri öbüründen üstün gösterilmeyen farklı bakış açıları sunarak kararı okura bırakıyor.

Romandaki gizemi bozmamak için olayların Rakhat’ta geçen bölümü hakkında pek fazla bir şey söylemeyeceğim. Russell’ın biyolojik olarak insana benzeyen Runa ve Jana’ata adındaki iki bilinçli tür ile kurduğu politik ve ekolojik sistem ile bunun üzerinden yaptığı insanlık eleştirisi oldukça hoşuma gitti. Kitapta din teması daha ön planda olsa da yazarın antropoloji alanında yaptığı akademik kariyeri burada etkilerini göstermiş.

Serçe Yine de Düşer

Romanın ikinci anlatısı ise Rakhat yolculuğunun sonrasında geçiyor. Kitabın daha ilk bölümünde yolculuktan geriye yalnızca Emilio Sandoz’un dönebildiğini öğreniyoruz. Sandoz’un içinde bulunduğu ruhsal ve fiziksel enkaz yolculuğun büyük bir felaketle sonuçlandığının en büyük göstergesi. Tabi yıllar önce gönderilen ekibe ne olduğunu anlamak için Rakhat’a gidip yalnızca perişan bir durumdaki Sandoz’u bulan Birleşmiş Milletler çalışanlarının gönderdiği raporlar da cabası. 2059’da başlayan bu hikayede ötekine kıyasla çok daha karamsar bir hava var. Bir yandan Cizvit yetkililer Sandoz’un başına neler geldiğini öğrenmeye çalışırken bir yandan da Sandoz kendi başına gelenleri anlamlandırmak için çaba gösteriyor. Özellikle beğendiğim bir nokta da paralel ilerleyen bölümler sayesinde birinci zaman dilimindeki bazı olayların ikinci anlatıda Sandoz’un ağzından aktarılması oldu. Yazar böyle anlarda okuru kısmen yaşananların dışına yerleştirerek olayları daha açık bir şekilde değerlendirmemizi kolaylaştırmış.

Russell anlattığı iki hikaye arasında dengeyi güzel yakalamış. İlk sayfalarda bize vadedilen büyük olay romanın son sayfalarına dek bizden saklansa da gerilim ve merak duygusu neredeyse hiç kaybolmuyor. Okurun final için beklentilerinin bu şekilde yükseltilmesi ne derece doğru bilmiyorum ama en azından ben finali yeterli buldum. Romanın bana göre en önemli kısımları olan Emilio ile diğer karakterler arasındaki felsefi sohbetler, karakterlerin derinliği ve yazarın kullanmaktan çekinmediği mizahi dil sayesinde sırıtmıyor, sıkıcı olmadan keyifle okunuyor. Yazar başta Sofia Mendes olmak üzere yan karakterlere de oldukça özen göstermiş, yaptıkları ve söyledikleri şeylerin arkasındaki motivasyonu anlayabiliyoruz.

Gelgelelim bu kadar övmüş olsam da Serçe kusursuz bir eser değil. İlk olarak kitabın bilimsel konularda inandırıcılıktan uzak olduğunu söylemem lazım. Yabancı bir türle ilk kez iletişim kuracak ekibin zahmet harcamadan belirlenip çok az eğitim alarak bu göreve gönderilmesi veya bu gezegene iniş gerçekleştiğinde de hemen hemen hiç zorluk yaşamadan ortama uyum sağlamaları gözüme batan bazı şeyler. Bilimkurgu eserlerinin bilimsel gerçeklere sıkı sıkıya bağlı kalması gerektiğini düşünmüyorum, hele Serçe gibi bilimkurgu tarafı geri planda olan bir eserden bunu beklemek haksızlık. Yine de ufak tefek değişikliklerle daha tatmin edici olunabilirmiş.

Kitabın bir diğer sıkıntısıysa gerekenden fazla uzun olması. Russell Serçe’yi yazmaya başladığında aklında bir öykü varmış fakat daha sonra karakterleri zenginleştirerek bir romana dönüştürebileceğini fark etmiş. Ne var ki romanın bazı kısımları hikayeye bir katkıda bulunmadığı gibi bende de sanki sadece kitabı biraz daha uzatabilmek amacıyla yazılmış izlenimi uyandırdı. Keşke bunları okumak yerine Rakhat ve sakinleri hakkında daha fazla bilgi alabilseydik. Devam kitabı olan Tanrının Çocukları’nın bu konuda daha doyurucu olacağını umut ediyorum.

Çeviri ve Editörlük

Kitabın çevirisinin yetersiz olduğuyla alakalı yorumlar okumuştum. Açıkçası korktuğum kadar kötü olmasa da Emil Keyder’in Türkçeleştirdiği romanın “çeviri koktuğu” söylenebilir. Okurken çok fazla rahatsız olmadım ama kitabı bitirdikten sonra orijinal metinle karşılaştırdığımda gördüm ki Keyder çeşitli yerlerde anlamı korumak kaydıyla cümleleri basitleştirmekten, hatta tamamen değiştirmekten kaçınmamış. Bu da ortaya daha düz bir anlatım çıkmasına sebep olmuş. Bir de orijinalinde “notebook and stylus” olarak geçen ifadenin önce alakasız bir şekilde “defter ve kalem” diye çevrilip birkaç sayfa sonra sadece “notebook”a dönüşmesi bir an aklımı karıştırdı doğrusu.

Kitabın künyesinde bir editör adı yer almıyor. Ama bir Metis kitabından bekleneceği gibi gözüme çarpan bir imla hatası olmadı. Bununla birlikte daha önce bahsettiğim dini atıflar kısa dipnotlarla okura açıklansaydı çok daha güzel olabilirdi.

Kitabın kapağında kullanılan El Greco imzalı Cizvit şair Hortensio Félix Paravicino portresinin de kitaba pek yakıştığını düşünmüyorum. Diğer dillerdeki baskıların birçoğunda olduğu gibi gökyüzü temasının vurgulandığı bir kapağı tercih ederdim.

Serçe, özellikle doğru beklentilerle okunmaya başlanırsa, okura başta inanç olmak üzere çeşitli konularda sunduğu felsefi tartışmalarıyla birçok kişiyi memnun edecektir. Hazır Metis Yayınları uzun bir aradan sonra devam kitabı Tanrının Çocukları’nı da Türkçeye kazandırmışken, bilimkurguya ilginiz olsun olmasın sizi düşünmeye sevk edecek kitaplardan zevk alıyorsanız Serçe’ye mutlaka şans vermelisiniz.

1993’te Sivas’ta doğdu. Ortaöğretimini de burada tamamladıktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Okumayı, izlemeyi ve bilgisayar oyunlarını çok sever. Hayatın anlamının Radiohead şarkılarında gizli olduğuna inanmakta, başka dünyalara duyduğu tutku sayesinde yaşamayı sürdürmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Serçe: Yaban Diyarlarda Tanrıyı Aramak

Mary Doria Russell’ın En İyi Roman dalında British Science Fiction Association ve Arthur C. Clarke ödülleri alan ilk romanı Serçe, bence sosyal bilimkurgunun en iyi örneklerinden biri.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün