Geometrik Faşizmin Felsefi Bir Tahlili: Veba

Fransız düşünür Albert Camus’nün distopik romanı Veba’yı tarihi arka planı ve alt metninde yatan felsefesiyle birlikte Rıhtım okurları için inceledik.

Saçma ve başkaldırı. İki bambaşka kelime. Aralarındaki gizli ilişki ise üzerinde biraz düşünüldüğünde pek direnmeden ele veriyor kendini. Hatta öyle ki bu iki kavramın bir aradalığı başlı başına bir felsefi sistemi oluşturuyor. Kuşkusuz ki absürdizm deyince pek çoğumuzun aklına,felsefesinin öncüsü olarak tanıdığımız Cezayir asıllı Fransız düşünür; oyun, roman, deneme yazarı; gazeteci; iyi bir kaleci ve pek çoklarına göre olmasa da sevenleri için belki biraz da filozof olan Albert Camus gelir. O, bu iki kavramdan yola çıkarak bütün bir hayat görüşünü ve bu hayat görüşünün ortaya çıkarmış olduğu düşünce sisteminin temelini yine onlara başvurarak kurmuştur. Ona göre, hayat yaşanmaya değmeyecek kadar absürdü, tanrıysa ona inanmaya değmeyecek kadar kötülüğü içerisinde barındırmaktadır. Peki, hal böyleyken hepimiz neden devam edip dururuz böylesi saçma bir çark içerisinde? İşte Camus çeşitli sorular ve dolayısıyla sorgulamalarla dolu bir hayatın meyveleri olan edebi eserlerinde bu ve bunun gibi soruları tartışır ve onlara kesin bir cevap vermekten sakınıp okurunun başına da bu soruları musallat ederek ona aktif bir okuma sunar. Şüphesiz ki bahsettiğimiz soru ve sorgulamaları yaşayan ve edebiyatına yansıtan ilk ve tek düşünür değildir Camus. Benzer düşünce disiplinlerinden gelen ve aynı okulda okudukları Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir ile birlikte temsil ettikleri varoluşçu düşüncedeki gibi insanı dünyaya fırlatılmış ve terk edilmiş bir şekilde bırakılmışlığının kabulüne sığınmamıştır ve başkaldırmıştır, öyleyse vardır.

Bağlı olduğu felsefi akımı Sartre’ın cümleleriyle açıklamak gerekirse;

“Felsefe terimleriyle söylersek, her nesnenin bir özü, bir de varlığı vardır. Öz, sürekli nitelikler topluluğu demektir. Varlık (ya da varoluş) ise dünyada etkin olarak bulunuş demektir. Çoğu kimseler özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanırlar. Örneğin, bezelyeler bir bezelye düşüncesine göre yerden biter, yuvarlaklaşırlar. Hıyarlar ancak hıyarlık özüne uyarak hıyar olurlar. Bu düşünüş köklerini dinden alır. Bir ev kurmak isteyen kimsenin, ne biçim bir nesne yaratmak istediğini iyice bilmesi gerekir. Burada öz, varoluştan önce gelir. İnsanları Tanrı’nın yarattığına inanan kimselerse şöyle düşünürler: Tanrı, insanları kendindeki insan düşüncesine göre var eder. Öte yandan, inançsız kimseler de şu geleneksel görüşe bağlanırlar: Nesne, ancak özüne uyduğu zaman var olur. Nitekim 18. yy. hep şuna inandı: Bütün insanlara özgü (has) ortak bir öz vardır; bu değişmez özün adı ‘insan doğası’dır.

