7 Korku: Avrupa’nın Göbeğinde Yaşanan İç Savaş Sonrası Oluşan Korkular

Dedalus Kitap'ın dilimize kazandırdığı, Balkanların "sıra dışı yazarı" Selvedin Avdic'in "7 Korku" isimli kitabını sizler için inceledik.

Bosna Savaşı, şimdinin otuzlarında dolaşan herkesin hatırlayacağı bir savaş. Net olmasa da televizyonda gördüğümüz haberler çocuk yaşta aklımıza kazınmıştır. Yüz bin insanın hayatını kaybettiği, iki milyona yakın insanınsa mülteci durumuna düşerek memleketini terk ettiği bu savaş, her ne kadar Avrupa’da yer alsa da üç yıl boyunca bütün dünyanın sessizliğiyle göz göre göre geliyorum dedi ve yaşandı. İşte 7 Korku da Balkan milletlerinde izleri silinemez travmalar yaratan Bosna Savaşı’nı yaşamış bir yazarın kaleminden çıkan bir eser.

Açık konuşmak gerekirse kitaba başlamadan önce kapağı epey dikkatimi çekmişti. Sonuçta her kitabın kapağında bir kalaşnikof görmüyorsunuz. Bu sebepten ötürü 7 Korku‘nun yoğunluklu olarak Bosna Savaşı’nı oturttuğunu düşündüm, lâkin yanılmışım. Veya öyle sanmaktayım. Gelin nedir, ne değildir birlikte bakalım.

Murphy? Bu Sen Misin?

Hikâyemiz, eski bir radyocu olan adsız anlatıcımızın odasında geçirdiği dokuz aylık inzivayı bitirmeye karar vermesiyle başlıyor. Kendisi bundan bir süre önce eşi tarafından terk edilmiş ve bunun şokunu atlatamadığı için de odasından hiç çıkmamış. Pekâlâ diğer detaylarla birleştirdiğimiz vakit, Samuel Beckett’ın Murphy’sini andıran bir karakter. Son derece sefil bir seviyede seyreden hayatı, kapısının çalmasıyla biraz olsun renkleniyor, zira eşikteki kişi savaş esnasında kaybolan eski meslektaşı Aleksa’nın kızı Mira. Ve yanında babasının tuttuğu günlük sayfaları var. Aleksa’nın kızı Mira’nın anlatıcımızdan yardım istemesi üzerine olayların gelişeceğini umuyoruz, fakat pek öyle olmuyor gibi.

Postmodern Savaş Atmosferinde Tekinsizlik

Aleksa’nın günlüklerini okurken okuyucuyu olarak hafiften bir endişeye kapılmıyor değiliz. Her ne kadar metinlerarasılık, postmodern eserlerde sıkça kullanılan bir yöntem olsa da yer yer kabak tadı vermiyor değil. 7 Korku bizi böyle bir keşmekeşe sürüklemiyor, ama pek bir yere de çıkartmıyor.

Günlüklerde Aleksa’nın vakti zamanında bir madende yaşadığı ilginç olayları okuyoruz. Öyle ki envai çeşit korku ve gerilim kitabı okuyup zerre kadar korkmayan ben, birkaç satırda ürperdiğimi hissedebildim. Kelimenin tam anlamıyla tekinsiz olarak nitelendirilebilecek birtakım olayları okuyoruz Aleksa’nın kaleminden. Sonra da anlatıcımız arkadaşını, kendisinden yardım isteyen Mira’nın babası Aleksa’yı bulmak amacıyla şehirde ucu bucağı belli olmayan bir yolculuğa çıkıyor ve hiç de ummadığı şeylerle karşılaşıyor.

Hemen dışarı çıktım, yaşlı bir madenci bana şunları söyledi: Aynısı bana da oldu. Tekrar ocağa indim, yeşil üniformalı bir adam alanın tam ortasında duruyordu, lambamı almak için elini uzattı. Fakat büyüklerimden eğer madende biriyle karşılaşırsam ona elimle hiçbir şey vermemem gerektiğini duymuştum.

Arka kapak yazısında okuduğum üzere kitap, Bosna Savaşı sonrasında insanların nasıl bölündüğünü gerçeküstü etmenlerle harmanlayarak anlatıyor. Fakat ben bu görüşe üzülerek katılamayacağım. Baştan belirtmekte fayda var, postmodern edebiyatla ilgili herhangi bir sıkıntım yok, ama kemik gibi sert bir konu zayıf bir şekilde işlenip havada kaldığı vakit okuyucu olarak kendimi biraz sıkılmış, biraz da kandırılmış hissediyorum. Yazının başında belirttiğim gibi Bosna Savaşı, diğer iç savaşlar gibi son derece acı bir savaş. Onlarca yıldır birlikte yaşayan insanların siyasî istikrar ortamı yok olunca aynı dili konuştuğu fakat farklı etnisiteden ve dinden olduğu için komşusunu katlettiği bir savaş. Savaşın gerek şehir, gerekse kırsal bölümü sadece şu an bilindiği hâliyle onlarca katliam içeriyor. Muhtelif bölgelerde uygulanan etnik temizliği saymıyorum dahi.

Durum buyken (ki özetin özetini geçtim bu korkunç savaşla ilgili), 7 Korku bana Murphy’den hâllice bir antikahramanın yaşadığı, hiç de ilginç olmayan avarelikleri son derece düzensiz ve kaotik bir şekilde “savaşın ardından insanların bölünmüşlüğü üzerine yoğunlaşan, gerçeküstü ögelerle harmanlanmış büyülü bir roman” olarak sununca, okuyucu olarak önceden de belirttiğim gibi kandırılmış hissediyorum. Anlatıcımız yataktan kalkıyor, günlük sayfalarını alıyor, okuyor, bir süre oradan uzaklaşıyoruz ve sonrasında anlatıcı sürekli aynı şeyler üzerinde (ucuz savaş tespitleri, eski karısına duyduğu özlem ve onunla yaşadığı cinsel fanteziler, Mira’nın seksapeli vb) dönüyor, sonda da kitap boyunca gözümüzde büyütülen Pegasus Kardeşler çok basit bir “savaş esnasında insanlara korkunç şeyler yaptırıp kârına bakan” insan tipi çıkıyor. Ve finalde de hiçbir şey bağlanmadan öyle önünüze serildiği gibi kalıyor.

Açık konuşmak gerekirse tasvir hayranı bir okur değilim, fakat kurşun izlerinin hâlâ görüldüğü binaları görüp, Balkan soğuğunu biraz olsa da ben de hissetsem fena olmazdı.

Hiçbir şekilde güven vermeyen anlatıcıları çok severim, zira kitap boyunca gizemini korurlar. Güvenmeyi seçersiniz, laflarına inanırsınız, sonrasında yanılırsınız, güvenmezsiniz, söylediği her şey yalan dersiniz, sonrasında haksız çıkarsınız, gerçek anlamda edebiyatta en çok sevdiğim yöntemlerden biridir. 7 Korku‘da da bu tarz bir karakter mevcut, çünkü bariz bir şekilde anlatıcının aklî ve psikolojik sorunlara sahip olduğunu görebiliyorsunuz. Aleksa’nın günlük sayfalarında yer alan olaylar da hikâyeye bir gizem ve tekinsizlik katıyor.

Gelgelelim benim için acılı olan kısımlara. Anladığım kadarıyla yazar, oluşturduğu bu hikâyeye anlatıcı vasıtasıyla kendini ilâve etmiş, özellikle postmodern edebiyatta pek tuttuğum bir yan değil, zira anlatıcının gizemini gölgeliyor. Buna ek olarak kitabın sonnotlar kısmı başlı başına bir işkence. Öyle ki bir noktada yazarın kitabı yazarken aklına gelen notları bir şekilde basacağı bu kitaba dahil etmek için bu kısmı oluşturduğunu düşünmedim değil.

Çeviri ve Editörlük

Dedalus Kitap‘tan çıkan 7 Korku‘nun çevirisi Öznur Özkaya‘ya âit ki kendisine can-ı gönülden teşekkür ediyorum bu başarılı çeviri için. Kurgu ve hikâyenin monotonluğunu kendi başarılı çevirisiyle bir nebze de olsa akıcı kılabilmiş. Büyük konuşmak olmasın lâkin böylesine bir çeviri olmasa, hâlihazırda ilgimi bir türlü çekemeyen bu kitabı okumaya devam etmezdim.

Eğer ki bütünüyle absürt bir şekilde ilerleyip hiçbir şekilde bir yere bağlanmayan eserleri seviyorsanız, bi’ şans verin derim 7 Korku‘ya. Fakat ne yazık ki ben aradığımı bulmak bir yanadursun, genel itibariyle kitabı okurken keyif almadım.




1991 yılında geldiğim bu dünyanın mevcut gerçekliğinden hiçbir zaman memnun olmamam hasebiyle oyunların ve kitapların sonsuz dünyasında yaşarken, her şeyi istediğim şekilde bükebildiğim öyküler yazıyorum. Tarih ve felsefenin yanı sıra insanlığın nükleer savaşlar, durdurulamayan virüsler veya kontrolden çıkan yapay zeka ile intihar ettiği veya karanlığa gömüldüğü eserlere de ilgim ve takdirim sonsuz. Son olarak, George Romero ile başlayan zombi sevdam katlanarak devam etmekte.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

7 Korku: Avrupa’nın Göbeğinde Yaşanan İç Savaş Sonrası Oluşan Korkular

Dedalus Kitap’ın dilimize kazandırdığı, Balkanların “sıra dışı yazarı” Selvedin Avdic’in “7 Korku” isimli kitabını sizler için inceledik.

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün