in ,

Barış Müstecaplıoğlu: “Öyküler Belki Hayatımızı Kurtarmaz, Ama İyileştirebilir”

Barış Müstecaplıoğlu ile hem yeni romanı Ahtapotun Rüyası hakkında hem de gündemi değerlendiren bir söyleşi gerçekleştirdik.

Barış Müstecaplıoğlu

FABİSAD’ın kurucu üyelerinden, Perg Efsaneleri serisiyle yerli fantastik edebiyatın öncülerinden olarak edebiyatımızda önemli bir yer edinen ve çeşitli türlerde yazdığı yapıtlarıyla adından söz ettiren Barış Müstecaplıoğlu, yeni romanı Ahtapotun Rüyası ile karşımızda.

Terk edilmenin acısıyla başa çıkmaya çalışırken eskiciden aldığı bir masanın gizemini çözmeye çalışan Hasan ile ölüler diyarında tehlikeli bir yolculuğa çıkan Dağkuşu’nun hikâyesini anlatan roman, Doğan Kitap etiketiyle mart ayında raflarda yerini aldı. Zengin bir okuma deneyimi vadeden Ahtapotun Rüyası hakkında Barış Müstecaplıoğlu ile kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Barış Müstecaplıoğlu ile Söyleşi

Şamanlar Diyarı üçlemesinde olduğu gibi Ahtapotun Rüyası’nda da Şamanizm çok temel bir yapı taşı olarak mevcut. Türk mitolojisinden çok sayıda yaratığa ve Dede Korkut gibi önemli bir figüre de yer vermişsiniz. Fantastik edebiyatımız, batıdan uzaklaşıp doğuya ve Türk kültürüne daha fazla yönelmeli mi sizce? Yoksa ikisinin arasında bir denge kurmak daha mı kıymetli?

Ben tüm dünya kültürlerine insanlık mirası olarak bakıyorum. Doğu ve batı kavramları bile nerede durduğunuza ve nereyi merkez aldığınıza göre şekillenen kavramlar. Üzerinde yaşadığımız topraklarda pek çok farklı kültür yeşermiş ve solmuş, hepsi geride izler bırakmış. Bu mirası keşfetmek ve sanatımızda dolu dolu kullanmak eserlerimizi zenginleştirecek ve derinleştirecektir. Batı ve doğunun kesiştiği bu coğrafyada yaşıyor olmanın yarattığı çatışmalar ve zorluklarla mücadele ederken, nimetlerinden de faydalanmak gerektiğini düşünüyorum. Yıldız Savaşları’nın Jedi’larını da, Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki yiğitleri de, Grimm Kardeşlerin masallarını da Anadolu Halk masallarını da yabancılaşmadan okuyabiliyor, onlarla özdeşleşebiliyoruz. Ben de kitaplarımda bu zenginliği yansıtmaya çalışıyorum. 13. yüzyılda bu topraklarda yaşamış Şamanist ressam Mehmet Siyah Kalem de, Jules Verne ya da Isaac Asimov da benim için aynı değerde ilham kaynağı.

Gerçeğin bizim algımıza göre değişen bir kavram olması ve gerçekliğin “kırılıp” yeniden şekillendirilebilmesi, son iki kitabınızda ağırlıklı olarak ele aldığınız bir konu. Fantazya ve bilimkurgu alanında eser veren her yazarın gerçeklikle bir derdi olmalıdır diyebilir miyiz?

Aynı olaya farklı kişilerin gözünden baktığımızda birbirinden çok farklı gerçekliklerle karşılaşıyoruz. Tarihte yaşanmış bir olayın farklı ülkelerin tarih kitaplarında bambaşka şekillerde anlatıldığına, farklı gerçeklikler yaratıldığına şahit oluyoruz. İnsanlar ve toplumlar yaşadıkları her olaya bakış açılarını ve duygularını katıyorlar; korkuları, hassasiyetleri, inançları, görmek istedikleri ya da görebildikleri ile yaşanılanları kendilerine özgü hale sokuyorlar. Geçmişte gerçek olduğunu kimsenin tartışmadığı bazı bilimsel görüşlerin ve bulguların bile teknolojideki yeni gelişmelerle çürütülebildiğini görüyoruz. Bu yüzden gerçeklik dediğimiz kavrama çok fazla güvenmemek, onu sorgulamaktan hiç vazgeçmemek gerektiğini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız dünya düzeni ve bu düzendeki yanlışlar da bize hayatın gerçekleri olarak sunuluyor. Bu yanlışları tartışmak, daha iyi bir dünyanın hayalini duymak gerçekçi olmamak olarak görülüyor. Gerçeklerin kırılabilir olduğunu fark etmek, onları kırmaya cesaret edebilmek açısından önemli ve değerli. Fantazya ve bilimkurgu alanında eser veren her yazar adına konuşmamam, fakat benim için fantastik roman sadece keyifli bir meşgale değil, tartışılmaz gerçekler olarak dayatılanları sorgulama aracı.

