Oğulların Diyarı: Özgün Çizimlerle Post-Apokaliptik Issızlık

Okumanın artık "gereksiz" görüldüğü post-apokaliptik bir dünyada geçen, bir baba ile iki oğlunun bu zorlu yaşam koşullarında yaşadıklarını konu alan "Oğulların Diyarı" adlı grafik romanı inceledik.

M.K. Perker Kahire (Cairo), Insomnia Cafe, Air ve Todd gibi eserleriyle uluslararası alanda ün kazanmış, çizgi roman açısından çok önemli bir yazar ve çizer. Kendisi bununla da kalmayıp, dünyanın dört bir yanındaki önemli çizgi roman sanatçılarının farklı tatlardaki eserlerini dilimize kazandıran KaraKarga Yayınları’nın da genel yayın yönetmenliğini yapıyor. Yayınevinin manifestosunda, “Çizgi roman sadece tayt giyen süper kahramanlardan, pelerinli savaşçılardan, fantastik canlılardan ve kovboylardan ibaret değildir,” deniliyor. Bu söylemleriyle birlikte, kaliteli birçok sanatçının farklı eserlerini okuyucularla buluşturuyorlar.

Peki GIPI Kim?

Bu incelemede sözünü edeceğim Oğulların Diyarı da hem çizgisi hem de yazımıyla o farklı tatlardaki eserlerden biri. Pisa kentinde doğan, İtalya’dan çıkan önemli çizgi roman sanatçısı GIPI (Gian-Alfonso Pacinotti) tarafından yazılmış. Hayatı boyunca reklam sektöründe illüstrasyonlar yapmasının yanı sıra kısa metraj ve bağımsız video filmler de çeken sanatçı, çizgi roman camiasının önemli ödüllerinden Goscinny, Angoulême ve Max & Moritz‘i kazanmasının yanı sıra Eisner’a aday olma başarısı da göstermiş.

İlk olarak 2016’da çıkan Oğulların Diyarı (La terra dei figli), yakın zamanda KaraKarga tarafından dilimize kazandırılmasıyla birlikte GIPI’nin de ülkemizde ilk eseri yayımlanmış ve bu vesileyle birçok okuyucu bu farklı sanatçıyı tanımış oldu.

Sonumuzu getiren sebepler hakkında, tarih kitaplarında sayfalarca yazı yazılabilirdi. Ama sonumuz geldiğinde bir daha hiç kitap yazılmadı.

Pacinotti, Oğulların Diyarı’nda bizlere uygarlığın bittiği post-apokaliptik bir dünyada hayatta kalmaya çalışan baba ve iki oğlunu anlatıyor. Daha çizgi romanın ilk sayfalarında, bu ıssız dünyayı çizimleriyle bize anlatmaya başlıyor.

Değişen Yaşam

Uygarlığın sonunun geldiği acımasız dünyada, bir babanın ve zorlu yaşam koşullarına ayak uymayı öğrettiği iki oğlunun mücadelesini işliyor kitap. İki kardeşin köpek avlamasıyla başlıyor eser. Avlanma sırasında ve sonrasında, yüz ifadelerine yansıyan umursamaz halleri sayesinde dünyanın ne hale geldiğini karakterler üzerinden de görüyoruz. Bu çocuklar, eski dünyanın ne olduğunu bilmedikleri için tamamen daha acımasız yeni yaşam pratiklerine doğuyorlar ve babaları da “sert” olmaları için onları böyle yetiştiriyor. Çizgi romanın bir noktasında köpeğin eskiden çocuklar için okşanan ve sevilen bir canlı olduğu eskiyi yaşayanlar tarafından anlatılırken, artık bu algının nasıl değiştiği vurgulu bir şekilde aktarılıyor. Aynı zamanda bir yandan geçmiş yaşamı deneyimleyen insanların depresif halleri, diğer yandan da çocukların aktarımı aracılığıyla gördüğümüz “nelerin değişmiş” olduğunu bilmeyenlerin de daha mutlu halleri vurgulanmış. Bu uyum sağlamanın sert ve acımasız yönünü Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü kitabında Lydia Teyze şöyle anlatıyordu: “Sıradan olan, derdi Lydia teyze, alıştığınız şeydir. Bu size şimdi sıradan görünmeyebilir, ama bir süre sonra öyle görünecektir, sıradan olacaktır.”

Eserin başından itibaren sözlü iletişimin nasıl değiştiğine de şahit oluyoruz. İlk olarak av kısmında “uuu”, “heh” ve “vay” şeklinde konuşmalar görüyoruz. Devam eden kısımdaysa cümlelerin kuruluş şekillerinden (Kemiği yanında götürme. Onu istemez. Temiz tarafta bulunmadıklarını bilir. Eğer onu görürse hemen anlar.) daha ilkele gidişi net bir şekilde aktarıyor yazar.

Yukarıda da yazdığım gibi, kitabın açılış cümlesi de bizi “sonumuz geldiğinde bir daha hiç kitap yazılmadı” söylemiyle, yazılı iletişimin tamamen sonlandığına veya birazdan söz edeceğim şekilde farklılaştığına da dikkat çekiyor. Eski yaşamdan gelen insanlar okuma-yazma biliyorken, yeni hayatta okumak “gereksiz” olacağı için baba bunu oğullarına öğretmiyor. Kardeşler gibi, bu post-apokaliptik dünyada doğanlar da bilmiyorlar. Bundan dolayı gerçekten bilenler veya bildiğini iddia edenler, kitapları kendilerinin çeşitli istekleri doğrultusunda okuyup insanları kullanıyorlar; bazısı tanrı olmak, diğerleri de oyalamak için. Zaten “kutsal” kitapların halk tarafından okunamaması gibi olaylar geçmişte de yaşanmış şeyler, hatta bu “okunmama” sözünü sadece geçmiş için sınırlamak pek doğru olmaz. “Bilinmeyen” üzerinden algı yönetimi ve gizli işler hep kullanılıyor. Bu post-apokaliptik dünyada da GIPI bunu güzel vurguluyor.

Çocuklar, bir köpek öldürdüler. Bizim için normal. Artık. Kediler, köpekler hepsini öldürüyoruz. Onları yiyoruz… Bu doğru, ama şimdi, ben onlarla ne yapmalıyım? Bir zamanlar, köpekler halıda yatardı desem, divanların yanında… Kuru ve sıcak evlerde… Ve onları yemek yerine onları okşuyorduk, desem? Bunu yapsam sonra, onlara halının ne olduğunu söylemem gerekir, divanı ve kuru bir evi…

Çizim ve Atmosfer

Öncelikle çizimler kendi atmosferini oluştururken farklı bir tat yakalamayı da başarıyor; özgün halinin basa basa “Ben bir GIPI çizgi romanıyım” demesi çok hoşuma gitti. Çizimler üzerinden aktarılmak istenen atmosferi gece ve gündüz olmak üzere iki açıdan anlatmak daha faydalı olur. Eser ilk başta gün ışığında açılıyor ve çevre, karakterler de dahil olmak üzere, yalnızlığı yansıtacak şekilde ıssız olarak tasvir edilmiş. Diğer yandan gece ve karanlık mekân çizimlerinde siyahın kullanılış şekli, gerek kahramanlarımızın evinin içinde gerekse de kitabın kapağında bu kasvetli, sert ve geren ortamı farklı bir tonda sunuyor. Sadece ışık kullanımı değil, yağmur gibi doğa olaylarının da çizime yansıması atmosferin etkisini kuvvetlendirmekte çok başarılı.

Çeviri, Editörlük, Font ve Kapak

İlk önce kapaktan başlayayım. KaraKarga tarafından tercih edilen kapak, eserin içeriğinde anlatılanları hem orijinal hem de uluslararası baskılarına göre en iyi sunan tasarım olmuş. Yukarıda da bahsettiğim ıssızlık ve yalnızlığı oldukça güzel bir şekilde anlatan sayfanın üzerine yayınevinin logosu, kitabın ve yazarın ismi doğru bir şekilde konumlandırılmış.

Künyede editör belirtilmemiş, zaten yazım konusunda pek sıkıntı yok. Ancak Ayla Meltem Görgün tarafından yapılan çeviri ve kitabın görsel yönetmeni Sedat Gösterikli tarafından tercih edilen font için bu kadar olumlu konuşamayacağım. Karakterler arasındaki konuşmalarda, dillerindeki basitliği üzerinden ilkel ve yapay anlatımdan uzak, özellikle çevirirken üstüne gidilmesi gereken bir kullanım varken, bazı yerlerde bu yapay, çok resmî şekilde dublajvari kullanılan çeviri, genel olarak yukarıda bahsettiklerimin aktarımını olumsuz etkiliyor. Benzer şekilde, orijinalinde de kullanılan ve değişen iletişim şeklinin anlatıldığı font stili bu baskıdaki kullanımıyla yapay tadı arttırıyor. Keşke daha yakın veya farklı bir kullanım denenseymiş.

Özet olarak Oğulların Diyarı başka diyarlarda, çizim ve anlatımıyla alışılandan farklı bir deneyim bulacağınız bir eser. Alternatif çizgi romanla tanışmak istiyorsanız veya halihazırda seveni ve takipçisiyseniz, GIPI’nin özgün anlatımıyla bu post-apokaliptik çizgi romanı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.

1993 yılında Ankara’da doğdu, çocukluğunun bir kısmını İzmir’de geçirdi, sonra tekrar Ankara’ya döndü ve halen burada yaşamakta. Ankara’da Psikoloji bölümünde eğitim gördü ve 2016 yılında mezun oldu. Edebiyat, sinema, bilgisayar oyunları, müzik ilgisi ve bunları paylaşma sevgisiyle çeşitli kültür-sanat sitelerinde yazdı. Şu an aktif olarak Kayıp Rıhtım sitesinde yazmakta.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Oğulların Diyarı: Özgün Çizimlerle Post-Apokaliptik Issızlık

Okumanın artık “gereksiz” görüldüğü post-apokaliptik bir dünyada geçen, bir baba ile iki oğlunun bu zorlu yaşam koşullarında yaşadıklarını konu alan “Oğulların Diyarı” adlı grafik romanı inceledik.

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün