Parti | Mario Mendoza

Çağdaş Kolombiya edebiyatının en önemli yazarlarından Mario Mendoza, Türkçede ilk defa Kayıp Rıhtım sayfalarında. Mendoza'nın "La Fiesta" (Parti) adlı kısa öyküsünü İspanyolca aslından çevirdik.

Çağdaş Kolombiya edebiyatının en önemli yazarlarından Mario Mendoza ile tanışmaya hazırlanın! Kendisinin henüz Türkçeye çevrilip basılı olarak görücüye çıkmış bir eseri yok. Biz de bu boşluğu naçizane doldurmak için ilk adımları attık. Yazarın 2004 yılında orijinal dilinde yayımlanan “Una Escalera Al Cielo” kitabının ilk öyküsü “La Fiesta” (Parti) ile karşınızdayız! Öyküyü İspanyolca aslından sizler için çevirdik.

Keyifli okumalar dileriz!

Hikâye, Ocak 1998’in bir öğle sonrasında başlıyor. Sakladığım gazete küpürlerinde güneydoğu Bogotá’nın bir mahallesinde gri ve yağmurlu bir gün batımı var. Muhabirler bildiriyorlar ki o gün Felipe, adli sicil kaydı ya da yoksul mahallelerdeki genç çetelerle bağına dair hakkında herhangi bir şüphe bulunmayan on sekiz yaşında bir genç, akşamüstü beş sularında evine döndü ve on beş yaşındaki kız kardeşiyle bir saat kadar konuştu. Komşularından birinin beyanına göre, altıyı çeyrek geçe civardaki sokaklarda birkaç arkadaşıyla sohbet edip yakınlardaki bir parkta kırık dökük eski bir teypten rap müzik dinlerken görüldü. Saat yedi buçukta annesi ve kız kardeşiyle akşam yemeği yemek için evine döndüğünde gözyaşları ve umutsuz cümlelerle içini acıtıp gençliğinin gururunu kıran bir haber aldı: Annesinin çalıştığı lokantanın sahibi, o öğlen, hiçbir uyarı yapmadan, herhangi bir tazminat ya da işteki son günlerinin ücretini dahi ödemeden annesini işten atmıştı; tıpkı aç ve savunmasız bir köpeği tekme tokat sokağa atar gibi.

“İş de bulamam ki,” dedi annesi kısık sesle, “birinin bana iş vermesi için çok yaşlıyım artık.”

Felipe acı içinde çorbasını bitirip ona tazelikle bakakaldı. Sanki tam o anda roller değişmişti ve kendisinin şefkatine, anlayışına muhtaç olan annesiydi.

“Merak etme sen anne, ağlama,” dedi kendinden emin, “ben yemek için de evin masrafları için de ne gerekiyorsa kazanırım.”

Ceketini giydi, onu alnından öpüp öfke ve hıncı fark edilmesin diye dişlerini tüm gücüyle sıkarak dışarı hava almaya çıktı. Sokakların bir ucundan ötekine ilerlerken gözleri gecenin karanlığına saplanmış hâlde mahallede rastgele dolaştı. Annesini düşündü, kız kardeşini. Bu zor zamanda güçlü olacaktı, babasız bir ailenin hayatın akıntısında yapayalnız iki kadınına duyduğu sevgi için nasıl gözünün kara olduğunu gösterecekti. O bir erkekti artık ve bunu kanıtlamanın zamanı gelmişti.

Mahallenin ana caddesini inip hızlanan nefesini saklamaya çalışarak kız arkadaşı Magdalena’nın kapısını çaldı. İkinci kattaki pencerelerden biri açıldığında Magdalena’nın uzun ve gür saçları sokağa sarktı.

“Bekle, iniyorum.”

“Yok, yok, inme.”

“Niye?”

“Acelem var.”

“Sayın başbakanın hiç mi zamanı yok? Ne oluyor sana?”

Felipe alnına düşen birkaç tutam saçını parmaklarıyla geriye tarayıp yüzünde öfkeli bir ifadeyle ağzından nefes aldı.

“Annemi işten attılar.”

“Ciddi misin?”

“Harap durumda.”

“Bekle beni, sakin sakin konuşalım.”

“Yok, inme. Gidiyorum ben.”

“Ama acelen ne?”

“Şehir merkezine gidiyorum. Pedro’yu bulmaya.”

“Pedro’yu?”

Felipe cevap vermeden boynunu büküp sessizlik içinde evin sıvasını inceledi. Magdalena konuşmaya devam etti, anaç ve korumacı sesiyle.

“Onun yardımından sana hayır gelmez, Felipe, biliyorsun.”

“O benim arkadaşım.”

“Borç mu isteyeceksin?”

“İş bulmama yardım etmesini isteyeceğim.”

“Ondan mı?”

“Evet. Çalışmalıyım.”

“Başını derde sokma sakın.”

“Merak etme sen.”

Magdalena gözlerini çapkınca açıp gülümsedi ve pencerenin pervazına yaslandı.

“Sana bir sürprizim var.”

“Bana?”

“Evet, tahmin bile edemezsin.”

“Tahmin edecek havamda değilim.”

“Tablonu çerçeveleyip lisedeki resim öğretmenime gösterdim.”

“Ne dedi?”

“Çok yetenekli, dedi. Nasıl sevindim bilemezsin. Gidebileceğin devlet üniversitelerinin listesini verdi.”

“Sonra konuşuruz bunu.”

“Yarın?”

“Yarın, söz. Şu an tek ihtiyacım bir iş bulmak.”

“Evet, biliyorum.”

“Yarın öğleden sonra görüşürüz.”

Magdalena sesini alçaltarak Felipe’ye sevecenlikle baktı.

“Seni seviyorum, unutma.”

“Ben de. Yarın görüşürüz.”

“Güle güle.”

Pencereyi kapattı, Felipe elleri ceplerinde sokağın sonuna kadar indi. Pis ve harap bir otobüste, San Victorino halk pazarının tezgahlarla çevrili alanını fark edene kadar geçen bir saat kadar yolun ardından otobüsten indiğinde, semtin tekinsiz gece kalabalığının arasına karışmıştı. Caracas Caddesi’nin karşısına geçip kısa sürede bisikletçileri ve oto yedek parça dükkanlarını geride bıraktı. Eski Sabana tren istasyonunun yakınlarında durup kırmızı loş ışıkla kararan bir bara girdiğinde pek çok kadın davetkar mini etekleri ve dekolteleriyle masalara servis yapıyordu. Pedro bardaydı. Seksenli yılların hippie tarzından onu anında fark etti: uzun saçlar, uzun, bakımsız sakal ve ütüsüz gömleğinin üzerinde, göğsünün tam ortasında parlayan Ernesto Che Guevara’nın bir fotoğrafı.

“Pedro, n’aber…”

“Vay anasını, gözlerime inanamıyorum.”

“İşler nasıl gidiyor?”

“Ne zamandır iyi çocuklar kötü çocukların mekanlarını ziyaret eder oldu?”

“Buralardan geçiyordum, selam vereyim dedim.”

“Ne içersin, kardeşim? Şirketten, tıpkı filmlerdeki gibi.”

“Bir bira yeter.”

Pedro, gülümseyerek yeni açılmış şişeyi tezgahın üstüne koydu.

“Söyle bakalım. Ben ne konularda iyiyim?”

“Sadece selam vermek istedim.”

“Ben salak myım lan? Sen hafta içi buraya kadar sadece selam vermeye gelmezsin, gecenin on buçuğunda hiç gelmezsin. Söyle neye ihtiyacın var, rahat ol.”

“Annemi işten attılar.”

“Ee?”

“Para bulmam lazım. Acilen.”

“Borç ister misin?”

“Borcu neyle ödeyeyim… Parayı kendim bulmam lazım. Bu akşam.”

“Bir şeyler düşündün mü?”

“Bir taksi.”

Kadınlardan biri Pedro’ya yanaşıp altı numaralı masa için bir şişe aguardiente istedi. Pedro, Néctar aguardiente şişesini iki küçük bardak, bir cam sürahi dolusu soğuk su ve çapraz kesilmiş üç büyükçe limonla beraber bir tepsinin üzerine koydu. Kadına tepsiyi uzatırken söylediklerini Felipe işitti:

“Ondan beş bin daha kopar, aramızda kırışalım.”

Kadın gülümseyip başıyla onayladı. Pedro, Felipe’nin bira içtiği yere geri döndü.

“Dikkatli ol. Her şey seçtiğin adama göre değişir. Eğer tecrübeli bir taksiciyse ve silah taşıyorsa işler karışabilir. İlk seferin mi?”

“Evet, kardeş, korkudan altıma etmek üzereyim.”

“Sakin ol. Şöyle yapacağız: Sana boş bir tabanca ödünç verip dönene kadar bekleyeceğim. Buranın yakınlarında işini görmen lazım. Sonra parayı alır almaz koşup tenha, ışıksız sokaklardan gelmeye çalış. Hızlı koşar mısın?”

“Evet.”

“Yakalayamazlar seni. Eğer takip ederlerse de merak etme, bara bir şekilde girersin, ben de seni saklı bir kapıdan çıkarırım. Hiç kimse anlamaz. Ne diyorsun?”

Felipe birasının son yudumunu içip cevapladı:

“Tamam. Ver tabancayı.”

Pedro bir çekmeceden mendile sarılı, ilk bakışta ne olduğu anlaşılmayan siyah bir nesne çıkarıp tezgaha koydu. Felipe onu alıp ceketinin ceplerinden birine sakladı.

“Sağ ol.”

“Başını daha büyük dertlere sokmaman için mermi vermiyorum. Bu sadece adamı korkutmak için lazım.”

“Tamam, görüşürüz.”

“Unutma, gün doğumuna kadar seni burada bekliyorum. Herhangi bir sorunda buraya kadar varmaya çalış. Ben seni güvenceye alırım. Yaralı gelirsen de ben iyileştiririm. İlk yardım çantam, ilk yardım malzemelerim ve ilaçlarım var. Hastaneye falan gitme sakın.”

“Aynen öyle.”

“Ve korkuya hükmet. Ona hükmet yoksa sıçarsın.”

“Her şey için sağ ol, kardeşim.”

“Güle güle.”

“Hoşça kal.”

Felipe sokağa çıkıp Jimenez Caddesi boyunca yürüdü. Caracas caddesinden sola dönüp başı öne eğik, elleri ceketinin ceplerinde, dalgın, etrafındaki hiçbir şeyi fark etmeksizin yürümeye devam etti. O saatlerde fahişeler ve travestilerle dolu olan tölerans bölgesini geçip 26. Sokak Köprüsü’nde durdu. “Sakin olmalıyım…” dedi kendi kendine kısık sesle. Derin bir nefes alıp ağzından verdi yavaşça.

Bir taksi yaklaştı. Felipe saf ve nazik genç ifadesini takınıp taksiye doğru kolunu uzattı. Araba tam önünde durduğunda camın öteki tarafında, yıkılmış bir dedeye benzeyen babacan bir ihtiyarın yüzünü seçebildi. “Değil, bu değil. Bu benden de beter,” diye geçirdi içinden. Kapı aralığından ihtiyara durumu açıkladı:

“Yok, teşekkürler. Şu an fark ettim de yeterince param yok.”

Dede anlayışla gülümsedi.

“Maalesef, evladım. Başka sefere artık.”

Felipe kapıyı kapattı ve arabanın uzaklaşmasını izledi. Birkaç dakika bekledikten sonra o hiç yanılmaz sarı rengi gördü: geniş tekerlekli, koyu camlı bir Chevette. Genellikle bu taksiler işi dibine kadar bilen şoförlere aittir. Pedro’nun söylediklerini anımsadı: “Eğer tecrübeli bir taksiciyse ve silah taşıyorsa işler karışabilir.” Geçip gitti taksi. Birkaç saniye sonra bir Renault 12 taksi görünce durmasını işaret etti. Fren yapan arabanın Felipe kapısını açtı. Sürücü koltuğunda orta yaşlı bir adam oturuyordu. Kısa boylu, obez, yüzünde içtenlik ve nezaket ifadesiyle.

“Nereye gidiyorsun, delikanlı?”

“La Sabana durağına.”

“Jimenez Caddesi’nden mi?”

“Evet, buraya yakın.”

“Orası tehlikeli bir muhit.”

“Evet, abi.”

“Gel, bin hadi. Gece tarifesiyle taksimetre ne yazarsa. Anlaştık?”

“Evet, abi.”

Felipe arabaya binip kapıyı yavaşça kapattı. Adam düz devam etti, Caracas Caddesi’nden aşağı doğru. Yirmi ikinci sokakta, kırmızı ışıkta beklerken sokağı yorumladı:

“Zavallı kadınlar. Bu soğukta mini etekle çalışıyorlar… Devletin bir şey yapması lazım.”

“Evli misiniz?”

“O rezalete nail olmadım,” gülümseyerek cevap verdi taksici, “belki ilerde, ne olacağı bilinmez.”

“Hep geceleri mi çalışırsınız?”

“Sadece ara sıra. Çok tehlikeli.”

Trafik lambalarında yeşil ışık görününce araba harekete geçti. Felipe ceketinin cebindeki eliyle iri, soğuk metale dokunuyordu. Gömleği terden sırılsıklamdı. “Sakin olmalıyım…” dedi ikinci defa kendi kendine.

“Gergin misin?” şoför dikiz aynasından bakarak sordu.

“Evimde can sıkıcı bir olaydan haberdar oldum.”

“Sorsam ayıp olur mu?”

“Annem on yıldır bir lokantada çalışıyordu ama bugün öğleden sonra işten attılar. Artık çok yaşlı, iş bulması imkansız.”

“Üzgünüm…”

“Ne tazminatını ödediler ne de önceden haberdar ettiler.”

“Her yerde aynılar.”

Taksi sağa sapıp Jimenez Caddesi’ne yöneldi. Sol tarafta, Felipe, evleri ve tüccarların kapalı tentelerini gördü. Biraz ilerde, karanlığa saklanmış birkaç kağıt toplayıcısı biraz kahve ısıtmak ve esrarlı sigara içmek için ateş yakıyordu. Sağ tarafta, uyuşturucu satıcıları yavaş adımlarda bir köşeden ötekine gidip gelerek müşterilerini bekliyorlardı. Taksici devam etti:

“Peki polis hiçbir şey yapmadı mı?”

“Evet…”

“Sen bağımlı falan değilsin, değil mi?”

“Yok canım ne alakası var…”

“Zararlı alışkanlıklar kimseyi iyi bir yere götürmez.”

Varmak üzereydiler. La Sabana durağı biraz ilerde görünüyordu. Felipe avcunda silahın kabzasını sıktı.

“Bir sonrakinden sağa, lütfen.”

“Buradan mı?”

“Evet, burası.”

Taksi sağa döndü. Felipe tabancayı çıkarıp çabucak, bir saniyede, adamın boğazına dayadı. Konuştuğunda sesindeki kararlılığa kendisi bile şaşırmıştı.

“Arabayı durdur.”

“Yapma bunu, delikanlı.”

“Durdur şu arabayı yoksa sıkarım.”

Araba sertçe fren yaptı.

“Aptalca işlere kalkışma, delikanlı.”

“Sadece parayı istiyorum.”

“Bak yapma bunu, pişman olacaksın.”

“Ver parayı… Hepsini… Nasihatları kendine sakla.”

“Bana zarar verme.”

“Sadece parayı istiyorum.”

Adam bir tomar çıkarıp verdi. Felipe paraları elinden koparıp aldı, kapıyı açtı ve girdikleri sokağın içine doğru karanlık bir ara sokak arayışında koşmaya başladı. Civarda uyuşturucu satıcıları ve meslekten sokak hırsızları kol geziyordu. Felipe tüm gücüyle koştu; sokağın çıkışını bulup sağa dönmek ve ortadan kaybolmak için çevikçe, ardına bakmadan. “Barın yakınlarındayım, başaracağım,” diye geçirdi içinden. Suratının yanmasını ve ciğerlerine girip çıkan geceyi hissediyordu.

Karşısından farları yanan bir araç üzerine geldiğinde köşeyi dönüyordu. Geri adım atıp tekrar sokağa girmeye çalıştı, ama el fenerli iki adam yolunu kestiler.

“Kımıldama, ufaklık. Bizi ateş etmek zorunda bırakma.”

Felipe hareketsiz kaldı. Buz kesmiş, güçlükle nefes alarak. Adamlardan biri ona yaklaşıp sağ elindeki eski, boş tabancayı aldı ve sordu:

“Ee? Para?”

Felipe sol elindeki tomarı uzattı. Adam emretti:

“Yere yatıp ellerini ensenin üzerine koy.”

Felipe söyleneni yaptı.

“Hele bir hareket et yakarız seni, ufaklık.”

Felipe yattığı yerde öylece kaldı. Yüz üstü, elleri ensesinin üzerinde kenetlenmiş. Pek çok taksi civarda belirmeye başlamıştı. Çalışan motor gürültülerinin ve keyif naralarının arasında Felipe, onu alan taksicinin sesini seçebildi.

“… Güvenemedim, acil durum sinyalini verdim… Paco ve José arkadan geliyorlardı, Taksi 233 de yakınlardaydı… Anında yakaladık… Çok şükür…”

Kendi etrafında döndürülüp ayağa kaldırıldığını hissetti. Tombul yanaklı, gözleri cam gibi parlayan dev bir taksici kollarını ve bacaklarını bağlayıp meslektaşlarına sordu:

“O zaman beyler, kutlamaya?”

Birisi sordu:

“Her zamanki yerde?”

Dev yanıtladı:

“Aynen öyle… İçkileri ben ısmarlıyorum.”

Onu taksilerden birinin arka koltuğuna bindirdiler. Felipe açıklamak istedi, konuşmak, hepsine gerçeği anlatmak: O bir hırsız değildi, hiç kimseye asla bir kötülük yapmamıştı, koşullar onu buraya getirmişti, ihtiyaçlar, yokluk, umutsuzluk, annesiyle kız kardeşini yapayalnız, terk edilmiş görmenin sıkıntısı… Ama kelimeler dökülmediler, boğazında takılı kaldılar; boğulmuş, yüzeye çıkaramayacağı kadar derine gömülü kaldılar. Suçsuzluğunu kanıtlamak, olan bitenin gerekçelerini göstermek istedi, özür dilemek, yaptığının bir hata olduğunu kabullenmek, ama sözler o esrarengiz derinlikte kalmakta ısrar ettiler. Yapacak hiçbir şey yoktu, sessizliğe mahkûm olmuştu.

Yolculuk kısa sürdü. Taksiciler araçlarını boş, otlak bir arazide durdurup Felipe’yi ite kaka arabadan indirdiler. Havaya neşe hakimdi. Pek çok aguardiente şişesi elden ele dolaştı. Adamlardan biri, sarhoş ve sallanarak ona yaklaştı ve tükürdü suratına. Felipe, sıcak ve yapışkan balgamın yanağından aşağı doğru kaymasını hissetti.

“Hadi ulan piç, şimdi göster erkekliğini…”

Herkes güldü. Adam bir daha tükürüp sert bir tokat geçirdi suratına. Felipe yere düşmeden darbeye dayandı. O sırada ikinci bir adam ilkinin yerini alıyordu.

“Soygun neymiş anana öğreteceğiz senin, orospu çocuğu,” suratının dibine kadar gelerek söyledi, karnına sertçe diz atmadan hemen önce.

Bu şekilde hepsi teker teker geldiler, sırayla, alay edip şişelerden içerek. Bazıları tekmeliyordu, bazıları suratını ve göğsünü yumrukluyordu. Yine de fark etti ki darbeler güçlüydü ama aşırıya kaçmıyorlardı. Sanki adamlar bilincini yitirmesini istemiyorlar gibiydi. Dayağın ardından yerde yığılı kalmıştı, ayağa kalkmak için en ufak güç hissetmiyordu vücudunda. Elmacık kemiklerinin şişkinliğini ve iki ya da üç kaburgasındaki kırıkları hissedebiliyordu. Dev’in sesini duydu.

“Bir müzik koyun anasını satayım…”

Adamlardan biri arabalardan birinin radyosunu açınca hareketli, dans edilesi müzik ortamı ısıtıp herkesi tekrar havaya soktu. Dev emretti:

“Hazırlayalım şu haşaratı.”

Bağlarını çözüp onu çırılçıplak bıraktılar. Felipe soğuktan titremeye başlamıştı. Buz gibi yanaklarındaki pıhtılaşmış kanı hissediyordu. Dev, karşısına dikilip baktı:

“Şunun haline bak… Seni taşaklı diye düşünmüştük, gerçekten bir erkek sanmıştık…”

Gruptan kahkahalar yükseldi.

“Şu ufacık şeyle bizi korkutman mümkün değil…”

Bir daha güldüler. Bıyıklı, zayıf bir adam elinde makasla yanına gelip saçlarını kesmeye koyuldu. Kökünden kesiyordu, neredeyse makası tüylü kafa derisine batıra batıra. Bir şimşek geceyi bir anlığına aydınlattı. Ufak tefek damlalar gelen sağanağı duyurmak için düştüler. Adam işini bitirince Felipe’ye yaklaşıp makası gözlerinin tam önünde sallandırdı.

“Şükret çıkarmıyorum yuvalarından…”

Ardından grubun arasında kayboldu. Dev emretti:

“Şimdi teker teker ayaklarımızı öpüp özür dileyeceksin.”

Felipe ne yapacağını bilemeyip sessiz kaldı, kazınmış kafasına damlalar düşüyordu. Dev kemerini çözüp demir tokasıyla çıplak sırtına birkaç defa vurduğunda Felipe derisinde kesikler açan kırbaç darbelerini hissetti.

“Öp lan ayaklarımızı amına koduğum, öp de af dile…”

Felipe eğilip yavaş yavaş öpmeye başladı… Zorlanarak, her adamın her iki ayakkabısını da. Bitirdiğinde, Dev ona bir şişe aguardienteyle yaklaştı.

“İç. Sonra ararsın.”

Felipe, seçeneksiz, şişeden boğazını ve yemek borusunu ateşe veren büyük yudumlar aldı. Saçlarını kesen adam elinde halatla yaklaşıp kollarını öne uzatmasını söyledi. Sonra bileklerini o kadar sıkı bağladı ki damarlarını bileklerinden dirseklerine kadar şişirmişti. Ona diz çöktürüp seslendi:

“Tamamdır, Pacho, artık senin.”

Dilenci suratlı berduş bir adam bir elinde taş, ötekinde palayla yaklaşıp taşı Felipe’nin bileklerinin altına koydu ve yardım istedi.

“Şimdi sakincecik durması lazım…”

İki adam onu tuttular. Felipe, darbelerden ve alkolden sersemlemiş hâlde kafasını kaldırdığında palayı berduşun elinde havada gördü ve her şeyi idrak etti. Dehşet içinde başını öteki tarafa çevirip karanlıkta kaybolup giden vahşi, hayvani bir çığlık kopardı. Çeliğin havadaki uğultusunda bir anlık gecenin ikinci şimşeği parladı, Felipe’nin elleri plastik bir oyuncak bebeğin elleriymişçesine kopup çimlere düştüler.

Yağmur artık şiddetle yağıyordu. Gök gürültüleri ve yıldırımlar karanlıklardaki hayali görünen suretleri kalabalıklaştırdılar. Felipe, kanlar içindeki bilekleriyle gözyaşlarına boğulmuş tutarsız kelimeler kekeleyerek yağmurun içinden arabalardan birine sürüklendi.

“Parti bitti, çocuklar. Alın bu ibneyi bir hastanenin bahçesine atıverin.”

Sağanak yağmurun ortasında, berduş, yerdeki elleri alıp bir naylon poşete koydu; Dev’e yaklaştı.

“Bunlar senin.”

“Emin misin?”

“Ben öncekileri almıştım.”

“Eyvallah, Pacho.”


Mario Mendoza: 1964’te Bogotá’da doğdu. 2002 yılında yayınlanan, 4 Aralık 1986 günü büyük çoğunluğu bugün hala faal bulunan Pozzetto Restoranı’nda olmak üzere Bogotá’nin üç farklı yerinde toplam 29 kişiyi öldürüp 15 kişiyi yaralayan eski Vietnam gazisi seri katil (spree killer) Campo Elías Delgado’nun hikâyesine yer verdiği Satanás adlı romanıyla büyük bir okuyucu kitlesine erişti. Roman, öykü, deneme türlerinin yanı sıra çizer Keco Olano ile Satanás’in çizgi roman versiyonunu 2018 yılında yayınlayan Mario Mendoza, çağdaş Kolombiya edebiyatının en önemli yazarlarından biridir.

1992'de Antalya'da doğdum. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki öğrenimimi yarıda bırakıp 2015 yılında Kolombiya'ya yerleştim. O zamandan bu yana Bogotá ve Medellín'de hayatımı sürdürüyorum. Zaman zaman beğendiğim İspanyolca ve Türkçe metinleri kişisel zevk amacıyla bir dilden ötekine çeviriyorum.

Parti | Mario Mendoza için 1 yorum

  1. Davram dedi ki:

    Dostlar, siz bu çeviri öyküleriniz ile gerçekten çok başarılı işler yapıyorsunuz. Kayıp Rıhtım’da en takdir ettiğim üç başlık var: Dosyalar, çevirmenin çemberi ve çeviri öyküler. Harikasınız, günümü aydınlatıyorsunuz.


Parti | Mario Mendoza

Çağdaş Kolombiya edebiyatının en önemli yazarlarından Mario Mendoza, Türkçede ilk defa Kayıp Rıhtım sayfalarında. Mendoza’nın “La Fiesta” (Parti) adlı kısa öyküsünü İspanyolca aslından çevirdik.

 

 

Başa dönün
Daha fazla Dosya, Edebiyat
Philip K. Dick “Uzaydaki Çatlak” ile Alternatif Dünyaların Sahiplerini Arıyor

“Meşhur Yazar” adlı kısa hikâyeye dayanan “Uzaydaki Çatlak” romanıyla, Türkçedeki Philip K. Dick Külliyatı büyümeye...

Kapat