Ölümle burun buruna yaşadığımız bir salgın dönemindeyiz. Hayatımızda tüm dengeler değişti, ölümü tablolarda bir istatistik olarak görmeye başladık. Sizce edebiyatta ölümle yüzleşmenin veya barışmanın tam zamanı mı? Ölüleri görmeye başlayan Hasan ve ruhlar diyarında dolaşan Dağkuşu da bunun bir yansıması mı?

Ölümle yüzleşmek ve barışmak için her zaman en doğru zamandır. Bunu ne kadar erken başarabilirsek geri kalan hayatımızı o kadar doğru yönetebiliriz. Bu konu üzerinde düşünmeye pandemiyle başlamadım, hayat görüşümün temelinde olan bir düşünce bu. Ölümün varlığı yaşamı ve bize verilen sürede ne yaptığımızı anlamlı kılıyor. Osmanlı Cadısı isimli romanımda da insanların ölümsüzlük tutkusu ve bu tutkunun ruhları nasıl çürüttüğü üzerine yazmıştım. Gerçekler Kırıldı isimli kitabımda “Rıfat Efendi ve Mucizeler Konağı” öyküsü de benzer bir tema işliyordu. Hatta bu öyküdeki Rıfat Efendi’ye, Ahtapotun Rüyası’nda ana karakterlerden biri olarak yer verdim.

Ahtapotun Rüyası - Barış Müstecaplıoğlu

Sormadan olmaz, ileride Perg’i yeniden ziyaret etmeyi düşünüyor musunuz, yoksa Perg Efsaneleri’yle bağlantılı olan Şamanlar Diyarı bu anlamda sizin için bir kapanış mıydı?

Ahtapotun Rüyası’nda hem Perg Efsaneleri’ndeki hem de Şamanlar Diyarı’ndaki karakterlere göndermeler bulunuyor. O serilerde çok önemli yeri olan Srenah gibi bazı karakterleri bu kitapta yan karakter olarak görüyoruz. Yarattığım fantastik evrenleri farklı öykülerde ve romanlarda birbirine bağlamaktan keyif alıyorum. İleride Perg diyarında geçen yeni bir roman yazar mıyım bilmiyorum, 7 romandan sonra aynı heyecanı hissetmem için aradan uzun bir zaman geçmesi gerek. Ama Ahtapotun Rüyası ile açtığım kapıdan o diyara geçen ya da o diyardan farklı evrenlerle buluşan karakterler yaratmak hoşuma gidecek.

Romanda Dağkuşu, hedefine varabilmek için Gulyabani’nin meskenine her varışında yepyeni bir öykü anlatmak zorunda… Modern Şehrazat’ımız, öyküleri birbirini tekrar etmeye başladığı noktada başarısız olacak ve yolculuğuna yeniden başlayacak. Biz bir masal dünyasında yaşamasak da öyküler hayatımızı kurtarabilir mi?

Hayatımızı kurtarmaz belki, ama iyileştirebilir. Hepimizin yaşayabileceği tek bir ömrü var, hata yaptığımız zaman Dağkuşu’nun Ölüler Diyarı’nda yaptığı gibi yolculuğa yeniden başlamamız da mümkün değil. Bu yüzden başkalarının öykülerinden dersler alarak, onların hatalarını tekrarlamayarak, bu tek seferlik yolculukta daha ileriye gitmeyi ya da bu yolculuğu daha keyifli kılmayı başarabiliriz. Bu hikâyelerin mutlaka gerçekten yaşanmış olması da şart değil. Şayet bir yazar yarattığı dünyayı bize kahramanlarının gözünden gösterebilme becerisine sahipse, kurgusal bir karakterin deneyimleri de ruhumuzu ve zihnimizi zenginleştirebilir.

Öykü ve romanlarınızın yanı sıra Hayalleri Ulaşma Rehberi’yle iş dünyası ve motivasyon alanına da iddialı bir giriş yaptınız. Kurgu dışında yeniden kalem oynatma planınız var mı? Eğer varsa, çalışmanız yine iş dünyası odaklı mı olacak?