Varoluşçuluk ise tam tersini öne sürer bunun: İnsanda -ama yalnız insanda- varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o, özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır…”

Varoluşçuğun da diğer pek çok düşünce sistemi gibi pek çok yorumu, pek çok çeşidi vardır ancak bunları da ele almak bizi esas meseleden uzaklaştıracağı için şimdilik daha ayrıntıya inmemekte fayda var. Yine de “Varoluşçu Filozof” olarak andığımız düşünürlerin her birinin düşüncelerinin biricik olduğunu ve birbirleriyle bazı yerlerde kesişse de temelde başka başka dünya görüşlerini de barındırabileceğilini aklımızın bir köşesinde tutmak gerekir. Yazgısını sevemeyenlerdendir Camus, ne var ki bunun hiçbir anlamı olmadığını idrak etmiş, sonraları onu daha çok sevebileceği bir forma sokma gayretiyle başkaldırmış ve denilebilir ki en sonunda mutlu bir ölümü tercih etmiş olanlardandır. Varoluşçuluğun içine absürdizmi yedirmiştir ve Sartre ile Beauvoir’den bu noktada ayrılır. 1940’ta trenle geç kalacağını düşündüğü bir buluşmaya arabayla gitmeye karar verip yaşadığı trafik kazasında, cebinde eğer binseydi muhtemelen hala hayatta olacağı bir tren biletiyle Paris’te hayata gözlerini yumana kadar bu kabul edilmiş anlamsızlıkla ve seçilmiş yalnızlığıyla yaşamaya devam etti. Trajik bir şekilde ölüm şeklini de niteleyen bir kelimeydi, onun hayata yakıştırdığı bir sıfat olan absürd. Şöyle bir köklerine kadar gidecek olursak önce biraz Nietszche’ye, Heidegger’e, daha çok Kierkegaard’a ve oradan da Antik Yunan Felsefesinin öncü ismi Aristotales’in Poetikasına kadar gitmek gerekebilir bunun için. Hatta belki biraz da Uzakdoğu kozmolojisine. Trajedi nedir? Nelerdir bu varoluşçu düşünürlerin böylesi uykularını kaçıran? Ve Sisifos’u her sabah tekrar tekrar kaldırıp her akşam öleceği halde her gün aynı işi yapmasını devam ettiren motivasyonun kaynağı tam olarak nereden gelir?

Yıkılan Dekorlar, Makinemsi Yaşamlar

Çağdaşı Sartre’ın yaptığı gibi Camus de asıl sorunun durup bir şeyleri anlamlandırmaya çalışmak ve soru sormak yerine hep yaptığımız şeyleri ardı ardına yapmaya devam ettiğimizden kaynaklandığını düşünür. Ancak döneminin pek çoğu, onun düşünce sistemini takdir etse de hemen ardından mikro ve makro anlamda her şeyin kozmik bir bütünlük içinde olduğunu ve hayatın elbette içkin bir anlamı olduğu yönünde eleştiriler yöneltiyordu. Tüm bunlara karşın o, asıl etkilendiği filozof olan Kierkegaard’ın, ilk kez 1843 yılında yayımlanan o kısa ancak tüm felsefesinin taslağını oluşturan Korku ve Titreme adlı denemesinde “absürd” kavramının içini Hz. İbrahim ve İshak’ın hikâyesiyle doldurarak mananın çoktan yitip gittiği düşüncesini tüm eserlerine yedirdi özgürlüğün ve anlamsızlığın paradoksal döngüsü içerisine sıkıştığı karakterleriyle, her bir okuma deneyiminde, içimizden bir Sisifos’u uyandırdı. Henüz tüm eserlerini okuma şansına erişemediğim Camus’nün sanıyorum ki en sarsıcı satırları, felsefesini en sağlam şekilde temellendirdiğini düşündüğüm deneme kitabı Sisifos Söyleni’ndeydi;

“Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün ‘neden?’ yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır.”

Kitap boyunca birbiri ardınca sıralanan bütün o satırlar beni Camus’nün düşünce sistemindeki naifliğe hayran bırakmıştı. Tabii onun felsefesini, daha derin bir şekilde içselleştirebilmek adına dönemin konjüktürlerinin de göz ardı edilmeden bireysel yaşamının şöyle bir üzerinden geçmek, fikirlerinin köklerini hangi toplumsal koşullara bağlı olarak geliştiğini anlamak açısından daha yararlı olacaktır.

Tanrısız bir aziz olup olunamayacağı Camus’nün tüm yaşamı boyunca düşüncelerini meşgul eden bir mesele olmuştur. Tam da bu nokta aslında bizi Heidegger’in etik ve ahlak ayrımına götürür. İnanç ve inançsızlık arasındaki ikilem, II. Dünya Savaşı’nın ardından getirdiği toplumsal hezeyanın en sağlam okunabildiği kısmıdır eserlerinin. Hele ki babasını I. Dünya Savaşı sırasında kaybeden ve gençliğini de dünya savaşının ikincisinin hâkimiyeti altında geçiren Camus’nün annesi, I. Dünya Savaşı’ndan sonra geçimlerini sağlayabilmek adına ev işçisi olarak çalışmış ve bu süre boyunca da Camus, erkek kardeşi, anneannesi ve felçli dayısıyla aynı evi paylaşmıştır. Yazarın 1937’de yayımlanmış olan Tersi ve Yüzü adlı kitabındaki denemeleri tam olarak bu günlerini anlatır. 1938’de yayımladığı Düğün Gecesi, ise yine bu yılların yazarda bıraktığı köy insanı izleniminin dayanıksızlığını yansıtır. Yine aynı yıllarda zar zor devam ettirdiği öğrenimini, sonraları 1957’de aldığı Nobel Edebiyat Ödülü’nü de adayacağı öğretmeni Louis Germain aracılığıyla liseye başlar ve tam da bu dönemde futbola ve yüzme, boks gibi çeşitli spor dallarına olan ilgisini keşfeder. Hayatının önemli bir bölümünü kapsayan futbolu 1930’larda vereme yakalandığında bırakmak zorunda kalmış olsa da bu tutkusunu yazdıklarında yaşatmaya hep devam etti. Yalnız yaşamaya başladıktan sonra pek çok iş kolunda çalıştı ve bu sırada Cezayir Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’ne yazıldı. Kısa bir süre Komünist Parti Üyeliğinden sonra İşçi Tiyatrosu için çeşitli oyunlar kaleme almaya başladı. Hıristiyanlığı ve marksizmi sert bir uslupla eleştirirken satır aralarına serpiştirdiği liberal hümanizm de gözlerden kaçmadı elbet. Fikirleri yoksulluk ve kölecilik ekseninde temellenirken, kendi deyimiyle “verem ve komünizm illeti”yle geçen yıllarından sonra, felsefesinin temelleri bazında da yer yer çeşitli ayrılığa düştüğü Sartre ile Cezayir’in kolonileşmesi konusunda da düştüğü ayrıklıklar iki düşürün hayat görüşünü, bir daha birbirleriyle kesişmeyecek şekilde ayırmış oldu.

“Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini nasıl sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır.”

Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te enine boyuna irdelediği, Bauvoir’in Başkalarının Kanı’nda satır aralarına kazıdığı direnişe ve özgürlüğe, Camus’nün diğer kitaplarında olduğu gibi Veba’da da rastlanmaz. O, başkaldırır ama bu hiçbir zaman bir direniş değildir. Romanın başkahramanı Dr. Rieux, karısı hasta olan ancak kendisi Oran şehri boyunca hasta hasta dolaşan hislerini kitabın ilk sayfasından son sayfasında dek sabit bir noktada koruyabilen bir doktordur ve belki de ona en yakışık almayacak eylemdir direniş. Oran ise Cezayir’in alışılmışın dışında hiçbir şey olmayan, henüz saçmayla karşılaşmamış bir şehri. Öyle ki şehrin betimlemesini okurken her şey öylesine tekdüze geliyor ki bu satırlar boyunca, sanki Zamyatin’den Biz’i ya da Orwell’dan 1984’ü okuyormuş hissine kapılmaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Salgından sonrasını okurken de kuşkusuz bu eserlerin yaşattığı hisler çok uzaklarda kalmıyor.

“Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir ki, çirkindir” ve Camus’nün daha ilk sayfalarda şehir için çizdiği bu gri siluet bir an için bile olsa bozulmayıp kitap boyunca grinin daha da koyu tonlarına dönerek kararıyor sanki. Gri, vebayı Oran’a getiren farelerin grisi midir bilinmez ama veba, tarihte pek çok kez, birçok şehirde ciddi derecede kayıplar yaşanmasına sebep olan parazit hastalığı olarak karşımıza çıksa da romandaki metaforik anlatım, pek çok kez onun yerine başka şeyler koymamıza olanak veriyor. Bu renksiz şehrin sokaklarının saçmayla tanışmasına sebep olan veba, şehrin insanlarının hiçbir zaman karşılaşmadıkları hayatın absürd yanlarıyla yüzleştiriyor. Oysa Veba’dan önce ideal bir devlet yapısını andıran Oran şehrinde ne polise yer vardı ne de suçluya. İdeal bir düzen tasarıdan keskin distopyaya çeviriyor Camus’nün kalemi sanki tüm hikayeyi. Her şeyin belirsizliğinin yanında zaman dilimi olarak 194…’lı yılları ve kaynak olarak da başta yazarı meçhul bir günlüğü tanık gösteriyor kitap. Natüralizm akımından da payına düşeni hakkıyla sırtlayan roman, Zola’nın aynı akımın etkisiyle sizi yerin onlarca metre altındaki maden ocaklarına gömdüğü gibi, varlığınızın dört bir yanını sanki sınırları gittikçe daralan bir karantinaya alıyor ve ta ki son sayfayı da çevirip kitabı kapatana dek içinizi de şehirdeki veremle birlikte hapsediyor.

“Bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan herhangi bir şeyi, var olamayan bir şeyle göstermek kadar mantığa uygundur.”

Daniel DEFOE

Vebanın ilk ilham verdiği ilk kitap elbette Veba değildir. Hatta Camus de romanına ondan önce de bunu işleyen bir yazardan alıntıyla başlar. Gerçekten de kitap boyunca bazı şeylerin açıklamasının peşinden koşan okur, açıklanamaz bazı diğer şeylerden referans alarak olan bitene bir açıklama getirme gayretinden kendini tek bir sayfada bile kurtaramaz. Olaylar bu renksiz kentte sık sık rastlanmaya başlayan fare ölüleriyle baş göstermesiyle başlar. Hatta öyle ki başkarakter Dr. Rieux’nün yaşadığı apartmanda görevli olan Mösyö Michel neredeyse farelerin varlığına bile inanmaz. Ancak fareler ona gerçekliğini, çektiği ağrılar ve yaraları dolayısıyla yaşadığı acılarla kanıtlar. İdeal bir tip yok Veba’da. Herkes doğruları ve yanlışlarıyla, biraz var. Başkarakter olarak ansak da Dr. Rieux bile karakterinin tüm yönleriyle değil de yalnızca bizi ilgilen kısımlarda bizi ilgilendiren yönleriyle yansıtılmış. Ve kitap boyunda en yabancı kaldığımız da kendisi. Bir tek enine boyuna ele alınan unsur var. O da veba. Farelerin görülmesiyle başlayan o sanki hiç bitmeyecekmiş hissi veren iç sıkıntısı ise bütün karakterlere biraz serpiştirilmiş.

