Türk Bahsi Geçmesiyle Akıllarımızda Yer Edinen Yabancı Edebiyat Eserleri

Harry Potter'dan Monte Cristo Kontu'na, Küçük Prens'ten Neuromancer'a... Yabancı edebiyatta bu topraklardan sesler duymak, her zaman ilgi çekici olmadı mı?

Bu belki eski bir alışkanlıktır. Okuduğumuz çeviri bir romanda, izlediğimiz yabancı bir dizide ya da filmde, ülkemizden, tarihimizden bahsedilince ister istemez kulak kabartıyoruz. Merak ediyoruz. Hâlâ develer üzerinde mi seyahat ediyoruz, burası bir çöl mü, bizler barbar mıyız, yoksa bu sefer iyi adamlardan mıyız, belki de prensesi kurtaracak olan bizlerizdir.

Elbette bunlar hep işin klişe şakaları. Yine de ‘dışarıdan’ bir sesin, bu taraflar hakkında söyledikleri daima ilgi çekici olmuştur. Bizler de edebiyat dünyasında Türk milletinden, tarihinden bahseden eserlerin bir kısmını sizler için derledik. Yakalayabiliyorsak, yazarın ya da kahramanların bu topraklar hakkındaki düşüncelerini tespit etmeye çabaladık. Bunu yaparkense olabildiğince objektif olmayı amaçladık. Listedeki eserlerin tek dikkat çekici yanı milliyetçi yanımıza dokunmaları değil elbet. Hepsi birbirinden kıymetli kurgular. Biz sadece merceğimizi farklı bir açıdan tutmak istedik.

Edebiyat sonsuz bir derya. Burada bahsettiğimiz örnekler, bu deryanın çok kısıtlı bir kesimini kapsıyor. Yine de Shelley’den Vonnegut’a, Rowling’den Saint-Exupéry’ye elimizden geldiğince dolu bir içerik çıkartmaya çalıştık.

Keyifli okumalar dileriz!

Asker Kaçağı – Kolektif

Metis Bilimkurgu Dizisi kapsamında bizlerle buluşan Asker Kaçağı, doğrudan olmasa da ülkemizle küçük bir bağlantısı bulunan bir hikâyeye sahip. Çünkü Katherine MacLean ve Tom Condit ikilisinin kaleme aldığı “Anlaşmak Kolay Değil” isimli, hafif mizahi öyküde bizleri ‘Kemal Atatürk’ adlı bir uzay gemisi karşılıyor.

“Beş ay önce Pluton’dan ayrılmış, galakside dolanan Kemal Atatürk araştırma gemisinden Gezgin Telepat Martin Jukowsky aniden doğrulurken dergisini düşürdü.”

Şencan Topaloğlu’nun çevirdiği hikâyede karşısına çıkan her gemiyi ve gezegeni fethedip ‘düzene sokmak’ isteyen Kadir-i Mutlak Erdig İmparatorluğu’nun tüylü fertleri tarafından yönetilen bir gemi ile Dünyalı telepatlarla dolu Kemal Atatürk gemisinin uzaydaki karşılaşmasına şahit oluyoruz. Erdigliler tam bir asker gibi düşünmektedirler, Dünyalılarsa galaktik bir federasyon kurmuştur. İki ırkın arasındaki konuşmalar ve birbirlerini kandırma çabaları yer yer insanı gülümsetir.

Her ne kadar öykünün gidişatına etki etmese de o yıllarda (1991) yabancı bir kitapta ulu önderimizin adının geçtiğini görmek bizleri son derecede gururlandıran bir olaydı.

Frankenstein Mary Shelley

Mary Shelley, sevgilisi ve gelecekteki kocası Percy Shelley, arkadaşları Lord Byron ve John Polidori aralarında en iyi korku hikâyesini kim yazacağına dair bir yarışma yapmaya karar verir ve düşünmeye koyulurlar. Bu vesileyle Shelley, genç bilim insanının yaratımıyla olan dehşet dolu çekişmesini konu aldığı, Gotik ve bilimkurgu türlerinin önemli kalelerinden olan romanın temellerini de atmış olur, Frankenstein.

Victor Frankenstein’ın ceset parçalarını birleştirerek hayat verdiği yaratık, saklanarak köyde yaşayan bir ailenin yaşamlarını gözler ve bu şekilde hayatı öğrenmeye çalışır. Bu ailenin aslında eskiden zengin olduğunu ve neden bu hale geldiklerini öğrenir. Öncesinde, Fransa’da Türk olduğu için çeşitli bahanelerle hapse mahkûm olan bir tacire yardım ederler, ancak bu tacirin sahtekârlık yapmasıyla birlikte başı yanan kendileri olur.

“Safiye’nin babası yıkımlarının nedeniymiş. O, bir Türk tacirmiş ve öğrenemediğim bir nedenle hükümet nezdinde istenmeyen adam haline geldiğinde, yıllardır Paris’te yaşıyormuş. Safiye’nin İstanbul’dan ona katılmak için geldiği gün tutuklanıp hapse atılmış. Bu cezanın adaletsizliği tam bir rezaletmiş; bütün Paris öfkeliymiş; ölüm cezasının nedeninin ona karşı yöneltilen suçlamadan çok, dini ve zenginliğinin olduğuna karar verilmiş.” (Sy. 143, Çev.: Orhan Yılmaz, İthaki Bilimkurgu Klasikleri Dizisi)

Türk tacir, kızı Safiye’nin Fransız ailenin genç erkeği Felix ile yakınlaşmasını kullanarak aileye ihanet etse bile, diğer yandan Safiye bunu öğrendiğinde sinirlenir. Bütün zorluklarına rağmen Almanya’ya sürgün edilen aileyi bulmaya koyulur. Bir yandan tacir düzenbazken, kızıysa dürüst bir karakter olarak tasarlanmış. Özellikle kötü ya da iyi gösteriyor diyemeyiz, sadece kurgusal olarak farklı özellikler biçilmiş.

Ayrıca Safiye’nin ülkesine dönmemesinin nedenlerinden diğeri de şu şekilde:

“Yalnızken, Safiye bu acil durumda hareket planını çıkarmış. Türkiye’de yaşama düşüncesinden nefret ediyormuş; dini ve duyguları buna zıtmış.” (Sy. 147)

Harry Potter ve Ateş Kadehi – J.K. Rowling

J.K. Rowling işe çocuk hikayeleri yazarak başlamış. En ünlü eseri Harry Potter serisi de çocuk kategorisinde çıksa da yediden yetmişe herkese hitap ediyor. Harry Potter serisi küçük bir bebekken öldürülmek istenen ancak faili tarafından damgalanan, lanetlenen bir çocuğun büyücülük okulundaki hayatına ve faili ile ilişkisine odaklanıyor. Kitabın evrenindeki sporlardan biri de uçan süpürgeler üstünde oynanan Quidditch adlı, hentbola benzeyen bir oyun. Serinin dördüncü kitabı Ateş Kadehi’nde de Türkiye Milli Quidditch Takımı’ndan bahsediliyor.

Düşünseli ile geçmişi izleyen Harry, 1981 yılında İngiltere takımının vurucusu Ludo Bagman’in Türkiye takımına karşı sergilediği muhteşem oyunu karşısında tebrik edildiğini görüyor.

“Harry zindanın sağ tarafına baktı. Bir kişi bile elini kaldırmamıştı. Seyreden cadılarla büyücülerin çoğu alkışlamaya başladı. Jüri üyeleri arasından bir cadı ayağa kalktı.

‘Evet?’ diye bağırdı Crouch sinirle.

‘Sadece, Mr. Bagman’ı geçen cumartesi günü İngiltere’nin Türkiye’ye karşı oynadığı Quidditch maçında sergilediği muhteşem performanstan ötürü tebrik etmek istemiştik,’ dedi cadı heyecanla.” (Çeviri: Sevin Okyay)

Potter evreninde bildiğimiz kadarıyla bir Türk büyücüye, henüz denk gelmedik. Ama milli takım da olsa, böyle bir detaya yer verilmesi bizler için sevimli bir sürpriz.

Kuzey Işıkları – Philip Pullman

İngiliz yazar Philip Pullman’ın yazmış olduğu Kuzey Işıkları, alternatif bir evrende geçen, insanların ruhlarını temsil eden hayvan biçimde cinlerinin olduğu, cadıların, alimlerin, zırhlı ayıların, çingenelerin bulunduğu, kurgusunun temelindeyse dini sorgulamalarla dolu bir kitap. Altın Pusula isimli dizinin ilk kitabı olan bu eser, bir film uyarlamasına da sahip. Seri, Keskin Bıçak ve Kehribar Dürbün adlı iki romanla devam ediyor.

Kuzey Işıkları’nın ana karakteri Lyra, oldukça yaramaz ve yalancı bir küçük kız. İnsanların dikkatlerini çekmek için sıkça öyküler anlatıyor. Bu öykülerden birisinde de sultanın emriyle Türk Büyükelçisi’nin, Lord Asriel’in içkisine zehir koyduğundan bahsediyor. Ancak Asriel olayın farkına varıyor ve işleri tersine döndürüyor.

“Neyse, babam Türk’ün yaptığını gördü ve dedi ki, Beyler, Jordan Koleji ile İzmir Koleji arasındaki dostluk şerefine içmemizi teklif ediyorum. Çünkü Türk Büyükelçisi İzmir Koleji’ndendi. Ve dost olma isteğimizi göstermek için dedi, bardaklarımızı değiştirip birbirimizin şarabını içeceğiz.” (Çev.: Sevin Okyay)

Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry

Türkiye ya da Atatürk’ten bahseden eserlerden bahsederken belki de en ünlülerinden biri olan Küçük Prens’e değinmemek olmaz.

Saint-Exupéry kitabın bir bölümünde şöyle bir cümle kurmuştur:

“Heureusement pour la réputation de l’astéroïde B 612 un dictateur turc imposa à son peuple, sous peine de mort, de s’habiller à l’européenne.”

Bildiğiniz gibi bu eserin yayın hakları çok uzuuuuun bir zamandır Mavi Bulut’ta olduğundan biz bunu yıllardır Türkçede şöyle okuduk:

“Ama, asteroid B612’nin şansına; dediği dedik bir Türk lider, karşı çıkanları ölüm cezasıyla tehdit ederek, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini şart koştu.”

Gelin görün ki bu çeviri aslında sansürlü. Çünkü cümlenin Fransızca aslına dikkatlice baktığımızda arada kolayca anlaşılan bir kelime göreceksiniz: dictateur.

Çevirinin aslı aslında şöyle:

“Ama mutlu bir olay, B 612 gezegeninin üne kavuşmasını sağladı: Bir Türk diktatör, halkını ölümle tehdit ederek onları Avrupalılar gibi giyinmeye mecbur etti.”

Bildiğiniz gibi Küçük Prens’in telif hakları geçen senelerde serbest kaldığından piyasa bir anda bir sürü yeni çeviriyle dolup taştı. Ve aralarından bazıları diktatör kelimesini değiştirirken bazıları hiç kullanmadı, bazıları da olduğu gibi bıraktı.

Tabii burada önemli olan Saint-Exupéry’nin ‘diktatör’ kelimesini hangi anlamda kullandığı. Çünkü bu sözcüğün dilimize sonradan geçtiğini ve aslında ‘dikte eden’ manasına geldiğini de unutmamak gerekiyor.

Montague Amca’nın Dehşet Hikâyeleri – Chris Priestley

İngiliz yazar Chris Priestley, çocuklar için hikâyeler kaleme alan ve ülkemizde de oldukça sevilen bir yazar. Kitapları TUDEM’den çıkıyor. Montague Amca’nın Dehşet Hikâyeleri kitabı, ürkütücü bir evde yaşayan Montague Amca’nın yeğeni Edgar’a anlattığı hikâyelerden oluşuyor. Bu öykülerden biri olan “Cinler” ise Türkiye’de geçiyor.

Uyumsuz bir çocuk olan Francis ve bir ressam olan babası Arthur ile Şanlıurfa’ya geliyorlar. Francis sorun yaşadığı okuluna biraz ara verecek, babası ise Şanlıurfa’nın doğal güzelliklerini resmetme şansına erişecek.

“’Böyle bir yerde insanın canı nasıl sıkılır, anlayamıyorum,’ dedi Bay Weybridge. ‘Bir zamanlar Edessa olarak da bilinen Şanlıurfa şehrindesin. Burası İbrahim Peygamber’in doğduğu yer. Hem İncil’de, hem Kuran’da bahsi geçer. Ama şu haline bak,’ dedi Bay Weybridge, abartılı ve gösterişli bir havayla. ‘Bütün bunların sana hiçbir şey ifade etmediğini mi söylüyorsun gerçekten?’” (Sy 151, çev.: Zeynep Alpaslan)

Priestley, Urfa gibi tarihi çok eskilere dayanan bir şehri harika gözlemlemiş (ya da araştırmış) ve öyküde geçen kasabayı etkileyici bir şekilde bizlere sunmayı başarmış. Okurken yazarın daha önce burayı ziyaret edip etmediğini merak ediyorsunuz.

Monte Cristo Kontu – Alexandre Dumas

Romantik akımın en önemli isimlerinden biri olan Fransız yazar Alexandre Dumas, bütün klasik yazarları gibi pek çok yayınevi aracılığıyla dilimize kazandırılmış. Belki onun şanssızlığı, özellikle Monte Cristo Kontu çevirilerinin neredeyse tamamının sansürlenmiş, kafaya göre bazı bölümleri çıkartılmış şekilde yayımlanmış olması. Ancak bizim referansımız, eserin Türkçedeki tek tam metin olan İthaki Yayınları tarafından basılan Aysen Altınel çevirisi.

Monte Cristo Kontu irili ufaklı pek çok Osmanlı/Türk referansı içeriyor. Örneğin Kont, kahvesini hep ‘Türk usulü’ içiyor. Kitap, Türklerin giyiminden kültürlerine kadar pek çok referans da içeriyor. Ancak kitabın kurgusu, bu referanslardan daha fazlasını da içeriyor.

Osmanlı’ya isyan eden Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın ismi de kitapta bolca geçiyor, çünkü valinin kızı olayların bir parçası. Akdeniz’deki Venedik etkinliğini azaltmak isteyen Ali Paşa, Sultan III. Selim’in de onayıyla Napolyon ile ittifak kurmuş, ancak ilerleyen yıllarda bu ittifakı bozarak İngilizlerle anlaşmış, hatta bu dönemde Lord Byron tarafından da ziyaret edilmişti. Kendisi Arnavut olmasına rağmen her işinde Yunanca kullanan Ali Paşa, çıkardığı isyanla Yunanistan’ın bağımsızlığına da önayak olmuştu.

Kitapta da bu isyan, ufak da olsa kilit noktalardan birini oluşturuyor. İsyan sonucunda gelişen olaylarla Ali Paşa’nın kızını kölelikten kurtararak evlat edinen Monte Cristo Kontu, ona öz evladı gibi bakıyor. Ali Paşa’nın kızı Haydée, isyanın bastırılması sırasında yaşananları kısaca şöyle anlatıyor:

“’Beni tanımıyorsun ha,’ dedi, ‘ne yazık ki ben seni tanıyorum! Sen soylu babamın ordularını eğiten Fransız subay Fernand Mondego’sun. Yanya şatolarını teslim eden sensin! Babam tarafından imparatorla doğrudan doğruya velinimetinin ölüm kalım konusunu görüşmek için Konstantinopolis’e gönderilip, tümden bağışlandığını gösteren sahte fermanı getiren sensin! Bizi, annemi ve beni tüccar El-Kobbir’e satan sensin! Katil! Katil! Alnında hala efendinin kanı var! Hepiniz bakın!”

Neuromancer – William Gibson

Amerikalı yazar William Gibson, 1977’de başladığı yazarlık kariyerindeki çıkışını, 1984’te yayınlanan ve Cyberpunk türünü resmen başlatan Neuromancer’la yaptı. Devam kitapları Count Zero ve Mona Lisa Overdrive ile oluşturduğu Sprawl Üçlemesi, ileri teknoloji-düşük yaşam koşulları teması çerçevesinde işledi. İlk roman ve ardından gelen seri, sistem döngüleri içerisinde dolanan ve kişisel çıkarlardan veya var olmaktan başka gayesi olmayan-olamayan insanların hikâyelerini anlatarak, alevini parlattığı türün bir akıma dönüşmesinde amiral gemisi rolü üstlendi.

Neuromancer kitabında serüvenleri boyunca yer değiştiren karakterler, işleri gereği İstanbul’a da uğrarlar. Bıçak Kız Molly ve Siberuzay Kovboyu Case, ekibe katılması planlanan yeni üye için İstanbul’un yolunu tutar ve küçük bir macera yaşarlar.

“Beyoğlu’nda yağmur yağıyordu. Kiralık Mercedes’in içinde, temkinli Rum ve Ermeni Kuyumcuların parmaklıklarla korunan ışıksız vitrinlerinin önünden geçtiler. Sokak, kaldırımlarda dönüp arabaya bakan, koyu renk paltolu birkaç figür dışında bomboştu.

‘Burası Osmanlı dönemi İstanbul’unun Avrupa yakasındaki en göz alıcı yeriydi.” dedi Mercedes kibarca.” (Sy: 127, Çev: Sergül Oğur)

William Gibson Cyberpunk evreninde geçen İstanbul’u anlatırken şehrin tarihi geçmişini de dikkate almış. Zamanında gizli servislerin sokak aralarındaki kapışmalarına şahitlik etmiş şehirde geçen bölümde, Cyberpunk dünyasına özgü bir operasyon yaşanıyor.

Otomatik Piyano – Kurt Vonnegut

Otomatik Piyano, Kedi Beşiği, Mezbaha No: 5, Galapagos ve Şampiyonların Kahvaltısı gibi hiciv dolu muhteşem eserlerin yaratıcısı Kurt Vonnegut 1922’de ABD’de doğar. Kitaplarında çoğunlukla olağanüstü öğelere yer veren yazar, bunu toplumu eleştirmenin sert ve etkileyici bir yolu olarak kullanır. Bu olağanüstü olayları çoğunlukla mizahla harmanlar ve söylemek istediklerinin altını daha belirgin çizer.

Otomatik Piyano adlı eserini 1952’de yayınlar. Bu eserinde tamamıyla makineleşmiş bir toplumun amaçsız kalışını anlatır. Bununla birlikte sanatın değersizleşmesinin ve tüketimin her şeyin önüne geçmesinin altını çizer.

İlk defa 1997 yılında Metis Yayınları tarafından yayınlanan kitabın çevirisini İrma Dolanoğlu-Çimen üstlenmiştir. Bu baskısının 241. sayfasında bir Başçavuş ve askerler kumar oynamakta ve sohbet etmektedirler. Başçavuş sürekli kendini övmekte ve başarılarından bahsetmektedir. Askerlerden biri savaşta aldığı yaralardan bahsetmesini isteyince Başçavuş şunları söyler:

“‘Başçavuş, yara şeritlerini anlatsana hadi.’

‘Hıı? Olur, anlatayım. Bu, Kiukiang’da bir doz Gamma ışını yediğim için. Bu -dur bakayım- Afyonkarahisar’da bronşlardaki radyoaktif toz için. Bu ufaklık da Kransystav’da soğuk ve rutubetten olan kangrenli ayak için.'”

Bu alıntıda Başçavuş, dünyanın her yerinde savaştığını belirtir. Vonnegut’ın romanı yazarken bu diyaloga neden Türkiye’den Afyonkarahisar’ı eklediğini bilemeyiz ama olsa olsa dünyanın çeşitli yerlerinden bilinmeyen şehirleri yazarak karakterin ne kadar geniş bir coğrafyada savaştığını belirtmek istemiştir. Başçavuş önce Çin’de, az bilinen bir şehirde, sonra Türkiye’den Afyonkarahisar’da, sonra da Polonya’da küçük bir şehirde aldığı yaralardan bahseder.

Prenses Gelin – William Goldman

Amerikalı yazar William Goldman, öykü ve şiirle başladığı yazarlık kariyerine romanlarla devam etmiş, daha sonra da oyun ve senaryolarla başarılı bir kariyer yakalamış. “Prenses Gelin” hem romanı hem de yıllar içerisinde kültleşen sinema uyarlamasıyla yazarın adından en çok söz ettiren işi. Romanı bizler için daha da özel kılansa, kitabın önemli karakterlerinden biri; iyi yürekli ve nazik Türk devi Fezzik.

Güzeller güzeli Buttercup’u kurtarmaya gelen gizemli kahramanı durdurmak için görevlendirilen devimizin geçmişi anlatılırken karakterin Türkiye’deki aile hayatına da değiniliyor.

“Türk kadınları bebeklerinin büyüklükleriyle ünlüdürler.

“Fezzik de çok kilolu doğmuş, daha ilk öğleden sonrasında yarım kilo almıştı. Doğduğunda yaklaşık yedi kilo geliyordu; doğduğunda, annesi onu iki hafta erken doğduğundan doktorlar da pek ilgilenmemişlerdi.

Sağlıklı bir bebek yaklaşık altı ay civarında kilosunu ikiye ve bir yılda da üçe katlar. Fezzik bir yaşına girdiğinde, otuz sekiz kilo idi. Anaokulu çağına geldiğinde, artık tıraş olmaya hazırdı. Çocuklar doğal olarak ondan korkuyorlardı 8o zaman bile Fezzik kızgın görünüyordu) ama ödlek olduğunun farkına vardıklarında kaçması için ona hiç şans tanımıyorlardı.” (Sy: 125, Çev: Feyza Harmanoğlu)

Fezzik, romanın önemli ve eğlenceli karakterlerinden olsa da, Türkiye lafı yalnızca bir yerde geçiyor. O da, Fezzik’in rakibi kalmadığı için ailenin Yunanistan’daki olimpiyatlara katılması gerektiğini vurgulamak için. Fezzik Türk olmasa, William Goldman’ın o kadarcık bile Türkiye’den bahsedeceği şüpheli sayılabilir.

Tarihçi – Elizabeth Kostova

Son zamanlarda Kazıklı Voyvoda ile Drakula’nın aynı kişi olduğunu farz eden yapımlar çoğalmış olsa da bu ekolün ilk ve belki de en başarılı, en okunası örneklerinden biridir “Tarihçi”.

İdem Erman tarafından çevirilen kitap, annesini uzun zaman önce kaybeden ve babası tarafından büyütülen genç bir kızın başından geçen olayları anlatıyor. Kızımız bir gün babasının çalışma odasında, üstünde ejderha işlemesi olan ilginç bir kitap buluyor. Bunun ne olduğunu sorduğundaysa babası ona gençliğinde yaşadığı, ürkütücü bir macerayı anlatmaya başlıyor.

Roman bir Drakula kitabından beklenileceği üzere Budapeşte ve Romanya gibi Balkan ülkelerinin yanı sıra bir noktada İstanbul’da da geçiyor. Drakula’nın aslında Kazıklı Voyvoda olduğu fikrinden yola çıkan yazar, bu acımasız hükümdarın Osmanlı İmparatorluğu ve Fatih Sultan Mehmet’le arasındaki husumeti başarılı bir şekilde ele alıp hepsini bir güzel harmanlamış. Öyle ki bir noktada kahramanlarımız İstanbul Üniversitesi’nde profesörlük yapan Turgut Bora adından biriyle tanışıyor ve onunla birlikte Fatih’in arşivlerini inceliyorlar.

Tabii kitabın yazarı bir yabancı olunca, işin içine bir de tarih karışınca Aya Sofya meselesi ve ‘işgal edilen’ Konstantinapolis’e kendi açılarından bakmış yazar. Öyle ki bazı yerlerde karakterlerden biri bu güzelim Bizans şehrinin Osmanlılar tarafından nasıl da yağmalandığına hayıflanıyor. Öte yandan diğer karakteriyle olaya tarafsız bir açıdan bakmayı da ihmal etmemiş yazarımız.

“Ben suskundum. Çok uzun yıllar önce neler yaşanmış olursa olsun, bu hoş ve rengarenk şehir, zarif minareleri ve kubbeleriyle hâlâ çok güzeldi.”

Romanın ilerleyen sayfalarında Fatih Sultan Mehmet, Yeniçeriler ve Voyvoda’yla ilgili bayağı merak uyandırıcı ve güzel şeyler yaşanıyor, hatta kahramanların Türklere bakış açısı bile iyi yönde gelişiyor. Ama o kısımları siz okurlara bırakalım.


Proje Editörü: Onur Selamet
Katkı Sağlayanlar: Beyzanur Merter, Burak İpek, Bülent Özgün, Cem Altınışık, Cemalettin Sipahioğlu, M. İhsan Tatari, Türker Beşe
Kapak İllüstrasyonu: Kerem Beyit


Sizlerin aklına gelen başka kitaplar var mı? Yorumlarınızı bizlerle paylaşmayı unutmayın! Belki ileri bir tarihte, dosyanın devam filmlerini de çekeriz, kim bilir?

  • 118
    Shares




Türk Bahsi Geçmesiyle Akıllarımızda Yer Edinen Yabancı Edebiyat Eserleri için 17 yorum

  1. Değiştirilmiş Karbon’un ortalarındayım. Nalan Ertekin adlı karakterin bahsi geçince, benzer bir sevinme yaşadım ama birkaç satır ilerde kadın Arap olarak tanımlanınca sevincim kursağımda kaldı. :rofl::rofl::rofl:


  2. Yıldız Gemisi Askerleri - Robert A. Heinlein: Celal Çavuş.

    Sert mi sert bir asker; güzel bir hanımın masum öpücüğüyle yüzü hemencecik kızarabilen bir zat Celal Çavuş -ya da artık ne kadar kısaltılabilmişse o kadar kısacasıyla Celi.

    Solomon Kane Dehşetengiz Serüvenler - Robert E. Howard:

    Robert E. Howard’ın püriten maceraperesti Solomon Kane, Akdeniz’deki denizcilik serüvenleri esnasınd Türk korsanlarına esir düşmüş ve kısa süreliğine kürekçi olarak esaret hayatı yaşamıştır.

    Kafatası Ayı öyküsünde, kahramanımız Kane, kaçırılan genç bir kızın izini ta Avrupa’dan Afrika’ya kadar sürer. Kane, bu yolculukta Türk korsanlarla karşılaşmakla kalmaz, İstanbul’a da uğramıştır.

    Çatıdaki Şey - Robert E. Howard, Kara Taş öyküsü:

    Öykünün kahramanı, hakkında pekçok uğursuz söylentinin çıktığı, hangi zamanda, kimler tarafından ve hangi amaçla dikildiği bilinmeyen kara taşı araştırmaktadır. Taşın bulunduğu civarın eski halkı, uzun zaman önce Osmanlı Türkleriyle yapılan şavaş esnasında yok olup gitmişlerdir. Savaşın Avrupalı kumandanlarından biri Türkleri geri püskürtürken, Türk komutanı Selim Bahadır’ın bölge hakkında yazdığı raporu ele geçirip, okumuş; okur okumazda dehşete düşerek, raporu saklamıştır. Kaderin cilvesi, rapor üzerindeyen, top güllesiyle yıkılan kale duvarları kendisine mezar olmuştur. Öykünün ana karakteri bu söylenceden de yardım alarak, kara taşın gizemini ve Türklerin Avrupalı komutanı dehşete düşürecek kadar korkunç ne keşfettiğini öğrenmeye çalışır.


  3. mit dedi ki:

    Tüh, keşke bunu da ekleseymişiz :smile:


  4. muaet dedi ki:

    Güzel bir derleme olmuş, ellerinize sağlık. Keyifle okudum :slight_smile: İnsan gerçekten mutlu oluyor böyle şeyler gördükçe. Şimdi tam hatırlamıyorum ancak Nöbet serisinde de kimi yerlerde Türk bahsi geçiyordu. Hatta karakterlerden birisinin türk patolonu giydiği söyleniyordu sürekli. Şalvardan bahsediyorlar idi kanımca, hatırımda öyle kalmış :smiley: Aynı şekilde Şehir ve Şehir adlı eserde de geçtiğini anımsar gibiyim ancak detaylar aklımdan uçup gitmiş.

    Göklerden gelen düzenleme:
    Ufak bir google kitaplar araması ile ilgili sonuca ulaşıverdim. ^^ (Şehir ve Şehir’den)

    Özet


    image

    Konu dışı biraz ancak bu konu ile alakalı Celal Şengör’ün Dahi Diktatör ve H. C. Armstrong’un Grey Wolf (Bozkurt diye çevrilmiş Türkçe’ye ancak içerisinde sansür, çıkarılmış yerler olabilir.) eserleri okunabilir. İş biraz diktatör kelimesinin - tıpkı bu konu içerisinde de belirtildiği gibi - tanımında yatıyor aslında.


Türk Bahsi Geçmesiyle Akıllarımızda Yer Edinen Yabancı Edebiyat Eserleri

Harry Potter’dan Monte Cristo Kontu’na, Küçük Prens’ten Neuromancer’a… Yabancı edebiyatta bu topraklardan sesler duymak, her zaman ilgi çekici olmadı mı?

  • 118
    Shares

 

 

Başa dönün