Hayallere Ulaşma Rehberi aslında bir iş kitabı değil, iş dünyasındaki deneyimlerimle yazarlık deneyimlerimi buluşturduğum bir kitap. Okullarda yaptığım söyleşilerde kısıtlı zaman yüzünden gençlerin sorularına istediğim derinlikte cevaplar veremiyordum, anlatmak istediklerimi detaylı örneklerle anlatamıyordum, bu yüzden böyle bir kitap yazmak istedim. Bir hayalimiz varsa bu hayali gerçekleştirmek için nelere dikkat etmeliyiz, nasıl plan yapmalıyız, zamanımızı nasıl kullanmalıyız, hangi yönlerimizi geliştirmeliyiz ve bu yönlerimizi nasıl geliştirebiliriz gibi pek çok soruya farklı uzmanlıklarımla cevap aradığım bir eser oldu. Yazarlığın yanı sıra yirmi yıldan uzun süredir insan kaynakları ve eğitim alanında üst düzey yönetici olarak çalışıyorum, iki farklı yönümü böyle bir kitapta buluşturmak benim için anlamlıydı. Bu kitapta söylediklerimin üzerine farklı deneyimler edinirsem, günün birinde bunları da bir başka eserde konu edebilirim. Ama yakın zamanda böyle bir planım yok, çünkü Hayallere Ulaşma Rehberi her cümlesine özenerek yazdığım, çok kapsamlı bir rehber oldu. Bu kitapta bugüne kadar öğrendiğim her şeyi detayı örneklerle anlattım. 

Barış Müstecaplıoğlu

E-kitap bir süredir yerinde saysa da sesli kitabın yükselişiyle beraber okuma alışkanlıklarımız değişiyor… Telefon ekranından kitap okumak, temizlik veya yürüyüş yaparken kitap dinlemek gibi daha önce hayatımızda olmayan alışkanlıklar sizce edebiyatı değiştirecek mi? Sizin için eserlerinizin matbu olarak okunması, ekrandan okunması veya sesli kitap olarak deneyimlenmesi arasında bir fark var mı, yoksa hangi mecra ve araçta olursa olsun aslolan hikâye midir?

İnsanlar bir zamanlar romanlarını kalemle yazıyorlardı, ardından daktiloyla yazmaya başladılar, bugün istisnalar hariç hepimiz bilgisayarda yazıyoruz. Yazma deneyimi teknolojik gelişmelerle değişirken, okuma deneyiminin de değişmesi çok normal. Bence aslolan hikâyedir, önemli olan ise hikâyenin içine girebilmek. Karakterlerin gözlerinden o dünyayı ve yaşananları görebilmek, onların duygularını hissedebilmek, acılarını, korkularını, heyecanlarını, neşelerini paylaşabilmek. Aksi takdirde roman okumanın sıradan bir televizyon dizisi seyretmekten farkı kalmaz. Bu açıdan elektronik kitaba ya da sesli kitaba olumsuz bakmıyorum, fakat araba kullanırken ya da ev işi yaparken müzik dinler gibi sesli roman dinlemeyi pek anlamlı bulmuyorum. İngilizce öğrenmek, tarihi bir konuda bilgi edinmek için zaman yönetimi açısından bu tür sesli kitapları ben de tercih edebilirim. Fakat bir romandan gerçekten keyif alabilmek ve bize sunduğu başka yaşamları deneyimleme fırsatını değerlendirebilmek için o romana odaklanmak gerekiyor.

Barış Müstecaplıoğlu’na verdiği samimi cevaplar için bir kez daha teşekkür ediyoruz. Sizler Ahtapot’un Rüyası ve Müstecaplıoğlu’nun diğer eserleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı Kayıp Rıhtım Forum’da paylaşabilirsiniz.

Ozancan Demirışık

1993, İstanbul doğumlu. Ege Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudu. Hayatını çeviri ve editörlük yaparak kazanıyor. Bilimkurgu ve fantazya üzerine uzmanlaşmaya çalışıyor.

harlan coben shelter dizi

Harlan Coben’in Polisiye Gerilim Romanı Shelter Dizi Oluyor

General’in Yüzüğü - Selma Lagerlöf

Nobel’i Alan İlk Kadın Yazar Selma Lagerlöf’ten Destansı Bir Masal: “General’in Yüzüğü”