Yaklaşan Dip: Derinlerde Gizlenen Ürkünç Öyküler

Korku ve gerilim edebiyatımızın son dönemlerindeki yetkin kalemlerinden Onat Bahadır’ın son kitabına detaylı bir bakış atıyoruz. Battaniyelerimizin altından…

Utanarak söylüyorum: Yaklaşan Dip, Onat Bahadır’dan okuduğum ilk kitaptı. Bu değerli yazarı ve kibar meslektaşımı sosyal medya aracılığıyla az çok tanıyor olsam da ne yazık ki ne Boşluğa Gülümsemek (2008) adlı hikâye derlemesini ne de Deliliği Beklerken (2011) isimli kısa romanını okuma fırsatı bulabildim. Üstelik ikincisi son birkaç yıldır “alınan ama okunmadan kütüphanede bekletilenler” listemde mahzunca toz tutmasına rağmen…

O nedenle Yaklaşan Dip çıktığında bu eksikliğimi bir şekilde telafi etmeye karar verdim, azmettim ve “kronolojik olarak okuma” takıntımı yenerek kendisini fazla bekletmeden okumayı başardım. Ve iyi ki de öyle yapmışım! Çünkü hem içerdiği öykülerden bazılarını hem de Onat Bahadır’ın üslubunu cidden çok sevdim ben. İtiraf ediyorum, kitabın ilk başlarında biraz endişelenmiştim açıkçası. Çünkü ilk üç öykü, her ne kadar üslup olarak çok iyi olsalar da, beklentilerimin biraz altında kaldı. Ama daha sonra kitap adına yaraşır bir şekilde sona doğru, dibe doğru yaklaştıkça öyküler de gitgide daha iyi bir hâle geldi. Son öyküyü de tamamlayıp kapağı kapadığımdaysa iyi bir kitap okumanın o eşsiz tatmin duygusu vardı içimde.

Peki ne anlatıyor bize bu öyküler? Hayal gücünün hangi tekinsiz köşelerine konuk ediyor Onat Bahadır bizleri bu sefer? Gelin, hep birlikte bakalım.

Bizden, tekinsiz anlatılar

Yaklaşan Dip’te kimi uzun kimi kısa, toplamda 10 öykü bulunuyor. Bunlardan bazıları gündelik hayatımıza ait, çok tanıdık gelen hikâyeler. Bazılarıysa daha fantastik, hatta bir kısmı da deneysel çalışmalar. Hepsinin ortak noktasıysa bizden, ülkemizin topraklarından çıkan anlatılar olmaları.

Açılış hikâyemiz “Sinek,” işe gidip gelirken serviste kitap okuyanların çabucak bağlanacağı türden bir karakter sunuyor bizlere. Hele bir de o kitabı okuyacağım derken davetsiz bir baş ağrısı çektiğiniz olduysa, off! O zaman aynaya bakıyor gibi olacaksınız demektir. Öykünün bu yanını ve gündelik hayatta karşımıza çıkan şeyleri titizce ele alışını çok sevdim. Öte yandan giriş ve gelişme bölümleri gayet güzel, romanlara yaraşır bir şekilde geçtikten sonra, tam da zurnanın zırt diyeceği yere geldiğimiz anda her şey bir oldu bitti havasında sona eriyor. Ve “Son” ibaresini okuduğunuzda biraz hayal kırıklığına uğruyorsunuz maalesef. Çünkü roman gibi başlayıp roman gibi devam ediyor, ama sanki bir anda kısa öykü olmaya karar verip çabucak bitiyor kendisi. Gözleriniz ister istemez devamını arıyor büyük bir iştahla, o kadar kaptırmış oluyorsunuz kendinizi çünkü ama bulamıyorsunuz. Finali biraz daha uzun, biraz daha dolu olsa, öykü biraz daha pişse çok daha güzel olurmuş sanki.

Tanrı Misafiri,” kitapta yer alan tek Anadolu korku öyküsü olarak karşımıza çıkıyor. Issız bir gecede, küçük bir köy evinde vuku bulan bir intikam hikâyesi bu. Kısa olduğundan konusuna çok fazla değinmek istemiyorum ama türünün iyi bir örneği olduğunu belirteyim. Fakat bu tarzda çok fazla çalışma okuduğumdan olsa gerek bana o vuruculuk hissiyatını veremedi, kendi adıma biraz tahmin edilebilir kaldı. Yine de Anadolu’da geçen korku öyküsü müptelalarını tatmin edecektir. Öte yandan hacılığı yüreğinde değil, dilinde kalan ve çok yakından tanıdığımız bir tipleme olan baş karakter Hacı Sadık Efendi de kâğıda ürkütücü (ve rahatsız edici) derecede gerçekçi aktarıldığını belirtmeden edemeyeceğim.

“İki Balık Bir Adam” anlatması en zor olan öykülerden biri. Bir kere hepi topu üç sayfada bitiveriyor, o yüzden konusuna hiç mi hiç değinemiyorum. Balıkçılıkla ilgili desem değil, soyut desem o da değil. Değişik, farklı bir çalışma. Az da olsa merhum Douglas Adams’ın tarzını anımsattı bana, ama esprili değil de daha çok tuhaflığı ve ilginçliğiyle ön plana çıkan anlatılarını.

Dördüncü hikâyemiz “Kalabalık Oda” kitapta en sevdiğim öykülerden biri oldu. Zahir adlı, içine kapanık birinin bir gece ofiste fazla mesaiye kalması ve kendini bir anda içinden çıkılmaz bir durumda bulması anlatılıyor. Hiçbir fantastik öğe içermeyen, gayet sade ama bir o kadar da gerilimli bir kapalı alan kurgusu bu. Her şey tek bir odada, sınırlı sayıdaki karakterlerin etrafında dönüyor. Buna rağmen sizi hem germeyi hem de merakta bırakmayı çok iyi başarıyor. Ve bitirdiğinizde aklınızda tek bir soru işareti kalıyor: Resimdeki kedi nerede?

Havada Yüzen Tabutlar” rüya ile uyanıklık arasında geçen, tuhaf kurgu diyebileceğimiz, biraz soyut bir öykü. Belki siz de yaşamışsınızdır, bir yakınınızı, belki babaannenizi belki de uzaktan bir amcanızı ilk kez kaybettiğinizde, tanıdığınız birinin ölüm haberini hayatınızda ilk defa aldığınızda aptallaşırsınız. Ne yapacağınızı bilemez, muhtemelen soğukkanlı görünmeye ve duygularınızı belli etmemeye çalışırsınız. Ta ki iş işten geçene kadar… Bu öyküde de benzer bir durumu yaşayan ve insanların öldüklerinde nereye gittiğini merak eden bir karakterin gördüğü rüyaya konuk oluyoruz. Yemyeşil bir çayırlık ve havada uçan tabutlar… Tuhaf bir düş. Yoksa değil mi? Sonuna kadar emin olamıyorsunuz. Ta ki iş işten geçene kadar…

İsimsiz” yine kitaptaki kısa çalışmalardan biri. Yazar ile siz deyin ilham perisi, ben diyeyim mantığı arasındaki karşılıklı bir konuşmadan ibaret tüm öykü. Yazar gazetede okuduğu kederli bir haberi nasıl yapıp da bir öyküye dönüştüreceğini düşünüyor ve bu esnada yüzünüzde bir tebessüm oluşturan bir iç diyalog çıkıyor ortaya. Bana ayrı bir tat verdi nedense, gerçeklik payının yüksek olduğunu düşünmemden sanırım. Sevdim!

Altıncı hikâyemiz “Av,” İstanbul’da geçen, gerilimli bir şehir fantastiği. Bu kez evine servisle değil de vapurla dönen okurların çok tanıdık bulacağı ayrıntılarla dolu bir çalışma var karşımızda. Öykünün anlatıcısı da onlardan biri ve akşam kalabalığında Kadıköy otobüs duraklarını arşınlıyor yorgun argın. Derken işin içine siyahi bir kadın giriyor, baş karakterimizi cazibesiyle kendine çekip evine götürüyor ve… sonrası gayet başarılı bir gerilim hikâyesi.

Sakinler Sitesi” belki de kitapta üslup açısında en çok sevdiğim hikâyelerden biri oldu. Onat Bahadır gündelik hayatta her gün karşımıza çıkan şeyleri öyle titiz bir şekilde kaleme almış, öyle güzel anlatmış ki okurken kendinizden bir şeyler bulmamanız çok zor. Öykünün bu yanını çok beğendim gerçekten. Hatırlarsanız benzer bir övgüyü “Sinek” için de kullanmıştım ama burada daha yoğun, daha keyifli, okudukça okuyasanızı getiren çok tatlı bir anlatım söz konusu. Roman gibi başlayıp roman gibi devam ediyor ve beklenmedik, fantastik bir şekilde de sona eriyor. Güzel bir öykü.

Kitaba adını veren “Yaklaşan Dip,” hatırlayamadığı bir nedenden ötürü kendini uçsuz bucaksız bir okyanusta bulan, kurtulmak için can havliyle yüzen ama arada bir dibe batıp kendini bir anda bambaşka yerlerde bulan birinin hikâyesi. Tuhaf kurgu türünün başarılı ve güzel örneklerinden biri kendisi; öykü boyunca neyin gerçek neyin hayal olduğunu hiçbir zaman tam manasıyla ayırt edemiyorsunuz.

Kaybolduğum Yer” ise bir parça Lovecraft bir parça da Stephen King esintisi taşıyan, iyi bir gerilim hikâyesi. Sabahın köründe servisle işe giden bir başka adamın tekinsiz bazı olayların ardından kendini bambaşka bir yerde bulmasını ve buradan kaçmaya çalışmasını konu alıyor. İşin içine doğaüstü etmenlerin ve kötücül karakterlerin de girmesiyle işler bir hayli “alevleniyor.”

Son Söz

Kaybolduğum Yer hariç, kitapta yer alan öykülerin çoğu nispeten kısa olduğundan çok fazla detaya giremedim, farkındayım. Ama okuma zevkinizi de kaçırmak istemedim doğrusu. Çünkü başta da belirttiğim gibi ilk üç öykü haricinde Yaklaşan Dip’ten çok keyif aldım ben. Ki o öyküler de kesinlikle kötü değildi, onları beğenenler ve benim sevdiklerimle yıldızı barışmayanlar olacaktır elbette. Öykü derlemelerinin güzelliği de burada yatmıyor mu zaten?

Bir diğer övgü de editör Yankı Enki’ye, kapak tasarımını yapan Şükrü Karakoç’a ve İthaki ailesine gelsin. Son derece özenli ve hatasız bir iş çıkarmışlar ortaya.

Onat Bahadır’ın kitaplarını merak ediyor ama nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız Yaklaşan Dip iyi bir seçenek olabilir. Ama uyarmadı demeyin, bitirdiğinizde gözünüzü Deliliği Beklerken’e dikmek kaçınılmaz görünüyor. Ben de Onat Bahadır’a buradan kocaman bir ellerinize sağlık diyor ve darısı diğer kitaplarının başına diyorum.

Genel Yayın Editörü
On beş yılı aşkın bir zamandır fantastik edebiyat, bilimkurgu, çizgi roman ve bilgisayar oyunlarıyla haşır neşir oluyor. Fantastik edebiyat alanında dört basılı kitabı bulunan yazar, Kayıp Rıhtım'ın yanı sıra Oyungezer dergisinde de serbest editör olarak çalışmakta, çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak görev almaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yaklaşan Dip: Derinlerde Gizlenen Ürkünç Öyküler

Korku ve gerilim edebiyatımızın son dönemlerindeki yetkin kalemlerinden Onat Bahadır’ın son kitabına detaylı bir bakış atıyoruz. Battaniyelerimizin altından…

Bültenimize Katılın!

E-posta adresinizle listemize abone olun, tüm gelişmelerden önce siz haberdar olun!

Başa dönün