“Savaş halk sağlığı sorunudur”

Türk Tabipler Birliği

Son sayfaya kadar vebaya karşı takdire şayan bir mücadele örneği sergileyen doktorun karısı o sıralarda tedavi için başka bir şehre gider ve ardından yanına gelen annesiyle yaşamaya başlar bir süreliğine. Farelerse epeyce yer tutmaya başlar kasaba gündeminde, leşleriyse üst üste yığılmış bir halde neredeyse her sokak köşesinde vebayı yüzüne yüne vurur Oran halkının. Ölüm haberleri gelmeye ve sayılar da gün geçtikçe artmaya başlar. Hatta öyle ki başlarda tarihler vererek ilerleyen anlatıcının verdiği kesin tarihler bu sayıların artmasıyla kaybolur. Bir günde vebaya kurban gidenlerin sayısı akıl almaz rakamlara ulaştıktan sonra 30 Nisan günü her şey iyiye gidecek gibi görünürken bir anda çok daha kötü bir hal alıyor ve anlatıcı tam bu noktada veba yıllığına geçer. Doktor artık vebanın adını koyar ve Oran şehri karantinaya alınır. Artık günler de kesin tarihlerle değil vebanın kaçıncı günü olduğuyla belirtilmeye başlanır ve bu noktadan sonra kasvet bulutları bir daha dağılmamacasına üst üste binmeye başlar.

 “Önemli olan düşünce biçiminin iyi olup olmaması değil, düşündürmesidir.”

Doktor Bernard Rieux, Raymond Rambert, Doktor Richard, Jean Tarrou, Joseph Grand, Cizvit papazı Rahip Paneloux, Doktor Castel, Cottard, Mösyö Othon… Romanda her karakterin vebaya karşı takınmış olduğu tutumları birbirlerinden farklı ancak biri var ki kitabın belki de Meursault’lu. Topluma kesinlikle hiçbir şekilde entegre olamamış, gerçek anlamda bir öteki. Benimsediği değerlerin sinmiş olduğu davranışlarını okurken oldukça rahatsız ediyor. Romandaki tüm karakterlerin yaşamdan ölüme yaklaşışını okurken Cottard’ın hikayesiyse ölümden yaşama dönüşüyor. Sanki. Ötekilerin ötekileşmesinin onları nasıl daha da ötekileştirdiğini görüyoruz Cottard karakterini okurken. Düşünce biçimi iyi değil, veba gibi. Ama düşündürüyor. Ona kızmamak imkansız elbette ama ister istemez empati kurulduğunda krizi kendi için fırsata çevirmesine bir anlamda hak verebiliyorsunuz. Fakat yalnızca bir anlamda, daha fazlası değil. Cottard’ın tam zıddına konumlanan karakterse Rambert. Oran’a yalnızca bir süreliğine gelmiş olan ancak şehrin kapatılmasıyla orada kalıp neredeyse son ana kadar kaçmanın yollarını arayan bir gazeteci. Benim için Oran’ın gerçek kahramanlarından biri.

Derinlemesine karakter tahlili yapmaktan ve kitabı özetlemekten kaçınmaya çalışsam da biraz olsun değinmeden geçemeyeceğim iki karakter daha var; Rahip Paneloux ve romanın kalbi Joseph Grand. Aslında Camus, kitap boyunca birbirinden farklı tipteki insanların bir felakete verdiği tepkileri karşılaştırmış gibi. Beni en etkileyen sahnelerden(sahne, çünkü kitabı okurken sanki zihninizde izliyorsunuz) biri de Rahiple doktor arasında geçen o tadı damakta kalan diyalog oldu. Rahip, tahmin edilmesi çok zor olmadığı gibi kiliseyi ve din kurumunu simgelediğini söylemek pek yanlış olmaz sanırım. Başından beri papazın dilindeki kendini yüceltme eğilimini fark ediyorsunuz. Sanki kendi de onlardan biri değilmiş gibi, vebanın hüküm sürdüğü kasabaya verdiği vaazlarda onlara “siz” şeklinde hitap etmesinin bedelini ödetir elbette Camus ona. Hastalıktan söz ederken gözleri gülümseyen rahip, bunu insanların günahlarının bir vebali olarak görür. Kitabın ilerleyen bir kısmında doktor, rahibi(meslekleriyle anınca Camus’nün yapmak istediği daha da anlaşılır oluyor) kendi düşünceleriyle, sokratik sorgulamaya benzer bir şekilde sıkıştırır ve bu kısımlarda rahibin bazı şeylere cevap bulamayışını okumak oldukça keyiflidir. Okurken bana Nuri Bilge Ceylan’ın Oscar Adayı olan “Ahlat Ağacı” filminde uzun bir yolculuğun ev sahipliği yaptığı İmam Veysel, İmam Nazmi ve Sinan’ın arasındaki konuşmanın verdiği zevki anımsattı.

“Hayır peder, sevgi deyince başka bir şey anlıyorum ben. Ve ölünceye kadar çocukların işkenceden geçtiği şu yaradılışı reddedeceğim.”

Kitabın en az değinilen ama belki de kalbinin attığı karakter ise bana göre yazar Joseph Grand. Bütün ömrünü mükemmel cümlesine ulaşmayı tahayyül etmekle geçiren bir devlet memuru. Tek bir cümlelik dev bir kitap geride bıraktığı. Farelerden bahsedildiğinde durumun ciddiyetinin farkında ama umursamaz bir şekilde tek gayesi için çalışmaya devam eder çünkü onun başka dertleri vardır kendini meşgul edecek. Hakkında çok fazla şey yazılmamış ve bu yüzden de ne desem temelsiz olacak bir karakter Grand. Aynı zamanda da üzerinde en çok düşünülesi… Bütün karakterlerin ayrı ayrı tatları var Veba’da ve hepsi iyisiyle kötüsüyle başlı başına bir filozof sanki. Ancak onları teker teker ele almak yerine, beni etkileyen bir kaçına değinmek ve kitabın bir özetini anlatmayı değil de tarihi arka planıyla birlikte alt metninde yatan felsefesinden bahsetmek daha doğru geldi bana.

Kitabın diline ve anlatımına gelecek olursak konun dramaya hayli müsait olmasına karşı Camus, o kadar saf ve pürüssüz bir dille anlatıyor ki olanları, dram sadece olayların oluşlarında kalıyor. Asla okura bunu pazarlamıyor. Natüralizmden oldukça başarılı bir şekilde yararlandığını söylemiştik, bunun yanında kendinizi belki hikâyeye en kaptırdığınız anlarda Camus, size anlatıcıyı hatırlatarak kaleminin ucunu yavaşça batırıp sizi gerçekliğe döndürüyor her defasında. Cezayir asıllı yazar, metinlerarasılık konusundaki başarısının da gözlerden kaçmasını imkansız bir hale getiriyor Veba’da. Yer yer Kafka’nın Dava’sına ve yine kendi eseri Yabancı’ya yaptığı atıflar, okurun yüzüne o tanıdıklık hissinin verdiği gülümsemeyi yerleştirmeye yetiyor. Ayrıca futbola olan ilgisini hayran olunası bir felsefi temelle birkaç satırda okura tekrar hatırlatmaktan geri durmuyor.

Çeviri ve Editörlük

Can Yayınları’nın yenilenen kapaklarıyla bastığı Veba benim okumak için ilk seçtiğimdi. Nedret Tanyolaç Öztokat tarafından Türkçeleştirilen kitabın çevirisi beni hiç rahatsız etmedi. Aksine Camus’den şu ana kadar okuduğum en sürükleyici kitaptı bu baskı. Ancak internette okuduğum yorumlar üzerine Varlık Yayınları’ndan çıkan ve artık basımı olmayan ikinci el bir Oktay Akbal çevirisini de edindim. Gerçekten de verdiği lezzetin daha bir başka olduğunu kabul etmek gerek Akbal çevirisinin. Evet, Can Yayınları baskısı sürükleyici. Varlık Yayınlarınınkiyse daha arı bir anlatıma sahip ve hikâyenin sürükleyiciliğinin yanında daha da akıcı bir anlatım sunuyor. Yine de Nedret Tanyolaç Öztokat çevirisine yapılan eleştirilerin bu kadar sert olmasının bir gereği olmadığını düşünüyorum. Dil, hikâyenin akıcılığını sekteye uğratacak bir niteliğe sahip değil. Şayet ulaşabilirseniz Oktay Akbal çevirisini tercih etmenizi öneririm ama aksi halde de kaygılanmanıza gerek yok derim.

Camus’nün beyaz perdeye aktarılan eserlerinden biri yönetmenliğini Luis Puenzo’nun üstlendiği 1992 yapımı film La Peste de. Veba, kuşkusuz ki üzerinde pek çok farklı argüman oluşturulabilecek bir kitap. Sürekli ilerlemekte olan bir roman olmasına rağmen benim için bir durum anlatısı. Eğer bu kitabı bitirdikten sonra benim için anlattığı durumu resmedecek yeteneğe sahip olsaydım muhtemelen o resim Guernica’ya yakın bir şey olurdu. Camus’nün kitap boyunca bana hissettirdiği duygu, Picasso’nun fırçasından tuvale öylece akmış gibi. Çağının resmini ustalıkla sanata dönüştüren bu iki insanın bahsi geçen eserleri ürettikleri şartlar da bir o kadar benzer. Öyle sıkıntılı.

Her ne kadar bir distopya olduğunu düşüncesinden kendimi alamasam da başka bir açıdan bakıldığında vurguladığı sağduyu, birlik, cesaret ve daha pek çok duyguyla birlikte bir ütopya olarak da ele alınabilir elbet. Öne çıkardığı bu değerler onu zamansız bir kitap yapıyor. Veba’yı okumak, onu en içerisinden izlemek ama yer yer Dr.Rieux ve Terrou’nun yüzdüğü denizden şehre şöyle bir bakmaya çalışmak ve en nihayetinde de şehrin vebadan kurtulup eski, vebasız yaşamasına geri dönmesiyle bunun iyi bir son mu yoksa kötü bir son mu olduğuna, vebasız günleri de hatırlayarak bir karara varmaya çalışmak, yani nihai sonun ideal bir son mu olduğu hakkında biraz düşünmek kitabın en keyif veren kısmı. Hakkında daha ne çok şey söylemek gerekir ya. Kapanışı da hakkında okuma yaparken birinin yaptığı bu eşleştirme ile aralarındaki yazarlarının bile haberi olmayan ancak okurun hemen anlayacağı bir ilişki barındıran şu sıcacık satırlarla yapalım. Nazım Hikmet’in de savaş yıllarının çetin şartlarıyla yüzleşmek zorunda kalan bir sanatçımız olduğunu unutmadan…

“…

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
Diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
Belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

…”

Nazım Hikmet RAN


KAYNAKÇA

  • Bakewell, S. (2017). Varoluşçular Kahvesi. İstanbul: Domingo Yayınevi.
  • Sartre, J. P. (2017). Varoluşçuluk. İstanbul: Say Yayınları.
  • 23
    Shares




1994 yılında İstanbul’da doğdum. Okumayı ve yazmayı öğrendiğimden beri bir şeyler yazıyorum. Daha çok da okuyorum. Sosyoloji son sınıf öğrencisiyim. İnceleme alanım bu dünyanın insanları olsa da ilgi alanım başka dünyalar. Bir Bellatrix, Auri kadar olmasa da ben de pek buralardan sayılmam zaten.

Geometrik Faşizmin Felsefi Bir Tahlili: Veba

Fransız düşünür Albert Camus’nün distopik romanı Veba’yı tarihi arka planı ve alt metninde yatan felsefesiyle birlikte Rıhtım okurları için inceledik.

  • 23
    Shares

“Son gemi de ayrıldığında limandan,

Kaybolmuştu artık o rıhtım, gecenin karanlığından…”

Başa dönün